banner237
banner82

Zaman ve Kıbrıs üzerine söylenceler -1-

banner27

banner210
Zaman ve Kıbrıs üzerine söylenceler -1-

banner215

 

Bir duman yükseldi   

              Ve koyulaştı birden.

Böylece gizledi ateşi onlardan.

Gizledi,

          Açığa vurmadı kendini, ona hayran olanlardan.

Sönmüş ateşin külleri karşılayabildi onları ancak

       Ve sabah yeli is.

Korunda kül kükredi, dört yan dört duvar sis.

-           Ey yüksek dağın aç kuşu!

Kimdir çocuklarımın ırzına geçen?

Denize kızgın külçe dökmen kurtaramaz artık seni,

Thetesler, diktatörler meclisine yürüdü.

Provokatörler sofrasını süslüyor şimdi menora ,

Ve burada,

         Bu geri dönüşü olmayan yolda

                                   Gemilerini yaktı artık,

                                                      Kara Tarık...

Buzlu cama yazıldı yalanlar,

          Fısıltılı esiyor bil,

                   Fısıltı fırlama,

                         Fısıltı fırtına.

Tutkunun yapamadığını,

                   Ölüleri mezardan çıkartan taklidi mi yapacak yoksa?

Bir tek kırlangıcın tanıklığı vardı bu kış ayında;

Ne bayraklar kalmış,

Ne de önünde ayağa kalktığın sancak tanıtan seni.

Duyuyor musun sesimi?

              Şimdi bunları da mı değiştirmeli ?

Bora daha başlamadan,

            Yelkenliler limana yaklaşmadan,

Bir salkım üzümdü kurtarmaya çalıştığın yaban arılarından.

Dur dinle..

          Duydun mu ?

Uğuldar,

             Uğuldar karabasan!

Dinle çiçek açmaz su kabağı,

       Kekre tadında, aman ne acı!

Ağzından çıkan sözleri işitince,

       Nasıl da açıklıyor tercihlerini,

                                      rizikolar etmeni .

Ayyy,

         Kargılarımın yükü..

Küstahlık ve yalakalıkla unutmak,

        Unutmak işte kendini,

               Başarıları doyurucu kılan.

Tarihin bir evresi mi terk edilen,

           Yoksa terk edilen tarih mi?

                             Unutulmuş zamanda.....

 O eskinin gündönümünde,

İkinci kez doğanlar kemerini defalarca taktı, çıkardı,

Yüce kahin buyurdu,

   Tek tek kazıldı tabletlere söyledikleri:

Bilinmeliydi ki,

       Çözebildiği sorunları önüne koyuyordu insanlık,

                           Sonsuzun sonlu yansımasında,

                                                                    Bilinmedi...

Ve on an,

           Zürriyeti ile kalan yalnız insan,

                                     Yazdıklarını yitirdi.

            Taş tabletler rüzgarla  silindi,

               Yazdıkları suya değdikçe eridi;

Ne seçenek kalmıştı ortada,

           Ne de geleceği bilen biri:

Seatle’ın genetik mirasıyla körleşmişti dört yön, dört deniz,

        Güç dürtüsü idi bir tek  ilk insandan miras kalan tılsım.

Bir de yüksek bilinç,

           farklı çocuklardan gelen yaşlı Pagan.

            Sonsuzluğa hapis olmuştu sözde zaman!

Yüksek verimlilikte üretim makineleri,

                                        Bir kolu insan.

O bildik kozmopolit tabaka değil miydi,

                          Tanrıları yeryüzünden kovan?

Ekmek kuyruğunda çocukları korkuya boğan haydut!

             Kut törenine hazır mı Vandal başkenti ?

Kağıt kaplanların sirkten firari,

             Uzun yolun sonuna cesaretle mi dikildi?

Hanibal’dan kalan kireçsiz fosil,

             Hatırlatmıyor mu sana kendini, tüfeğin ucundaki karanfil ?

(Kabalığımı bağışla okuyucu,

kendi ile yüzleşmeye cesareti olanlar içindir söylediklerim.

       Ama unutulmuş bu öyküyü dinlemen gerek!

                                                Tavsiye ederim. )

Usta ve kararlı değil miydi,

               Sırtında taşıdığın kambur?

Hain, iflâh olmaz çılgınlık;

       Bir tek o uzun kıyı devleti değildi ki, tüm suçlarına tanık.

 Bunu da en iyi bilen morgdaki suskun “sanık”!

Prusya ruhu ve kadavra disiplini,

                    Bir de büyücü önder,

                                      temel ihtiyaç malları;

Yetmedi mi diyeceksin,

        yetmez  yapay ve kindar bölünmelere kara parası!

Onur için vaat edilenleri biliyorum mu diyeceksin,

                   Tencereli gönüllü alayları, suskun Unitad Popular;

Patlayacak volkan,  ordu homurdar..

Göz konulan ise insanlı,  en verimli topraklar.

(kabalığımı bağışla okuyucu, yürekli olanlar içindir söylediklerim)

16 Eylül Perşembe,

             kadınlar çamaşırlarını sermeden ipe,

    Şafak daha sökmeden yani,

              Suskun değildi Hamra semti.

Kümesteki tilkinin Hamlet keyfi,

        Uygar dünyanın  bir sonbahar seğirliği.

Kimindir cehalete mahkum olanları aydınlatma görevi ?

     Salınma diyor şair, sarıl yaşama,

         “kurtar şiiri bütün insanlar için”

   (kabalığımı bağışla okuyucu, yürekli olanlar içindir söylediklerim)

              kurtar bütün insanları,  özgür şiirler için.)

Güneşe yönelen ihtiras çiçeğini işitiyor musun hâla ?

                 Diz çökmüş  ayaklardan sızan ayrıntılar başta,

Non-Pasaran!  kulaklarında mı çınlar hâla?

Dar bıyıklı konuştu:

-Töton alevi gelmekte!

Betnam kele kelle,

      Afrika’yı tek çizmeyle gezmekte..

            (Empedokles şimdi nerede?)

Bütün insansal enerjinin en yüksek düzeyi “savaştı !”

            Gösteriler taş sütunlardan caddelere taştı,

                    Balta saptı, sapsa balta,

  Kafesinden kim bilir kaç hayvan daha kaçtı...

Tohum ve gübrenin yeni sahipleri,

       Latin uygarlığının yıkık kalesiydi.

Basit ve coşkun duygulardan hoşlananlarsa, güvenliğin bekçileri.

Hücum yetmiyordu kıtalar boyu,

       Direnenlerin ölümü ise uygarlığa bedel oldu.

               Boyun mu eğmişti, boyun mu eğdirmişti bilinmez ama

                                 Gün yetmiyordu, yüksek irkin varlığa,

          O köhne Isparta’dan sonra.

Fırtınaları hiddetliydi,

                       Ondan geri kalmıyordu şimşekleri,

                                   Çivilerini sökülünce içine konduğu tabutun,

                                                               o yangın gecesinde .. birden irkildi.                                                     

O hep bildik geçkin bayanlardı düşen peşine,

                                 arı bulutu gibi çocuklar.

Kitapların yakılışını insanlar izledi önce,

           İnsanların yakılışını ise cellâdi bakışlar.

(hep son umuttur, başlangıca takılan)

          Bilanço saati gelmişti,

               Her şeye yeniden başlamanın saati,

                      Yığınlar geldiler önce akın akın,

                    Köylere kentlere, köylerden kentlerden,

    Bir taş atımı mesafeden geldi kurşun sonra, kıl payı sıyırttı paçayı,

                            Kurtuluşa nikahlı gelin,

                               şimdi sakın!

                                                   Kurtuluş yakın!

Sarsılmaz ittifakla bağlandılar mı dersin?  O birleşik cephe;

               Kaynatıyor suyu çaydanlık-Pol Pot, dört kelle bir yerde,

                                               Denizde kum, yatıyor güneşte sere serpe.

(ölüler düzenidir bu, ölüler konuşmaz!)

Golan’a bayrağı kim dikti,

        Kutsal Muharrem ayında ?

 Dinsel yasalara karşı mı geldi yenilgi ve yengi;

                        Kim yenildi, kim yendi...

                                          Ekim Savaşı’nda.

 (bir yıldız kaydı düşümde,

                      bir dilek tuttum, karanlıklar dönüşsün gündüze diye;

                          güneşi görünce,

                                            yıldız kayboldu gözümden birden bire.)

O yankılı eylem,

               Yetmiş üç güne sığdı.

       Yığınların dikkati, yüksek duvarlarla çevrili korkuyu kırdı.

Saygı yitimi neyin habercisi?

       Kırık taburesine kurulu Louis,

                    her halinden belli amcasının yeğeni.

Sedan’a düşen kılıç, Constantine’in kılıcı değil mi ?

        Savaştı artık savaş,  tek kurtuluş çaresi.

Kuzeyden geliyordu topun gürlemesi,

     Belliydi kaypak ve zavallı tohumların ülkeyi terk edeceği.

Açlık öfkeyi dindirmedi,

                        fili tabağa taşıdı ama inancı bitirmedi.

Sokakları kuşatan karanlık bu direnci kirletmedi.

En Avant! Garibaldi...

             Yardıma yetişen Pottier’in gür dizeleri ..

  “...uyan artık uykudan uyan...”

Saat iki,

            Jandarma süvarileri,

Daha çabuk daha çabuk sesleri,

                                      Kaçışan başkan.

Yasa koyucunun muhalefeti,  kimseleri incitmedi.

        Korku, dönüşümün kışlık elbisesi,

                                     Belli ki, sıcak tutar geceyi.

Güç eline,

              Güç beline,

                   Yurdun bütün umutları şimdi sende!

Fesatçıları kayıran oyuncak,

                          Ayaklara taç yapılacak şimdi bu kentte.

(sulanmayınca yeşeren tohum,

                          güneşe küser oğlum!)

İyiler barikata!

        Bu fırsat ele geçmez belki bir daha.

Hainler bahçesinde yetişen ustabaşı açtı kapıyı,

                             Kentteki ağaçları, sıcak kanla suladı.

Tuttu, duvarlara bozgunculuğun resmi yaptı,

              Yargıçları kemiren tutku.             

“Şiddet kullanmakta çok haklıyız” dedi biri,

Öbürlerden önemli değildi kuşkusuz,

                                           Başpiskoposun sorgusuz katli.

Kalküta’dan gelen gezgin kırlangıç,

                          Yarı çıplak bedeni ıslak,

               Sütü,  Phoniks ’in kızını besleyecek kadar sıcak,

Ve geçmişin emeğini miras alanlar,

         Beşer diyarında ne işler yaptılar,

                                     Ne işler,  yangınların dumanına kapılarak,

                                          Şu insanlı dünyayı sarsacak:

Arkalarında trampetli törenler,

              Sürüyü esirgemeyen azgın kurtlar,

                    sinek sürüleri ve çekirgeler bırakarak!

(Korkma dinleyici, seninleyim.

       Yel onları savuracak, fırtına dağıtacak,

              Yırtık resmi birleştirince kendini göreceksin, sevineceksin.

                                       Öfkenin kızgınlığına bakarak!)

Dört yol ortası direniş, 

                    ağzı rıhtım ,

                                Ganimeti bırakın! 

           Durmayın, tüm olasılıklardan öcünüzü alın!

Şansölye bağırıyor:

-           “bu işi bize bırakın”.

Sıkışan çember dar,

            Bir kurşunla üç infaz,  nereden baksan ekonomik kâr.

                       Vacibine kurulan devasa mezbahalar,

                          Ölü kokuyor burada artık, o  eski kazamatlar.

Sığınacak bir basamak altı bulunsa bari,

    Olmaz, bulunmaz, mümkün değil,

     uzanır hemen, yakalar,

             düzenin olgunlaşmamış girişimi kavrayan eli.                   

Ne Muhafız Alayı takar, ne yanan belediye sarayı;

               O her yerin, her  devrin askeri,

                                          renkli flamaların aylâk bekçisi.

Dört ayak üzerine yürüyenler,

              Yalnız küçük şeylere adamış kendini,

                  Yazık,

                               Yürekler acısı  daha gencecik.

Hep duvarları mı süsleyecek “Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik” ?

(Her türlü ayrılık, yabancılaşma her türlü

                   uzlaşmaya doğru yol alır derdi,  yeni bir  türkü. )

Tedhişçiliğin tohumlarını besledi gün,

       ve geçmişin üzerine örtülen siyah ipek:

Davaya ihanet eden yok edilmeliydi,

                                                             demek.

Neredesin,

                Efsaneleşmek isteyen kahraman,

                          Nereden gelmişti  şu romantik aşçı ve oyulmuş kabak.

Gözünü  budaktan sakınmayan küçük soylu,

               Soyun mu tükendi?

Ters girişimin simgesi,   anarşist snopluğu...

Ey ölülerin mücevherlerine dadanan dilenci,

     Endülüs’e uzanan kanlı el, senden kalmaz ki  geri.

Jure dağından kopan çığ,

      Katar önüne seli,

                     iki adım ileri, bir adım geri;

         Bilesin ki, varacağı;

   Olup olacağı yani,

            sözleşmeler dengesi ile kurulan bildik teraneni idaresi.

Ne atom gülleri sözlere takılan ,  ne Bosna’da pazar yeri verir haberi;

            Keşmekeş sokaklar,

                            Kşinev’de pazara takılan kadınlar,

                    Gösterişli,

                          gösterişsiz mitinglerle  göz görümü çevrili şimdi;

bir generalin süngüsüyle güpegündüz eridi.

 Sanatçısı üretim,

                        Ondan geri kalmaz kuşkusuz kobay bilim.

Üçüncü yol mu diyeceksin Marcuse,

       Dokununca koskoca kıtaları bağlan kalın ipin?

 Dayanılmazlık sokağa vurunca,

       Gönüllü birliklerini geri mi çevireceksin yoksa?     

         (zıtlıkların karşıtlığında unutulmuşsa savaşım,

                  yokluğun gerisindedir artık yaşamın!)

Dört yanda Kara Yüzlülerin çektiği bayraklar: 

Görenler donmuş kalmıştı,

          Sıra sıra kurulan barikatlarda  ürkütülmüş tavuklar,

Sessizliğe bürünmüştü sokaklar,

          limana demirleyen zırhlılar, Spartaküslere artık kim ağlar?

               Ve    az  hain değildi hani,  kışkırtıcı ajanlar.                        

      Gapon’un tertibiydi kuşkusuz yaşanan Kanlı Pazar.

 Akılını kullanan kişi hiç hata yapmaz mı ?

            Balta, sopa, demir çubuk,

                      - “Koşun, kaçın beyefendiler çabuk” 

ikişer, beşer, onar dövüşüyor Petersburg.

Sessizliği bozan  silah sesleri ve barut,

                Can çekişiyor koca melekut!

Yaklaşıyor yasa dışı mühürlü tren,

           Yaklaşıyor sınırlar boyu.

Bu iki ayrı kampın, yinelenen  briç oyunu,

                         Che, Che,Che,

Yaraların üzerine dökülen zeytin yağı ve şarap;

        Maça asının hummalı çalışmasının sonucu.

Sepetlere atılmış kupürler, okunuyor artık

       Ve çarçabuk ulaştırılan haberler.

                    Kaybolmuştu işte,

                                 gelecekten beklenen saltık.                 

Sıkılan dişler,

                  tutulan kapı,

                     mnemotaksi   ’nin hemen kökü kazınmalı.

(Sarhoşa dönen o mu, yaşam yine mi sarhoştu?)

Töhmet altında kalan buyruk,

                       O uzun yolculuk,

Kararsızlığın,

               bir yere çakılıp kalmanın kitabında yeri yoktu.

Oysa, birkaç süfli parça eşyasını toplamakla meşguldü,

                                                 Çarçabuk.

                      Düpedüz düzen pejmürde bekâ,

   Meşru olanın artık önemi neydi?

               Tüm sesleri bastıran güçlü bir hurra!

Yankısı bozmuyor mu  tüm siperleri,

        Meşru olmayan artık neydi ?

Kılık değiştiren kaçmayı seçti.

Bu,  yüz binlerce kişinin katıldığı son gösteri değildi.

          Katmerli papatya arması güneşi görmeyi seçti.

  Tuna hiç bu denli kana  gülmedi...

(Vae Victis; Vay yeniliklerin haline!)

        Toprağa duyulan korkunç açlık,              

Sana mı uzanacaktı Bela Kun

      yerden biten

             dipçikteki  dizginlenmeyen hınç,

                     çizmelerinden eksik olmayan kan, cehennemi yaratık!

Miyama astarı ydı rüzgarı tutan,

                                         hiç hesaba katmadık!

(parkta  gezinen çocuk resimleri,

                                kim seyrediyor karanlık geceyi)

Ters öfke ve tiksinti,

         Yarı çıplak gökyüzüne döşenen çizgi, sınır

                 Phobos  ’tan kalan eski bir bityeniği değil mi?

Kopmacı,

        koparmacı,

                  testere ağızlı;

       Biliyorsun doğal zenginliklere dayalı!

Dosta cömert,

                    düşmana kıyıcı,

                     zeytin ağacının yarık gövdesinde     

Bilinmeyen bir tepeye süvari saldırısı.

            Mağlup edilmeyen anılarda kalan yangınların dumanı.

           

(Yağmur dansına başlayınca bulutlar,

                 bahçenin ucunda ağaçları izler çocuklar.)

Gözden yiten bir çocuğun hayaliydi,

                  Uyarıcı inilti.

 Meltemde salınan  bir ateşböceği.

Bunu takmadı, Bağdat’ın   yeni prensi,

               Eskisini aratmadı.

Övgülere yer yoktu,

                hilelerine güveniyor yalnızca.

Fırat’ın insanları ağladı ama,

      O füzeleri ve znamyayı  hesaba katmadı.

Dikenli, dar patikalarda yürüyor şimdi.

La cucaracha! La cucaracha!

       Kelebeklerin gölgesi vurunca gözlerindeki şafka ..

Yaprakların üzerinde birikince en son çığ yani,

La cucaracha! La cucaracha!

Şu gerçeği unuttun mu okuyucu ?

     “Toprak insana değil,

          İnsan toprağa aittir”

              Ve bu gerçeği inkar edenler hislerini köreltenlerdir.

Bıçak sırtında yaşayanlardır yani,

Yaşamı bilmeyenlerdir ,

           Yaşamayanlardır ya da.

Dağları kuşatan ormanlar

             Ve gökteki kartallar kadar,

                         özgür değilse gül koklamayı unutmuş çocuklar

Korunacak değerleri   yoksa

                                          o ilk soluğun kadar,

Nal burunlu yarasa!

           metale yaptırdığın,    porselen tapınak neden bu kadar parlak?

    Görüp bileceğin,

                    Ve çocuklarına diyeceğin;

               derelerin ve ırmakların aşkları değil;

                                   Ekrandaki kol kanat,

                                 Kulaklarında çınlayan savruk inlemelerine tutulmuş,   

                                                                         umacı bir saltanat.

Baltayı indiren it!

                 Damarlarının akaçlarından mutluluk geçmiyor mu ?

Grozni’de bağrına basabilsen bir çocuğu!

                             Uzansan Nairobi’ye,

                                    Dolduramaz mısın damarlarındaki boşluğu?

(Deniz dalgası kadar mideni tutmuyor mu anlattıklarım? )

Adını bilmediğin çiçekler mi koklamak istediğin yoksa,

                  Sana onları neden anlatmadım?

                                   Diz çöktüğün karanlıkta.

Geçirince yağmur tüm duyularını toprağa,

        O güneşin bile  kendi renklerinden kıskandığı aleme,

                        Neden bir göz atmadım?

                                       Kapıyı aralık bırakın!

            Gücümseme,

                 baharda çocuklar  o tepeye tırmanacak,      

Yüreklerini taşlara kazıyacak birer birer;

                                          Kahine emeklilik  kalacak!         

         Beni tanıyor musun ki diyeceksin ?

                    Zor iş,

                                  bilinçli yaşamak kadar,

                                                    hissettiğini yaşamak,

                          Ramak kalmıştı ramak,

                Payımızı almak için yıldızlara yeniden bak.

                Nerede mavi , nerede kızıl,

                                                      Güzeldir mucizelere inanmak

                                          Kuzey ışıklarına bir bak.

 (Söylediklerim yürekli olanlar içindir,

                            dinlemekten zordur yaşamak!)         

banner200
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.