Geçen hafta Türkiye basınında çok önemli bir haber vardı. Haber, Yunus Emre Enstitüsü’nün ‘Tercihim Türkçe Projesi’ adı altında düzenlediği, Türkçenin yurt dışında 10 ülkede 245 okulda öğrencilerle buluşması projesidir.
Türkçenin okullarında okutulmasına onay veren ülkeler: Polonya, Ukrayna, Romanya, Tayland, Bosna Hersek, Gürcistan, Arnavutluk, Kosova, Pakistan ve Somali’dir.
Haber Erdoğan’ın ifade ve açıklamaları ile devam ediyor…
“Projenin son uygulama noktası Bükreş’te 2024’te 6 devlet okulunda 450 öğrenciye Türkçe öğretilirken 2026-2027 eğitim-öğretim yılında Romanya genelinde 25 okulda yaklaşık 1500 öğrenciye ulaşıldı. Proje kapsamında her yıl 20 binden fazla öğrenci Türkçe öğreniyor. 26 Eylül Türk Dil Bayramı vesilesiyle bizlere düşen görev, Türkçemizi geçmişten aldığımız büyük mirasın bir emaneti olarak korumak, zenginleştirmek ve gelecek nesillere en güçlü şekilde aktarmaktır. Türkiye Yüzyılını inşa ederken, kendi dilimize, kültürümüze ve medeniyet değerlerimize sahip çıkmak, küresel dünyaya kendi sözümüzle, kendi kavramlarımızla ve kendi medeniyet perspektifimizle katkı sunmak büyük önem taşımaktadır. Diline sahip çıkan millet, tarihine ve geleceğine de sahip çıkar.”
Bir ülkenin kendi dilinin başka ülkeler tarafından kabul görmesi çok önemlidir. Bu da, kendi dilini kültürel mirası ile ilgilidir. Recep Tayyip Erdoğan’ın ifade ettiği gibi, küresel dünyaya kendi sözümüzle, kendi kavramlarımızla ve kendi medeniyet perspektirimizle katkı sunmak gerçekten büyük önem taşır.
Mesela dünya devletleri arasında iletişim sağlamak için, en yaygın olan bir dil, kullanım açısından öne çıkar. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında Türkiye, 1960’lara kadar hep Fransızca dilini yaygın olarak kullanmıştır. Zamanla İngiliz dili öne çıktı ve dünya ülkeleri arasında kabul görür duruma geldi. Yani insanların anlaşabilmeleri için her ülkenin kullanabileceği bir dil olması gerekir ki, oda İngiliz dili olmuştur.
Hocalarımız bize şöyle derdi okul zamanlarımızda:
“Bir dil bilen bir insandır. İki veya üç ve daha fazla dil bilen insan o kadar insandır.”
6 yıllık eğitim süresinde Rumcayı okuduk ve yazdık. Halen Rumcayı okuyup yazabiliyorum ama konuşma pratiğim olmadığı için o yönden kendimi eksik hissediyorum. Lakin konuşulanların dörtte üçünü anlamak da bana yetiyor.
İngiliz Kıbrıs’a geldiğinde, bütün ada genelinde İngilizceyi yaygın hale getirmişti. Bütün dairelerdeki yazışmalar hep İngilizceydi. Türk veya Rum olsun, devlet memurları su gibi İngilizce konuşurlardı.
Bizim dönemin ilk okul öğrencileri İngilizceyi zorunlu ders olarak ilkokulun üçüncü sınıfından itibaren okumaya başlamıştı. Bizden öncekiler ve bizden sondakiler hep İngilice’ye vakıf olmuşlardı.
Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası, bütün vatandaşlara, Türk ve Rumlara zorunlu ikinci ders olarak Türkler Rumcayı, Rumlar da Türkçeyi öğrenmek ve kullanmak zorundaydı.
Mesela lise çağlarımızda, EOKA’nın azıttığı günlerde bile Rumca zorunlu bir ders olmuştu. O günlerde her gün birkaç İngiliz ve Türk öldürülüyordu. Hatta her iki günde bir Atatürk Meydanı’nda nümayişler yapardık. O ateşli günlerde bir gün Rumca hocamız rahmetli Seyfullah Köprülü ders için sınıfa geldiğinde, artık Rumcanın zorunlu ders olmaktan çıktığını söylemiş ve 45 kişilik sınıf birden boşalmış, sınıfta sadece ben, arkadaşım Hasan ve Mehmet kalmıştık.
Üç kişiyle ders yapmanın zevki ve öğrenme avantajı çoktu. O gün dersten teneffüse çıktığımızda sınıfa girmeyen arkadaşlar adeta üzerimize saldırarak “Siz gavursunuz be” demeye başlamışlardı. Bizim de cevabımız, “Biz düşmanımızın dilini öğrenmek istiyoruz” olmuştu. Esasında bizim kararımız doğru bir karardı. Biz üç öğrenci, yüksek tahsile gitmeye mali yönden müsait olmadığımız için şu düşman dilinin bir gün bize yarayacağını ve Kıbrıs’ta memur veya öğretmen olma avantajını getireceğini biliyorduk. Tabii ki daha sonra üniversite tahsilimizi tamamlamıştık.
Kıbrıs’ta çok eski nesillerden kalan karma hayatın getirdiği bir özellik vardı. Batıda Baf köylerimizin tümü mükemmel Rumca biliyorlardı. Bir de doğuda Kaleburnu köyü. Lefkoşa’nın Akıncılar ve Bodamya (Dereli köy) köylerinin köylüleri mükemmel Rumca biliyorlardı. Ninem zaman zaman Baf’tan Lefkoşa’ya geldiğinde annemle mutfakta Türkçe konuşurken, birden konuşmalarını Rumcaya çevirirlerdi.
Mücadele günlerimizde Ankara’dan Celal Hordan isimli biri gelmiş ve davamıza katkı koymaya başlamıştı. Çarşaflı kadınlarımızın başlarını zorla açıyor, Rumca konuşanlara kelime başına para cezası veriyordu. Hatırlıyorum… Celal Hordan ve ekibi bir akşam Akıncılar köyüne gitmişler ve Rumca konuşan birisine ceza kesmişlerdi. O akşam kahveye gelince Celal Hordan’a sormuştu.
“Ama bu kestiğiniz brostimo nedir?” deyince,Ceal hordan “bu şahsa bir daha ceza kesiniz” demişti.
Rumcade brostimo ceza demektir. Yani diyeceğim şu, milliyetçilikle dili karıştırmamak lazım.
Celal Hordan artık aşırıya kaçınca Dr. Küçük Ankara’dan Celal Hordan’ın alınmasını istemişti.
“Zavallı yaşlı kadınlarımızın başlarını açmasına tahammül edemiyorum” demişti.
Türkçenin pek çok ülkede kabul görmesi ve ders olarak benimsenmesi gerçekten önemlidir. Türkiye’nin yükselen değerlerine bunu da katmak lazım.