Belediyelerle muhtarlıklar, bölgesel hizmetlerde daima birlikte ve istişare ederek çalışırlar. Öyle de olmalıdır bence. Zaten yerel seçimler, bütün bölgelerdeki muhtarlıkları da kapsıyor ve o kapsam, yani ilgili yasa altında bütün muhtarlık makamına talip olanlar aday olup, kendi muhtar azaları ile seçime katılırlar.
“Muhtarlık” deyip geçmeyin. Yani küçümsemeden muhtarlardan söz edilmelidir.
Geçmiş yazılarımda pek çok kez muhtarlara da maaş bağlanmasını savunmuşumdur. Çünkü yasanın öngördüğü tarihe kadar onlara maaş verilmiyordu. Muhtarlıklar, gerçekten bölge halkının hizmetkarı durumunda bir şeydir. Muhtarların ne gecesi vardır, ne de gündüzü. Bir vatandaş bir belgenin onaylanmasını mı istiyor, çat kapı. Bir ikamet belgesi mi verilecek, çat kapı. Doğum ve ölümlerde de muhtarlar belge verme durumundadırlar. Ve daha bir sürü hizmet ağı. Bir yerde muhtarlar ve azaları halkın hizmetkarıdırlar.
İngiliz döneminde Muhtar ve destebanlar, yani kır bekçileri Vali tarafından atanırdı. Hatta onlara mühürlerini o verirdi. Ondan başka göğüslerine takılacak muhtarlık ve kır bekçiliği arması da göğüslerine takılmak üzere Vali tarafından verilirdi. O zaman böyle şimdiki gibi halk oylaması ile göreve gelme yoktu. Geçmiş yılların muhtar-Vali ilişkisini araştırınız, pek çok kez Vali muhtarın, hatta kır bekçilerinin ayağına gitmiş ve bölge sorunlarını görüşmüşlerdir.
Kır bekçiliği nedir? Halkın ağzıyla “desteban”ın görevleri neydi?
Destebanlar validen aldıkları güçle, özgürce bütün kırları, zeytinlileri ve harup tarlalarını gezerek, bu bölgelerde olası terslikleri valiye rapor ederlerdi. Kır bekçilerini en çok meşgul eden olay da, keçi yasağıydı. Keçi sürüleri herhangi bir bölgede otlanamazlardı. Otlanıp, orman veya bahçelerde keçiler yeni sürgünleri yerlerse, mutlaka o sürü sahibi ceza yerdi. Ayrıca zeytin ve harup hasadına erken başlayan da cezayı yerdi. Şimdilerde keçi yasağı ne denli uygulanır bilemiyorum. Bu durumu da kaza kaymakamına ve muhtara sormak lazım. Muhtarlar, azalar ve kır bekçileri hep kaymakam ile istişare halindedirler.
Bence bir muhtarın valice atanması pek de demokrasi ve adalet bakımından yanlıştı. Ama şimdi bütün bölgelerde sivrilen, sevilip sayılan insanlar seçilerek bu işe girerler ve seçildikleri günden, süre sonuna kadar halka hizmet ederler..
Bazı muhtarın da paragöz olduklarını söylersem herhalde bana kızmazlar. Bazı kişiler muhtarlık görevini bir rant kapısı olarak görürler. Halk da bunu bildiği için, muhtardaki işini bitirince “ne vereceğiz muhtar?” sorusunu sorunca, muhtar da “şu kadar” diyerek parayı kapar. Lakin muhtarların her işlem için para almaları yasal mı değil mi bilmiyorum. Memuriyetimden uzun zaman geçti, bazı yasaları ve işlemleri takip edemiyorum. Fakat en azından gözlem ve birikimlerimizle doğruları ve yanlışları yazıp çiziyorum işte. Önemli olan doğruları söylemek ve doğruları yazmaktır.
Dr. Küçük’le Özel Kalem’de çalıştığımız zaman onun hatıralarını yazarken onun ağzından dinlediğim muhtarlar ve azaların köylerdeki önemi dile getirilirdi. Hatta her köy gezimizde bizi köylü ile beraber muhtarlarla azalar ve köyün ileri gelenleri, şirket katibi, köyün öğretmeni birlikte karşılarlardı. Köyün imamı da o kervanın bir parçasıdır.
Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda Dr. Küçük Cumhurbaşkan Muavini olmuştu. Benim tayinim de Cumhurbaşkan Yardımcılığı’na yapılmıştı. Köylerden gelen bilgler, muhtar-azalar ve kır bekçilerinin çalışmaları hakkındaydı.
Köy yollarının iyileştirilmesi, camilerin tamiri veya yeni cami yapılması, okullar ve öğretmen tayinleri bir bütünlük içinde o köyün sorunlarını kapsıyordu. Tabi ki cami ve ibadet yerleri Evkaf’ın olsa da, yine de muhtar o işin içinde olurdu.
Dr. Küçük’le yapılan seri köy gezileri öncesi, bir rapor olarak hazırlanıp Dr. Küçük’ün önüne koyar, köylere öyle çıkardık. Cumhurbaşkan Yardımcılığı’nın en önemli görevleri, köy sorunları ile ilgiliydi. Kıbrıs Cumhuriyeti döneminde çok sıkıntılar çektik. Rumlar 70:30 hak oranını dikkate almaksızın bütün Rum köylerinin yollarını, köye su götürülmesini hallederler, Türk halkı da bekler dururdu. Yani izolasyonlar o zamandan başlamıştı.
Şimdiki muhtarların çok şanslı olduklarını düşünüyorum. Çünkü artık İngiliz ve Rumların ağır baskı dönemi çoktan geçmiş, kendi ayaklarımızın üzerinde duruyoruz, Anavatan’ın yardımları ile. Sadece “Asrın Projesi” olarak nitelendirdiğimiz Türkiye’den gelen su, gerçekten bizim hayat damarımız olmuştur.
Eşdğer uygulamasında bizzat yasa çalışmalarında olan bir kişi olarak nelere tanık olmadık ki.
Eşdeğer Mal Yasası’nın öngördüğü “Köy Danışma Kurulları” tapusu güneyde kalan ve o zor günlerden kurtulup özgürlüğe koşan bazı vatandaşlar, gerçekten güneydeki mal varlıklarını kanıtlamak için köy danışma kurullarına başvurmak zorunda kalıyorlardı.
İşte o zaman, Muhtarlara çok iş düşüyordu. Muhtarın başa çektiği Danışma Kurulları çalışmalarında, Muhtarın her sözü doğru algılanır ve kabul edilirdi.
Bazen de bazı muhtarlar yakınlarının mal varlıklarını şişirerek beyanda bulununca güneydeki köy sakinlerinden tepkiler gelirdi. “Filan adamın bu kadar değerli malı yoktu. Sadece evinin yanında bir frahtisi vardı” diyerek yanlışın düzeltilmesini talep ederlerdi.
Velhasıl bu halk, bu Kıbrıs buralara kolay gelmedi. Kabul etmek lazım…
1976’da tek başına iktidar olan Ulusal Birlik partisi bu ülke için neler neler yapmadı ki?
Organize sanayi bölgelerinden tutun da, doğu-batı, kuzey-güney kara yolları, yeni okullar, üniversiteler, iletişim ağları, dünyaya açılma heyecanları hepten yapılmıştır, Bayrak Radyo ve Televizyonu’nun TRT programlarını izleme ve renkli televizyonlar ve de dahaları…
Kısacası “İşte Muhtarlık canım” deyip geçmeyin. Muhtarlık ve ona bağlı azalık ve köy sorunları hep onların omuzlarındadır.