Bundan tam 52 yıl önceydi… O sabah dairemde harıl harıl çalışırken, birden güçlü silah sesleri duyulmuştu. Silahlar çok yakınlarda değildi. Ama uzak da değildi. Lakin herkes birbirine soruyordu.

“Nedir bu silah sesleri? Ne oluyor? Bu silah sesleri güneyden geliyor galiba” diyordu herkes birbirine.

O soru karmaşası içinde ofisimizdeki minicik radyomuzdan BBC’nin haberlerini dinleyince neyin ne olduğunu, bu silah seslerinin nereden kaynaklandığını öğrenmiş olduk. Meğer Rumlar birbirini vuruyorlarmış.

O gün Denktaş Bey benden eski bir belgeyi istemişti. O belgeyi ararken birden odama bir asker girmişti, bizim 30’cu Bölükten. O asker komutanın emrini getirmişti bana.

“Osman Bey, sizi ve bütün bölük personelini bölüğe çağırıyor komutan. Hemen gitmemiz lazım.”

O önemli çalışmamı yarım bırakamazdım.

“Bana 15 dakika müsaade edin, hemen bölüğe geliyorum” dediğimde asker tepki göstermişti.

“Hayır, hemen gelmelisiniz. Komutan kesin emir verdi. Bütün askeri birlikler alarma girdi. Biz de şu anda alarmdayız. İki eliniz kanda olsa mücahitler hemen bölüğe gelecek, dedi komutan.”

Emir emirdir. Hemen arkalı önlü bölüğe gitmiştik. Başkanlık dairesindeki görevimi bir başka arkadaşa devretmiştim. Öyle görülüyordu ki, eski ve yaşlı demeden herkes cepheye çağırılıyordu. Biz çoktan terhis olmuştuk ama bu görev başka bir görevdi.

Güneyden gelen silah sesleri arasında bölüğe gittiğimizde, bölüğün bütün eski ve yeni mücahitlerini turunç ağaçlarının altında bulduk. Bir çavuş yoklama yapıyordu. Benim de ısbat-ı vücut ettiğimi not etmişti çavuş. Ondan sonra hepimize birer silah, mücahit üniforması, askeri botlar ile bir kese içinde, yani askeri tabirle kütüklükteki mermileri bize teslim etmişler ve en kısa zamanda mücahit elbiseleri ile bölükte olmamız emredildi.

Bana verilen sileh, İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma eski bir tüfekti. Zerinde benim doğu yılım yazıyordu, 1943… Tesadüfe bakın. Tüfekteki yapım yılı bana enteresan gelmişti.

O kısa zaman bana eve gitme ve ailemi görme fırsatı vermişti. Benim bu durumum nedeniyle, eşimle çocuklarımı, Vural bacanağın beton evine götürmüştüm.

Bir soru vardı kafalarda.

Rumlar silahlarını bize yöneltirler mi?

Bu sorunun cevabını birkaç gün içinde öğrenecektik.

Silah seslerinin nedeni de öğrenilmiş oldu. Rumlar birbirine düşmüşler ve birbirlerini vuruyordu. İşte o zaman Allah’a şükretmiştik. Yıllarca sokaklardan toplanıp ismini kayıplar listesine yazılan kayıplarımızın, katliam çukurlarında öldürülen masum insanlarımızın ahı yerde kalmayacak, demiştik.

15 Temmuz 1974 tarihinden itibaren, bütün sınırlardaki çürümüş kum torbalarından müteşekkil mevzilerimizi yıkarak onların yerine beton mevziler yapmıştık. Beton harç yoğurmaktan avuçlarımız patlamıştı. Tam on bir yıl mevzilerimize bir taş koymaya müsaade etmeyen Barış Gücü askerleri öylece bize bakıyor ve hiçbir şey söylemiyorlardı.

Rum radyosundan bir anons geldi.

“Makarios’a yapılan darbe sonrasında, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağladık.”

Radyoda konuşan azılı EOKA’cı Nikos Sampson’du. Nikos Sampson da kendini yeni Cumhurbaşkanı ilan etmişti. Daha sonra Makarios’un ölmediği ve Baf’a sığındığı haberi geldi.

Bu arada Makarios Türkiye’ye bir çağrı yapmıştı.

“Türkiye garantörlük hakkını kullanarak adaya müdahale etmelidir” diyordu. O Makarios ki, yıllarca Kıbrıs Türkleri ve Türkiye aleyhine türlü oyunlar çekmişti. Şimdi Türkiye’den yardım istiyordu, kuyruğuna basılınca.

Nitekim Türkiye 20 Temmuz 1974 sabahı Girne sahillerinden çıkarma yapmış ve askeri operasyonu başlatmıştı. 15 Temmuz günü sorduğumuz sorunun cevabını 20 Temmuz’da bütün silahlarını Türklere çevirince öğrendik. Demek Rumlar Girit misali adadaki bütün Türkleri kıyımdan geçireceklerdi.

20 Temmuz sabahı saat 04’te mevzideki nöbetimi arkadaşıma devredince ihtiyaç için bölüğe gitmiştim. Orada bir de çay içtikten sonra geri mevzime dönüyordum ki, karşı Rum mevzisinden ilk kurşunu bana sıkmışlardı. Kurşun, önünden geçmekte olduğum evin garaj kapısına saplanmıştı. O atıştan sonra arkadan dolanarak mevzime girmiş ve silahıma sarılmıştım.

Mevziye götürdüğümüz minicik radyomdan Denktaş’ın gür sesini duymuştuk.

“Vefakar ve cefakar Kıbrıs Türkü, şu anda Türk askeri adanın dört bir tarafından çıkarma yapmaktadır. Gazamız mübarek olsun.”

Sabah saat 05’i gösterirken, artık kulakları yırtan silah sesleri duyulmaya başlamıştı. Bizler de mevziden karşı mevzideki Rumlara durmaksızın silah sıkıyorduk. Bulunduğumuz mevziden Türk askerlerinin paraşutlarla atlamalarını göremedik. Lakin gelen haberler, Türk askerlerinin Dikmen tepelerine ve Hamitköy ovalarına inmekte olduğunu söylüyordu.

Artık özgürlük için savaşıyorduk. Taarruza kalktığımızda yanı başımda 15 kişi şehit olmuştu. Öldürmeyen Allah öldürmez. Ben de kefeni yırtanlardandım.

Türk askerine ve kahraman silah arkadaşlarıma şükran duygularımı ifade ediyorum. Bir vatan sahibi olduğumuz için.