banner913
banner932
banner1032
banner1038

Ölüm ve Yas Üzerine Düşünceler

banner1020

banner974
Ölüm ve Yas Üzerine Düşünceler

banner971
Birkaç ay içinde ailemden ardı ardına üç kayıp verdiğim 2014 yılında ölüm üzerine düşünmeye başladım. Nasıl oluyordu? Gencecik insanlar… Daha yaşanacak çok şey varken, yapılacak onca iş, gezilip görülecek yerler, bir sürü hedef, plan varken, şimdi sırası mıydı gitmenin?  Nasıl yarım bırakılırdı bu güzelim hayat, şu kitap,  bahçedeki zerzevat, saksıdaki çiçek, bu mavi ve bu güneş? Başının okşanmasını bekleyen şu köpek, akşam kapıdan girmeni bekleyen evlat bırakılır mıydı? Ya sevdiceğin… Hakkın var mıydı onun elini böyle erken bırakmaya? Bunca seviliyorken ve seviyorken bu hayatı gitmek de neyin nesiydi?

Gözyaşlarımı içime akıtırken sorguladım, bütün bunlar neden diye. Günlerce, aylarca... Sonra,  Tanrı’nın biz ölümlüler için başka planları olduğuna inanmaya başladım. İçime döndüm ve kadim dostum kitaplara sarıldım.  Ölüm ve sonrası hakkında, yaşam hakkında ve yaşadığımız her şeyin ruhani sebebleri hakkında okudum. Farkındalığım arttıkça ölümü kabule geçtim.  Ölüm üzerine şiirler yazıp vasiyet bırakacak kadar… Ölümün sadece bedende olduğunu, ruhun ölümsüzlüğünü kavradım. Reenkarnasyona,  yani öldükten sonra ruhumuzun başka bir bedende yeniden dünyaya geldiğine inanmaya başladım. Sevdiklerimizin ruhlarıyla başka bir zamanda ve başka bedenlerde yeniden karşılaşma fikri oldukça rahatlatıcı oldu. Ve yaşamlarımızdaki iyi-kötü diye nitelendirdiğimiz her olayın, her insanın aslında yaşam planımızın bir parçası olduğunu anlamak ‘neden’ diye sorduğum her soruya yanıt oldu.  
Ruhumu şifalandırma sürecinde durmaksızın okurken bir yandan da doğada daha çok vakit geçirmeye başladım. Ağaçlara sarıldım, türlü türlü çiçekler yetiştirdim. Çıplak ayakla yürüdüm toprakta ve kendimi de suladım çiçeklerle beraber. Evet, yanlış okumadınız. Hortumu havaya kaldırıp fıskiye yaparak suyu kafamdan aşağı indirdim, yağmur gibi.  Kuşların ötüşünü en sevdiğim şarkıymışçasına dinledim. Kuru yapraklar ayağımın altında çıtırdarken yaşam döngüsünü düşündüm. Ve kupkuru dalların baharla birlikte nasıl yeşerdiğini… Meditasyon yaptım ve en çok da Tanrı’yla konuştum. Ay ve yıldızlar, su ve toprak, çiçekler ve ağaçlar acılarımın, gözyaşlarımın ve dualarımın sessiz şahitleri olurken umudumu taze tomurcuklar gibi canlı tutmayı öğrendim bu süreçte.  Bir de ölümden korkmamayı… Esas olan yaşarken ölmemekti.

Mevlana’nın şu sözünü duyduğumda çok etkilenmiştim: “Hayat bir uykudur, ölünce uyanır insan. Sen erken davran, ölmeden önce uyan.” İşte tam da buydu yaşadığım… Üç bedenin zamansız ölümü,  ölmeden önce uyanmamı sağlamıştı. Onlara ruhani anlamda teşekkür ediyor, ruhlarını onurlandırıyorum. 
Toplum olarak ölümü konuşmayı pek sevmiyoruz aslında. Bahsi geçince kısa kesip konuyu değiştiriyoruz hemen. Tutulmamış yasları var kimilerimizin. İçe akıtılan gözyaşlarıyla, göğsüne taş gibi oturan acılarla dolu belki de bazı hayatlar. Ben kalemime sarılırım böyle zamanlarda. Hafifler acım kâğıda dökülünce. Ya da yanık türküler dinlerim.  Göğsümdeki taş yer değiştirir gözyaşlarımla. Şifa doğadadır, şifa kalemdedir, kâğıttadır. Ama ille de sanattadır... Yoksa nasıl başa çıkardı insanoğlu acıyla, kederle, özlemle?
Yazar Murat Gülsoy bakın ne diyor: “Malzemesi ölümdür kitapların. Ölü ağaçlardan elde edilen kâğıt, ölü hayvanların derilerinden yapılan ciltler, ölü yazarların sözleri. Orada öylece dururlar. Çok ayrıntılı bir mezarlıktır kütüphane.” Hiç böyle düşünmemiştim doğrusu. Yazarın ayrıntılı mezarlık dediği kütüphanelerin ne çok hikâye barındırdığını düşündüm. Ve hem malzemesi hem de teması ölüm olan bazı kitapların bizlere neler anlattığını… Dedim ya, ölümü konuşmayı sevmeyiz pek. Benzer şekilde ölüm ve yasla ilgili yapılan yazılı ve görsel yayınları takip etmek de zor gelir çoğu zaman. Çünkü her ölümde acı vardır. Ve bu acıyla her yüzleşmede yüreği kanar insanın, göğsüne taş oturur.

Özelde bireyin, genelde toplumun ve dünyanın yaşadıkları, yüzyıllardır edebiyatın ve sanatın malzemesi olmuştur. Yazarlar, çizerler, müzisyenler, ressamlar, fotoğrafçılar, kısacası tüm sanat dallarına mensup duyarlı insanlar yaşanan gerçekleri, acıları, doğa olaylarını, sevinçleri, mücadeleleri sanatlarına yansıtmadan duramazlar. Acılarımız, mutluluklarımızdan fazla iken ölüm, acı, ayrılık ve yas temaları da edebiyatta ve sanatta ağırlıklı olarak kendine yer ediniyor.

Sözgelimi; yaşanılan depremin ardından üretilen şiirler, yazılar, şarkılar, ağıtlar, illüstrasyonlar ve dahası, bir doğa felaketinin edebiyatı, sanatı ve sanatçıyı,  ne denli etkilediğini gözler önüne seriyor. Onlar ürettikleri eserlerde hem bireysel acıları hem de toplumsal acıları yansıtıyorlar. Toplum olarak bu acının üstesinden gelmemize de yardımcı oluyorlar.

Arap Ali’nin destanını bilirsiniz. Hazin ölümünün ardından yakılan ağıtı da… Her dinlediğimde, her söylediğimde aynı acı sarar ruhumu. Ben Arap Ali olurum, dilim söyler, yüreğim kanar. Keza, Hanaylar Yaptırdım Ağıtı’nda da öyle… Sevenlerin kavuşamaması bir yana, acılı bir insanın içindeki yangını hatırlatır her dinleyişte. Acıların üzerinden yıllar geçse de, üretilen eserler o dönem yaşananlara ışık tutan bir arşiv niteliğinde…   

Yaşanan deprem felaketiyle birlikte gelen sıkıntılar ve kayıplarımızın acısı içimi kavururken ölümü bir kez daha düşündüm. Yaşamımı bir kez daha sorguladım. Sevdiklerime daha çok sarılmaya, beni mutlu eden, topluma faydalı güzel işlerle meşgul olmaya, kaç günlük ömrümün kaldığını bilmediğim bu dünyada olabildiğince iyi ve mutlu yaşamaya odaklandığım ve maneviyata önem vermeye çalıştığım hayatımda ne kadar doğru yaptığımı anladım.
“Ölümün olduğu bu dünyada, hiçbir şey çok da ciddi değildir aslında.” diyen Franz Kafka’ya kulak vermek lazım. Ve bugün son günümüzmüş gibi yaşamak… Ölümden korkmadan ve ona inat…
Aziz İstanbul’un aziz şairi Yahya Kemal’in de dediği gibi dönülmez akşamın ufkundaysak, bu son fasılsa ve avunmak istemiyorsak cihana bir daha gelme hayaliyle, o zaman ya lale açtırmalıyız gönlümüzde yahut gül.
Acıdan arınmış güzel yarınlar dileğimle…
 
 

banner979
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.