Hükümetin büyük ortağı UBP geleceğin yol haritasını belirlemek için üç gün süren, bilirkişilerden ve akademisyenlerden oluşmuş birçok komitenin eğitimden, tarıma, içişlerinden uluslar arası ilişkilere uzanan bilimsel çalışmalarını içeren bir çalıştay yaptı…

Üç günlük çalıştay bitti ama komisyonlar çalışmalarına devam ediyor.

Bu komitelerde ülkedeki birçok sorun konuşuldu, teşhisler yapıldı, çözüm önerileri getirildi.

Ancak, bütün konular arasında üç çok önemli konu var ki, kesinlikle öncelik verilmelidir;

Birincisi; Ülkeye giriş çıkışlarda denetimlerin artırılması ve kısıtlamalar getirilmesi, sıkı bir denetimle ülkedeki yabancı sayısının azaltılması…

İkincisi; Derhal ekonomik tedbirler alınması ve serbest piyasa adı altında serbest vurgun düzeninin önüne geçilmesi…

Üçüncüsü; Kıbrıs konusunda kapalı kapılar ardında olan biteni hep Rum tarafının basınından öğreniyoruz, bu durum artık kabul edilemez, devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz, konuyla ilgili gidişat sadece Cumhurbaşkanı’nın insiyatifine bırakılamaz.

Gelelim bu üç konunun açılımlarına;

Birincisi; Bu ülkeye girişte, kapıda turist vizesi uygulamasıyla girişlere derhal son verilmelidir. Turist olarak gelmek isteyen yurtdışındaki KKTC temsilciliklerinden vize almalı, vize ile giriş yapmalıdır. Vize başvurusunda şahısların sabıka kayıt durumu, ziyaret niyeti, cebindeki para, kalacağı yer gibi detaylar netleştirildikten sonra ülkeye girişine izin verilmeli, veya verilmemelidir.

Halil Falyalı’nın mafyatik yöntemlerle vahşice katledilmesinin şoku halen bu toplumun hafızasından silinmemişken, sadece şu son birkaç gün içinde, toplumun hafızalarından kolay kolay silinmeyecek ve hepsi de ithal suçluların eseri olan olaylar yaşandı;

Bugün ithal suçlular yine memlekette vatandaş olmayan, ithal birini bir sebeple bıçaklayarak öldürdü…

Son birkaç gün içinde 18 yaşındaki veledin biri, 48 yaşındaki kadın nişanlısıyla kavga etti, kadın hastanelik oldu, velet ise tutuklandı…

Lefkoşa’da en yoğun müşteri potansiyeline sahip, en popüler marketlerden birinde, bu ülkeye elini kolunu sallaya sallaya giren gözü dönmüş bir sapık, 22 yaşında bir kızı boğazından bıçakladı, kız yoğun bakımda can çekişiyor, bütün toplum şok içinde kaldı, tarifsiz bir travma yaşadı…

Memlekette uzun zamandır kaça olduğu ortaya çıkan bir ithal suç makinesi direksiyonun başına geçti, iki kişiyi ezdi, biri öldü, geriye karısı ve iki çocuğu kaldı, aile bir anda tarifsiz bir yıkımla karşı karşıya kaldı, bütün toplum ithal suçluların sebep olduğu katliamlarla bir kez daha yüzleşti…

Çok yok, daha geçen aylarda bir mafya müsveddesi sokak serserisi velet memlekete elini kolunu sallaya sallaya girdi, eline tutuşturulan tabanca ile Lefkoşa’nın ortasında, haraç vermeyi reddeden bir galerinin iki çalışanını resmen kurşuna dizdi…

Öğrenebildiğimiz kadarıyla, bir yıldan daha kısa bir süre içinde tam 14 tetikçi eylemlerini gerçekleştiremeden polis tarafından yakalandı…

Ve, daha neler neler… Envai tür organize uyuşturucu, kara para aklama, kadın pazarlama, insan kaçakçılığı, basına yansımasa da bilgimize gelen çocuğa ve kadına tecavüz suçları…

Devlet, neredeyse yüzde 99u ithal olan suçluları hapse tıkıyor, sonra da bunların beslenmesi, bakımı için milyarlarca lira para harcıyor… Ama, sıra memleketin sağlığına, eğitimine, güvenliğine gelince, para yok!!!

Ve, ne yazık ki, polisin organize suçla daha etkin mücadele için talep ettiği yasalar on seneyi aşkın bir süredir Meclis’in tozlu raflarında sümen altı edilmiş durumda!!!... Bu yasalar derhal güncellenmeli ve aktif hale getirilmelidir…

Cumhurbaşkanı Erhürman 2018’de başbakan iken “Çok kültürlülüğün, ayrışma ve kardeşliğe zarar verici bir unsur değil, zenginlik olarak yaşanması gerekiyor. Çok kültürlülüğü, kardeşlik zemini üzerine kurulmuş bir zenginlik olarak yaşamayı başaranlar olacağız" demişti…

Bu bir hayalden ibarettir, yeryüzünde bu hayali tam anlamıyla başarabilmiş hiçbir ülke ve toplum yoktur, olması da mümkün değildir, hele de yerli nüfus kendi ülkesinde azınlıkta kalmışsa, bu tamamen imkansızdır…

Bizim ülkemizde yabancı nüfus yerli nüfusu kesinlikle geçmiştir, yabancı çalışan sayısı da yerli çalışan sayısını geçmiştir, bu resmi bir bilgidir, bu durumun şu anda yeryüzünde eşi benzeri yoktur, böylesi bir durumda da memleketin envai tür suç ve suçlularla dolması da kaçınılmazdır…

Kısacası, belayı kendi elimizde başımıza sardık.

Devletin yasalarına göre, özel sektörde çalışan oranı vatandaş en az yüzde 70, yabancı da en fazla yüzde 30 olacak şekilde düzenlenmiştir…

Ancak, kimsenin bu yasayı taktığı yoktur, ortalık hem kaçak işgücüyle dolup taşmış, hem de yasa ayaklar altına alınmıştır…

Devlet bu yasayı artık ciddiyetle uygulamak zorundadır.

Gelelim ikinci konuya;

Bu ülkede en azından kırk yıldır çok ciddi bir ekonomi yönetimi sorunu vardır.

Ekonomiyi ayakta tutmak, sürdürülebilir kılmak için dünyanın tüm gelişmiş ülkelerinde mal ve hizmetler üzerinde uygulanan, hem tüketiciyi hem de üreticiyi kesin hatlarla koruyan kati ve kesin kurallar vardır.

AB’de de bu kurallar silsilesi Article 14 ile kapsamlı şekilde belirlenmiştir.

Rum tarafında satılan ürünlerin fiyatlarının KKTC’deki fiyatlarının yarı fiyatına veya daha altında olmasının tek sebebi de budur.

Bizde ise, “serbest piyasa” adı altında serbest vurgun düzeni yaratılmıştır.

Ekonomik dengenin üretici ve tüketici adına sağlanması, refahın artırılması için bazı kurallar istisnasız uygulanmaktadır…

Özetle;

Ekonominin birinci kuralı, "cebinde ne kadar varsa, o kadar harca" kuralıdır...

Yani denk bütçedir!... Ayağını yorganına göre uzatacaksın.

Ekonominin ikinci kuralı, "kazandığın kadar vergi öde"dir, yani gerçek kazancın üzerinden vergini ödeyeceksin, sahtekarlıkla çalmayacaksın, çırpmayacaksın, biri devleti kazıklamak için, öteki de kendin için çifte muhasebe kayıdı tutmayacaksın, devlet de kazançları dikkatle takip edecek, ona göre vergilendirecek…

Üçüncü kuralı, "üretim sürecini ülke içi ve ülke dışı ihtiyaçlara göre belirle, ithalatı azalt, ihracatı artır, iç ve dış ticarette bütçe fazlası ver " kuralıdır...

Dördüncü kuralı, "kara parayı önle, önleyemiyorsan vergilendir, yüksek vergi yüküyle kara para akış ve kullanımını caydırıcı hale getir" kuralıdır...

Beşinci kuralı, piyasada mal ve ürünlerde "taban ve tavan fiyat belirleme" kuralıdır... Taban fiyat serbest bırakılır, istersen bedavaya da verebilirsin... Tavan fiyatı kafana göre artırırsan, haksız kazanç elde edersen, vatandaşı kazıklarsan, devlet de sana uyguladığı vergiyi artırır, fazladan cebine indirdiğin karı geri alır, vatandaşa hizmet olarak döndürür... Bu kadar basit, kazıklayabilirsin ama devlet de seni dilim dilim doğrar...

Bütün gelişmiş ülkelerde ve AB’de bu kural uygulanmaktadır, böylece enflasyon kontrol altında tutulmakta, halkın refah düzeyi korunmakta, mal ve hizmet üreticileri de sürümden kazanmaktadır…

AB’nin yasalarında Article 14 bunun için vardır!!!

Altıncı kuralı, “etkin ve sürdürülebilir piyasa denetlemesidir”…

Genel çare, Article 14'ün eksiksiz KKTC’de uygulanmasıdır...

Rum tarafı çatır çatır uyguluyor, bu yüzden de Rum tarafındaki fiyatlar birçok üründe çoğu zaman buranın yarı fiyatında, veya daha da altında... Ama kesinlikle daha ucuz...

Bu da kuzeydeki milli gelirin en az üçte birinin güneye akmasına neden oluyor...

Rum tarafındaki fiyatlar olmasaydı, bizim taraftaki fiyatlar şu anda daha da uçuk olacaktı...

Serbest piyasa vurguncuları Rum tarafındaki rekabetten çekindikleri için fiyatları mecburen dengede tutmamaya çalışıyorlar, ama Rum tarafına gidiş geliş her vatandaş için kolay olmadığı için bu taraftaki fiyatları yine kısmen yüksek tutuyorlar...

İş dönüp dolaşıp, kamu menfaatini gözeterek yönetecek idari iradeye geliyor, o da bizim genel siyasette eksik olan şey...

Gelelim Kıbrıs meselesine…

Hükümet ortakları “iki devletli” çözümü savunuyor, seçimden önce “federasyonu” savunan Cumhurbaşkanı’nın şu anda neyi savunduğu belli değil!!!

CTP, memleketteki en büyük muhalefet partisi olarak ısrarla federasyonu savunuyor, ancak, zoraki evlilik demek olan federasyonun ne faydası olduğunu, iyi komşuluk ilişkilerine sahip, bağımsız ve egemen iki devletli bir yapının da ne sakıncası olduğunu bir türlü ortaya koyamıyor…

Dahası, CTP, ana muhalefet olarak, Rum tarafındaki anormal silahlanma ve son yıllarda giderek artan fanatik Türk düşmanlığı konusunda da tek laf etmiyor!!!

Kıbrıs sorununu şekillendiren ve çözümü de şekillendirecek olan birçok ulusal ve uluslar arası faktör var; Doğu Akdeniz coğrafyasında İsrail-ABD-Fransa-İngiltere gibi emperyalist ülkelerin milli güvenlik ve ekonomik temelli çıkarları, 1960’lardan beri Türk ve Rum toplumları arasında yaşanan (daha doğrusu, yapay olarak yaratılan ve yaşatılan) gerginlik ve sorunların esas temelidir…

Kıbrıs’ta barışın ve huzurun yegane koruyucusu, tartışmasız şekilde TSK’dır…

TSK’nın öngörüsü ve hazırlığı sayesinde tam zamanında yapılan 74 Barış Harekatı hem adadaki kan dökülme sürecine son verdi, hem Rum toplumuna barış getirdi, hem de Yunanistan’ı barışa ve demokrasiye kavuşturdu…

Ancak, 74’den sonraki süreç Türkiye’de gelen giden siyasiler tarafından iyi yönetilemedi, esas suçlu olan Rum-Yunan tarafı hiç durmaksızın devam eden uluslar arası lobicilik faaliyetleri sayesinde mağdurları oynamaya başladı ve mağdur olduğunu dünyaya kabul ettirdi, esas mağdur olan Türk tarafı da sanık sandalyesine oturtuldu…

Bu süreç, maalesef ki, aynen devam ediyor, Kıbrıs Türkünün bağımsızlığının tanınması Türkiye’deki iktidar halen sadece laf üretiyor, lafla peynir gemisini sürmeye çalışıyor, bu arada Rum tarafı AP’den sadece mesnetsiz dedikoduyla, hiçbir gerçekçi veriye dayanmadan, üstelik de 63-74 arasında sapık Rum faşistlerin hem Türklere hem de Rumlara yaptığı zulüm ve katliamlar, ve keza bu konuda yazılan Ortega Raporu gibi onca rapor ve Makarios’un bile 74 sonrasında BM’de yaptığı ve Türkiye’nin müdahalesini öven açıklaması ortada dururken, TSK aleyhine akıl almaz bir karar da çıkartmayı becerdi...

Üstelik de AB ülkelerinin kendi askerlerinin sömürgelerinde işlediği onca sabit, akıl almaz insanlık suçları ortada dururken!!!

Bu tarifsiz utanmazlık ve terbiyesizlik, sadece AB Parlamentosu’nun utanmazlığı ve terbiyesizliği değildir… Bu akıl almaz gaflet ve terbiyesizlik göz göre göre, bile bile geldi ve Türkiye’nin AP’deki temsilcileri olan AKP, CHP, İYİ PARTİ, MHP, DEM vekilleri de resmen uyudu, hatta ve hatta, görünen o ki, bu rezalet için gerekli hazırlıklar göstere göstere yapılırken sessiz kalarak, TSK’yı itibarsızlaştırma operasyonu olduğu apaçık olan bu rezalete bile bile, göz göre göre ortak oldular…

Bu aşamada, KKTC hükümetinin derhal yapması gereken şey, bir deklerasyon yayınlamak ve TSK’nın adadan ayrılmasına ve emperyalistlerin Doğu Akdeniz coğrafyasındaki çıkarlarını koruma doğrultusunda Kıbrıs’ın bir NATO üssüne döndürülmesine de asla izin verilmeyeceğini; Garanti Antlaşmalarına halel gelmeksizin, Türkiye ile Kıbrıs Türkü arasındaki güvenlik ve savunma işbirliği anlaşmalarının geliştirilip, kalıcı hale getirileceğini; Rum tarafının, Türkiye tarafından hiçbir tehdide maruz kalmamasına rağmen, sürekli olarak yabancı askeri güçleri Kıbrıs’a sokmasının iki toplum arasında barışa değil, kaosa hizmet ettiğini ve buna seyirci kalınmayacağını; Kıbrıs Türkünün Kıbrıs’ta varlığını sürdürmek için en az Rum tarafı kadar hak sahibi olduğunu ve bu hakkın da her türlü güvenlik tedbiriyle koruma altında tutulacağını; bunun da bölgedeki son 65 yıllık sürece bakıldığında bir zaruret olduğunu deklere etmesi artık bir zarurettir.

Kıbrıs’ta bir anlaşma isteniyorsa, Rum tarafı önce 1963-1974 arasında hem Türklere hem de Rumlara yaptığı kötülükleri; Kıbrıslı Türklerin de bu adanın eşit sahipleri olduğunu kabul etmelidir.

En basitinden, Barış Harekatı’nın hemen sonrasında, 15 Temmuz darbesinden canını zor kurtaran Makarios’un BM’deki konuşmasında Yunanistan’ı ve Kıbrıs’taki uzantıları faşist katilleri suçlaması, ve keza, AKEL’in resmi sayfasında da bu itiraflar mevcuttur…

Gerçeler ve hal bu iken bizim hükümet ve Cumhurbaşkanı Erhürman arasındaki tutarsızlıklar ve Cumhurbaşkanı’nın tutumundaki belirsizlik, ayrıca Türkiye’deki iktidarın da uluslar arası alanda konuyla ilgili hak savunma uygulamasının sadece lafta kalması kabul edilir ve Kıbrıs Türkünün ve keza Türkiye’nin Kıbrıs sorunu üzerinden maruz kaldığı mağduriyetlerin giderilmesine fayda sağlayacak bir durum değildir.

Hükümet bu konuda insiyatif üstlenmeli ve BM ve AB sathında, Kıbrıs Türkünün bağımsız ve egemen devlet söylemini kabul ettirecek verilerle desteklenen, sürekliliği olan bir propaganda sürecine girişmelidir, bu iş gündelik beylik laflarla olmaz…

Aksi takdirde, değil çocuklarımız, torunlarımız da bu sorundan muzdarip olmaya devam edecekler…