banner255
banner82

Kıbrıs’ın Geçmişine Yolculuk

banner27

Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği tarafından geçen günlerde yayımlanan 686 sayfalık “Kıbrıs’ın Geçmişine Yolculuk” kitabı Sayın Tuncer Bağışkan’ın ansiklopedik nitelikli bir eseri.

banner262
Kıbrıs’ın Geçmişine Yolculuk

banner267

9 bölümden oluşan kitap  A-Z Kıbrıs’ın tüm bölgelerinin önemli tarihi, kültürel ve arkeolojik eserlerini bilimsel ve folklorik özellikleriyle bol fotoğraflı olarak bizlere anlatıyor.

Eserin önsözünde kitapla ilgili şunları yazmıştık: “Ülkemizde arkeoloji, sanat tarihi, kültür tarihi denince akla ilk gelen isim Sayın Tuncer Bağışkan’dır. Yıllarca bu alanlarda araştırma yapmak isteyenler, doğru ve bilimsel verilere onun yazmış olduğu kitapları ve makaleleri okuyarakulaştılar. Ülkemizde bu kadar bol unvanlar akademisyenler ve üniversiteler yokken, toplumun bir avuç değerli araştırmacının eserlerine ve görüşlerine başvurulmadan yazılar yazılmaz veya bu konularda ahkâm kesilmezdi. Hele ülkemizde arkeolojinin ne olduğunu bilmeyen, eski esere taş muamelesi yapan bir düşünce yapısında, ülkemizin ilk arkeologu olan Sayın Tuncer Bağışkan bu düşünceyi değiştirmek için çok emek,uğraş verdi ve vermektedir.

Tuncer Bağışkan hocamızı, (hocamız diyorum çünkü o tüm arkeologların ve araştırmacıların hocalığını yapmış bir değerimizdir) 1980 yılların sonunda tanımıştım, eserlerini o dönemin en önemli bilimsel dergisi olan HASDER’inyayını olan Halkbilimi’nde okuyarak, adamızla ilgili birçok bilgiler elde ediyordum. Genç biri olarak arkeolojiye ve sanat tarihine olan doyumsuz tutkum ve öğrenme isteği beni Tuncer Bağışkan hocamızın çalışma ofisi olan Kumarcılar Hanı’nda buluşturdu. Onun yönlendirmesi, okuma önerileri bana çok şeyler öğretti, özellikle titiz ve detaycı bilimsel duruşu genç bir insandan büyük bir ahlak uyanışına neden oldu. Zaman zaman handaki eski eserleri bana göstermesi, bunların nasıl eski eser kaçakçılarından kurtarıldığı hikâyeleri, o dönem moda olan İndianaJones filmindeki kahraman Dr.Jones’ın Kıbrıs’taki kahramanı benim için Tuncer Bağışkan olmuştur. Ona Kıbrıs’ın İndianaJones’udiyordum. Hatta o kadar babacan davrandı ki o zaman onun ve ekibinin düzenlediği 1992 yılında açılan St.Barnabas Müzesinin açılışına arabasıyla beni oraya götürmüştü.

Yıllar içinde benim edebiyat eğitimi görmüş olmam arkeolojiye olan tutkumu azaltmamış, artırmıştır. Köy köy gezerken yapmış olduğum araştırmaları, derlemeleri Tuncer Bağışkan hocamızla aynı dergide yayımlamak bana büyük gurur ve mutluluk vermişti. Daha sonraki yıllarda Kültür-sanat danışma kurulunda birlikte çalışmamız, onun ne kadar disiplinli ve dürüst olduğunu, kimseye boyun eğmediğini, yağcılık olsun diye yanlışa doğru demediğini görmem beni çok etkilemişti. Onun o günkü dik duruşu bu ülkenin talan edilmeye çalışılan eski eserlerini, biraz olsun engellemiştir. Daha sonraki yıllar siyasi rant için yapılan tüm yanlışlıkları,tahribatların bir kısmını kitabımızda yer alan yazıların bir bölümünde okuyacaksınız. Tuncer Bağışkan hoca gibi ülkemizde 10 kişi daha olsaydı bugün bu kadar eski eser ve doğa felaketi yaşanmamış olurdu.

Bugünlerde bu felaketleri bırakın bir de etrafımızda adı unvanlı araştırmacı olan bir sürü insan türedi. Bunlar; hiçbir araştırma yapmadan, kitap sayfalarını karıştırmadan, yabancı dillerdeki kitapları okumadan, sağdan soldan aldıklarını kopyala, yapıştır mantığı ile veya ben böyle duydum diyerek, yazılar yazan tiplerle doldu. Özellikle en çok da Tuncer Bağışkan, hocamızın eserleri “kopyala,yapıştıra” maruz kalıyor.

Kısacası ülkede yapılan kültürel erozyona İndianaJones gibi kafa tutan, bunları; bilimsel yayınlarıyla,konferanslarıyla,iki toplumlu etkinlikleriyle kamuoyuna duyurmaya çalışan Tuncer Bağışkan hocamız bu ülkenin çok önemli bir değeridir, onun gibi bir değerin eserinin Kıbrıs Türk Yazarlar Birliği Yayını olarak kitaplaşması bizleri çok mutlu etmiştir. Birlik olarak hocamıza çok teşekkür ederken, bu çok önemli araştırma kitabının ülkemizdeki duyarlılığı artırması dileğiyle bol okumalar dileriz.”

KÜLTÜR MİRASIMIZ ALLAHA EMANET…

Sağlık nedenleriyle bir süreliğine yazı yazmaya ara verdiğimden köşem boş kalmıştı. Köşemde yazı yazmaya başlamamın bir nedeni, kültürel varlıklarımızın tarihi geçmişlerinin geniş kitlelere ulaşmasına katkı sağlamak içindi. Bu nedenle 2012 yılından itibaren yayınlanan yazılarımda eski eserlere eleştirisel olarak değil, tarihi geçmişlerini ön plana çıkartmaya ayrı bir özen gösterdim. Böylece “Geçmişe Yolculuk” adını alan köşem de bu çerçevede şekillenmiş oldu.

Ancak son yıllarda devletin ilgili kurumlarının icraatları karşısında kültürel varlıklarımıza yöneltilen saldırılara dikkat çekmek için köşemi bu doğrultuda yeniden şekillendirmem gerekti. Tarihi manastırlar ile kiliselerin ağıl olarak kullanılmalarına sessiz kalınması olacak şey midir? Ya Kıbrıs’taki anıtsal yapıların korunma alanlarına eski eserlerin korunup kollanmasından birinci derecede sorumlu olan kurumlar tarafından inşaat yapılması? Ya Mağusa’nın Osmanlı dönemine ait ahşap deniz kapısı ile küçük Venedik aslanının yerlerinden alınarak 15 yıl süreyle Eski Eserler ve Müzeler Dairesi depolarında kaderlerine terk edilmelerine ne demeli?  Ya bir zamanlar müze olarak ziyarete açık bulundurulan Girne’deki Greko-Romen mezarı müzesi ile Latomya Güzel Sanatlar Müzesi’nin ardından, Lefkoşa’daki eski “Viktorya İslam İnas Sanayi Mektebi’ne, İkinci Sultan Mahmut Kütüphanesi’ne, Haydarpaşa Camisi’ne kilit vurulmasına? Ya da Kuzey Kıbrıs’ın başkenti Lefkoşa’da hala daha merkezi bir arkeoloji müzesinin bile bulunmamasına? Bu nedenle ‘Geçmişe Yolculuk’ köşemizde artık bu konulara da zaman zaman yer vermemiz gerekecektir. Bu arada geçmiş dönemlerde çalışkanlığıyla tanıdığım Eski Eserler ve Müzeler Dairesi’nin yeni müdürünün, siyasiler tarafından erozyona uğratılıp yozlaştırılan bir kurumu yeniden yapılandırıp ‘kurumsal’ bir konuma getirmesi dileğinde olduğumu da belirtmiş olayım.

Kitaptan Kısa Bir Örnek “Mağusa deniz kapısı ve küçük aslanının hikayesi”

1999 yılına kadar, Venedikli askeri Mühendis NicolaPrioli’nın 1496 yılında yapmış olduğu deniz kapısında parmaklıklı ahşap bir kapı, onun önünde de biri büyük, diğeri ise küçük olan iki aslan vardı. (Fotoğraf 1) Kapının denize taraf olanı demir iken, şehre bakanı ise ahşaptı. Bu ise Osmanlılar tarafından kapıya dahil edilmişti. Gerek deniz kapısının kulesi, gerek ahşap kapısı ve gerekse aslanları Mağusa’yı ziyaret eden yabancıların ilk ziyaret yerlerinden biriydi. Deniz kapısında bir kazının yapılmaya başlandığı 1999 yılında, bazı kısımları çürüyen ahşap kapının tamir edilmesi için Lefkoşa’daki Eski Eserler ve Müzeler Dairesi Müdürlüğü’nün marangoz atölyesine taşınmasına karar verildi. (Fotoğraf 2) Kapının önünde duran aslan ise emniyete alınmak düşüncesiyle Otello kalesinin biletçi odasının yanındaki su deposunun yanına taşındı. Deniz kapısındaki kazı ile kapının restorasyonu yapılınca bunların yerlerine konması planlanmıştı. Gel zaman git zaman, Mağusa’nın küçük aslanı 2005 yılından sonra götürülüp Enkomi kazı evinin gerisindeki diğer inşaat taşlarının arasına atıldı. (Fotoğraf 3) Ahşap kapı ise marangoz atölyesinin deposuna yerleştirildi. Aradan 15 yıl geçmiş olmasına karşın, kapı tamir edilmediğinden yerine takılmadı. Küçük aslanın varlığı bile unutuldu. Uzun yıllar Mağusalılar deniz kapısı ile küçük aslanı aramalarına karşın yerlerini saptayamamışlardı. Kimileri çalındıklarını söylerken, kimileri kapının şömine odunu olarak kullanıldığını, küçük aslanın ise yurtdışına kaçırıldığını söylüyordu… Sosyal medyada gelişen bu yöndeki spekülasyonları önlemek ve onların yerlerine geri getirilmesini sağlamak amacıyla bulundukları yerleri saptayıp Mağusalıları bilgilendirmem gerekti. Ancak Mağusalılar ne deniz kapısına kavuşabildiler, ne de küçük aslana… Ve bir dostum konuyla ilgili olarak sosyal medyada şu şekilde bir yakınmada bulundu: "Tuncer abi, Deniz Kapısı'nı tekrar gündem yaptığın için teşekkür ederim. Ben defalarca meclis kürsüsünden de dile getirdim, her çıktığım TV programında da söylüyorum, Eski Eserler ve Müzeler Dairesi’ne ziyaretler de yaptık. Nafile! Daha ne yapılır bilemiyorum."  Evet ilgililere de sormamız gerekiyor, başka ne yapsın 15 yıldır kapıları ile aslanları gasp edilen Mağusalılar?  Bunu da artık ilgililer yanıtlasın…”

SONUÇ

Amerikalıların tarihi geçmişleri pek eski olmadığından dağları, taşları ve ovaları bir açık hava müzesi ilan edip onları tanıtırlarken, bizdeki siyasi zihniyet 1974’de ele geçirilen müzelere bile asma kilit vurup kapatıyor. Örnek mi istiyorsunuz? İşte Girne’deki Latomya Güzel Sanatlar Müzesi… İşte Girne’nin daracık sokaklarındaki “Greko-Roma kaya mezarları müzesi”… Lefkoşa’daki eski “Viktorya İslam İnas Sanayi Mektebi’ne de yıllar önce kilit vurulmuştu; hala daha kilitli.  Vakıflar’a ait olan Sultan Mahmut Kütüphanesi ile Haydarpaşa Camisi de öyle… Ya Lefkoşa’nın başkenti Lefkoşa’da bir tek merkezi arkeoloji müzesinin olmamasına ne demeli? Tarihi kilise ve manastırların XXI’inci yüzyılda bile ağıl olarak kullanılmaları, ya da onlara kapasite üstü kullanım yüklenerek yıkılmalarına zemin hazırlanması da işin cabası. Söyleyecek daha çok şey var, amma dinleyen var mı acaba? Sonucu görünce yorumlarımızı yine yaparız diyerek bu haftaki yazımızı da bu şekilde sonlandırmış olalım.(S.113)

banner200
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.