Yine biraz tekrar yapacağız ama bu tekrar içinde bulunduğumuz sürecin olmazsa olmazıdır, çünkü her şey birbiriyle bağlantılıdır…

Enosis’e ulaşmak için, yani Yunanistan ile birleşmek için bir basamak olarak kullanılan Akritas Planı’nın bir gereği olarak 1963 Aralık ayının sonunda toplumlar arası olaylar patladığında, bir hafta içinde 370’den fazla tamamen masum Kıbrıslı Türk kadın, çocuk, erkek, yaşlı demeden kudurmuş EOKA katilleri tarafından evlerinde, sokak ortasında, yollarda katledildi…

Bu katillerin 50 kadarı, saldırılar sırasında evini, ailesini korumaya çalışan Türkler tarafından öldürüldü.

İş çığırından çıkınca Garantör Devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere acilen bir Ortak Ateşkes Kuvveti kurdu, bu kuvvetin komutası da İngiliz General Peter Young’a verildi.

Bu kuvvetin altında adına Tripartite Patrol Organization(TPO, Üçlü Devriye Organizasyonu) denen bir kuvvet oluşturuldu, komutası da İngiliz Yarbay Martin Packard’averildi… TPO’da görev yapanlar Türk, Yunan ve İngiliz subaylarıydı, yanlarında da İngiliz askerleri, Türk ve Rum polisleri vardı.

TPO hızlı bir şekilde adanın her tarafında göreve başladı ve özellikle kırsal kesimlerde iki toplum arasında yaşanan gerginliği yatıştırdı, birkaç hafta içinde de ada genelinde sükunet sağlandı.

Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball çıkıp Kıbrıs’a geldi, Yarbay Packard’dan yaptıkları çalışmaları anlatmasını istedi.

Yarbay Packard TPO’nun başarılarını gururla anlattı ve aslında iki toplum arasında yaşanan sıkıntıların birtakım tedbirlerle düzeltilebileceğini örnekleriyle gösterdi, sonra da George Ball’ı bütün bir gün Kıbrıs’ın orasında burasında gezdirdi, TPO sayesinde sükunetin ve barışınnasıl sağlandığını gururla gösterdi.

Gezinin sonunda karargaha dönüldüğünde, gördüklerinden hiç memnun olmayan George BallYarbay Packard’da "Ama sen bunu yanlış anladın evlat. Kimse sana buradaki hedefimizin bölünme olduğunu söylemedi mi?" (But you've got it wrong son. Hasn'tanyone told you that our target here is for partition?)deyiverdi…

Yarbay Packard ne diyeceğini bilemedi, öylece kalakaldı… Tam bir hafta sonra görevinden alındı, İngiltere’ye geri gönderildi, TPO jet hızıyla dağıtıldı, hemen arkasından da toplumlar arası çatışmalar yeniden, bu kez daha da şiddetli bir şekilde başladı…

Başladı diyorum da, aslında başlatıldı, kimin tarafından başlatıldığını da bu saniyeden sonra tekrarlamama herhalde gerek yok, arif olan geri zekalının en önde gideni olsa bile anlar…

TPO’nun görevi sonlandırılır sonlandırılmaz, Türk-Yunan-İngiliz subaylarının barışı koruma çabaları güme gitti, hemen ardından da EOKA-B’nin çapulcuları sadece Kıbrıslı Türklere değil, Kıbrıslı Rumlar arasında kendilerine karşı çıkanları da hedefe aldılar ve katletmeye başladılar.

Yaklaşık olarak elli bin Türk 103 köyü boşaltarak, güvenli bölgelere kaçtılar, adanın toplamda yüzde üçüne denk gelen gettolarda hapis kaldılar, evleri ve malları baştan aşağı yağmalandı, gettolardan herhangi bir sebeple çıkanların bazıları bir daha hiç geriye dönmedi, EOKAcılar tarafından yollarda katledilip, isimsiz mezarlara gömüldüler.

Bunun üzerine, toplumlar arası çatışmaları durdurmak için 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Kıbrıs’a bir Barış Gücü kuvveti gönderildi, hala da buradalar…

186 sayılı karar, aynı zamanda, Kıbrıs’ı felakete sürükleyen, bölünmeye giden kaosun da bir numaralı sorumlusu olan Rum tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yasal temsilcisi olarak da tescilleyen bir karardır… Yani, suçlu olan taraf bu kararla ödüllendirilmiştir, mağdur olan taraf ise cezalandırılmıştır.

Neyse, devam edelim, toplumlar arası çarpışmalar ve gerginlik inişli çıkışlı süreçlerle 1974’e kadar devam eder…

George Ball, ABD’nin isteği doğrultusunda, bölünme için birinci adımı atmış ve başarılı da olmuştur…

ABD, Kıbrıs’ta böl-yönet politikası izliyordu çünkü Makarios Rusya ile flörtleşiyordu, bu da ABD ve İngiltere’nin doğu Akdeniz coğrafyasındaki çıkarlarıyla örtüşmüyordu…

1974’de Yunanistan’da iktidarı elinde tutan Albaylar Cuntası’nın başında Tuğgeneral Dimitrios Ioannidis isimli çakma bir general müsveddesi vardı…

Ioannidis’in akıl hocası ise Yunan kökenli olup, 1963’den beri Atina’da CIA istasyonunda görev yapan CIA ajanı Gust Avrakotos idi…

CIA’daki lakabı “Bay Pislik” idi… Şeytana pabucunu tersine giydiren tiplerdendi… Kıbrıs’ı kana bulattıktan sonra, aynı zamanda Afganistan’da Talibanı örgütleyip, silahlandıran ve Ruslara karşı Taliban’a her türlü istihbarat desteğini de sağlayan CIA ajanıydı… Lafın kısası, her türlü pisliğin adamıydı.

“Pislik”, Kissinger’den aldığı “olur” üzerine, Ioannides’inkulağına Kıbrıs’ta, Kıbrıs’taki uzantıları aracılığıyla bir darbe yapmasını, Kissinger’in hiç sevmediği Makarios’udevirmesini ve yönetimi ele geçirmesini; ABD’nin deTürkiye’nin bir müdahale yapmaması için Türkiye’yi frenleyeceğini fısıldadı… Makarios’a karşı darbe yapılırken Türkiye’nin tepkisini çekmemek, müdahalesini engellemek için Kıbrıslı Türklere dokunulmayacaktı…

Ioannidis, Pislik’in tavsiyesine uyup, düğmeye bastı, Kıbrıs’taki EOKA-B çapulcularına darbeyi yaptırdı, Makarios canını zor kurtardı, birkaç gün içinde Lefkoşa, Baf, Limasol gibi şehirlerde cuntacı kasaplarla darbeye direnen Makarios taraftarları birbirlerine girdiler ve sokaklar darbe karşıtı Rumların cesetleriyle dolup taştı…

Pislik, gerçekten de pisliğini yapmıştı…

1974’de, Watergate skandalından dolayı ABD Başkanı Nixon’un bir ayağı çukurdaydı, kellesi gitmek üzereydi, kendi derdine düşmüştü… Tam da Amerikan Yüksek Mahkemesi başkanı Seneca tarafından köşeye sıkıştırıldığı bir dönemde, Kissinger ve Pislik’in aslında ne halt ettiklerinden haberi bile yoktu...

Gerçek şuydu ki, o sırada ABD hükümetinin en güçlü ve etkili ismi Yahudi kökenli Dışişleri Bakanı Henry Kissinger idi, Nixon’u parmağında oynatıyordu, bütün hükümeti de avcunun içine almıştı.

Pislik’in ifade ettiği üzere, Makarios’u hiç sevmeyen, onu komünist ve Rusya yanlısı olarak gören Kissinger de Kıbrıs’ın bölünmesi ve yüzde otuzunun Türklerde kalması taraftarıydı, hatta bunu dile de getirmişti… 17 Temmuz 1974’de, öğleden sonra 4.30 civarında ABD Başkanı Nixon ile yaptığı telefon görüşmesinde de Türkiye’nin müdahalesi neticesinde bunun olabileceğinidile getirmişti.

Aslında Kissinger’in Kıbrıs’taki hedefi, bütün bu kaosunsonunda, Yunanistan’ın istediği gibi, ama Türkiye’nin dekabul edeceği, Türkiye’nin de ağzına bir parmak bal çalacak türden bir çözümdü...

Kissinger tamamen kendi devletinin çıkarlarına odaklanmıştı, Türkiye ile Yunanistan arasında tam anlamıyla bir tavşaya kaç, tazıya tut oyunu oynuyordu.

Nitekim, 19 Temmuz’da taraflar arasında mekik dokuyan ABD temsilcisi (arabulucusu) Joseph Sisco aracılığıyla Türkiye’ye bir mesaj iletti ve Türkiye’nin yapacağı askeri müdahalenin Kıbrıs sorununda ilk ve son hamle olmayacağını, sonrasında gelişecek bir dizi hamlenin ilki olacağını, Türkiye’nin çıkarlarıyla yakından ilgilendiklerini, ama yapılacak bir harekatın da istenmeyen sonuçları ile yüzleşileceğini iletti… Yöntemi şuydu; yürüyün, arkanızdayız, ama sonrasında başınıza gelecek olanlarda yanınızda değiliz… Bu, tam anlamıyla bir döneklik politikasıydı ve bunu açık açık da ifade ediyorlardı… Nitekim, 74 harekatı sonrasında Türkiye dehşetli ekonomik, siyasi ve askeri ambargolara maruz kaldı ve süreç 12 Eylül 1980 darbesine kadar uzandı, arkasından da ABD desteğindeki bölücü terör ve ciasalİslam icadı tarikatlarla, cemaatlarla, Türkiye’nin içine en az 15 milyon ne idüğü belirsiz mültecinin doldurulmasıyla, Türkiye’nin içine envai türden terörist ve terör eylemi sokulmasıyla yola devam edildi…

Filmi tekrar 74e saralım; Kissinger, Makarios’un adının geçtiği konuşmalarda ise ona Cumhurbaşkanı olarak değil, Başpiskopos olarak hitap edilmesini istedi… Makarios’u gözden çıkarmıştı, ancak kullanışlı aparat olarak da elinin altında tutmaya devam edecekti…

Kissinger hiçbir fırsatı kaçırmayarak, hem süreci istediği gibi parmağında oynatıyor, hem de muhataplarını alaya alıyordu…

Nitelim, 21 Temmuz günü sabah 10:40 cıvarında Ecevit’i telefona alır ve kendince alay eder…

Önce, Ecevit’e Türk uçaklarının kendi savaş gemilerini vurduğunu söyler, Ecevit ise öyle bir şey olmadığını, Yunanlıların onursuz olduğunu, kendi gemilerine Türk bayrağı çektiğini, Türk uçaklarının vurduğu gemilerin bu gemiler olduğunu iddia eder…

Kissinger ise karşılık olarak, “İyi, kendi gemilerinizi batırdığınız için kimse sizi suçlayamaz…” der…

Hala uyanmayan Ecevit ise, “Hayır Dr. Kissinger, onlar bizim gemilerimiz değil, Türk bayrağı çekmiş Yunan gemileridir.” diyerek, ısrarını sürdürür.

Kissinger de, “Evet Sayın Başbakan, senin kendi malınolmadığı için onları elbette batırabilirsin.” der…

Kissinger’in sözlerindeki inceliği yine fark etmeyen Ecevit hala derin uykudadır, Kissinger’in kendisiyle alay ettiğinin farkında bile değildir, devam eder; “Hile yapıyorlar. Biz NATO müttefikiyiz ve pilotları bizim kodlarımızı biliyor. Türkçe konuşuyorlar. Pilotlarımızı Türkçe olarak, bizim kod kelimelerimizi kullanarak arıyorlar. Artık Yunanistan'ın sözüne güvenemeyiz. Ateşkes istediklerini söylüyorlar. Ateşkesi kullanarak adada asker toplamak istedikleri açıkça belli oldu.”

Hikaye böyle uzar gider…

Amerikalıların 1863 yılında yurtdışında kurduğu en eski ve köklü ilk okul olan Robert Kolej mezunu olan ve Kissinger ile tanışıklığı ta 1957 yılında Kissingertarafından Harvard’da düzenlenen bir seminere kadar uzanan Ecevit’in İngilizcesi iyiydi, ama bir Amerikan lisesinden mezun olan biri olarak uluslar arasıdiplomasinin ve siyasetin “s”sinden bile anlamıyordu…

Nitekim, 74’de durumun vahimiyetini ve oynanan oyunları, bu tür oyunlara alışkın olan ve sağlam bir Dış İlişkiler Masası olan TSK’nın Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar çoktan fark etmiş, gerekli askeri hazırlıkları yapmış, müdahale için önce Başbakan Yardımcısı Erbakan’ı ikna etmişti… Erbakan’ın da bastırmasıyla, Kıbrıs’ta kan gövdeyi götürürken hala “bakalım, edelim, görüşelim” laflarıyla oyalanan Ecevit üzerine gelen baskıyı görünce, yerinden ancakıpırdanabilmişti…

TSK’nın ileri görüşü ve ön hazırlığı olmasaydı, Kıbrıs’ta atı alan çoktan Üsküdar’ı geçecek, Enosis gerçekleşmiş olacaktı…

Neticede, 15 Temmuz’un gelişi, arkasından 20 Temmuz’un gelişi, ta 1964 Mart ayında belliydi ve TSK doğrudan işin takibindeydi…

Makarios, Sampson, Grivas, Ioannides gibi tımarhanede kilit altında tutulması gereken şahıslar ise, önce kukla olarak kullanılacakları pozisyonlara getirildiler, sonra tepe tepe kullanıldılar, sayelerinde Kıbrıs’ın bölünmesi adım adım planlandı, plan tıkır tıkır uygulandı, kuklaların son kullanım tarihleri gelince de tarihin çöplüğüne atıldılar…

Barış Harekatı, ne ilginçtir ki, önce, Kıbrıs’ta yaşanan tüm kötülüklerden doğrudan sorumlu ve suçlu olanRumlara ve Yunanistan’a barış, demokrasi ve özgürlük getirdi, Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne (o zamanki AET)girişinin kapısını açtı…

Ancak ilerleyen süreçte, tam da Kissinger’in planladığı gibi, her türlü mağdur olan Kıbrıslı Türkler ve Türkiye de cezalandırıldı, uluslar arası arenada yalnızlığa itildi…

Bunun en önemli sebebi, Türkiye’yi yönetenlerin, ya da yönettiğini sananların vizyonsuzluğu ve Türkiye üzerinde oynanan oyunları görmemeleri, bütün dikkatlerini koltuklarını korumaya vermeleriydi…

Ecevit, “Yunanistan ortak ben Pazar olmam” diyerek Yunanistan’ın AET’ye girişine seyirci kalırken, Türkiye’nin her tarafında peydahlanmaya başlayan ve ülkenin başına bela olmaya başlayan ciasal İslam icadıtarikatları “laik olan tarikatlar ve laik olmayan tarikatlar” diyerek topluma kabul ettirmeye uğraşırken, FetullahGülen’in okullarına methiyeler düzerken, (Rahşan Ecevit, Balçiçek Pamir'in " Ecevit’in tarikatlarla ilişkisi nasıldı?" sorusuna, "Tarikat yol demektir, herkesin Allah'a ulaşmak için bir yol arama hakkı vardır diye düşünürdü" yanıtını vermişti), ülke gerek ekonomik yönden, gerek siyasi yönden, gerekse güvenlik yönünden tam bir kaosun içine çekiliyordu… Fetoşlartayfasına pek sıcak bakan Ecevit’in tek görebildiği gerçek, PKK’nın emperyalizmin bir böl-yönet aparatı olduğuydu…

1980lerde, 1990larda, 2000lerde, 2010larda yapılan akıl mantık almaz ama gayet de bilinçli bir şekilde yapılansiyasi hatalar bizi bugünlere kadar ayak sürüye sürüyegetirdi, Rum-Yunan tarafı ise, atı alan Üsküdar’ı geçti misali, tepemize bindi, dünyayı yanına alarak, karşımızda duvar gibi dikildi…

Geldiğimiz günde hayret verici olan, özellikle Rum toplumunda halen bugünlere kadar ulaşan kötülüğün geçmişteki sebeplerini göremeyenlerin sayısal çokluğudur; hem Yunanistan’da hem de Kıbrıs’ta Rumların başlarına yönetici diye seçtikleri siyasilerin halen yalanlardan ve atavistik ırkçılıktan, şövenizmdenbeslenmeye çalışmalarıdır, tarihten ders almamalarıdır…

Ancak, şunu da kabul etmek gerekiyor ki, bu adamların sahtekarlık, yalan, dolan, entrika üzerine kurulmuş politikaları da onlara pozitif avantaj sağlıyor, günahlarını ve suçlarını örtbas etmelerine, bizi sanık sandalyesinde tutmalarına yardımcı oluyor…

İkinci hayret verici olan şey ise, doğrudan haksızlığa uğrayan taraf olarak, son 50 yıldır savunmada olan, karşı taraftan insaf bekleyen, ama giderek daha fazla suçlanan ve köşeye sıkıştırılan da hep biziz…

Bu durum iki şekilde açıklanabilir; Ya bizi ve Türkiye’yi yönetenlerin paçalarından beceriksizlik akıyor; ya da bizim sürekli sanık sandalyesinde oturtulmamızhasebiyle oluşan durumdan kendilerine de bir veya birden çok menfaat ve koz sağlıyorlar… Yani, mevcut sorun, her iki tarafın da siyasilerine “siyasi beslenme kaynağı ve alanı” sağlıyor…

Eh, Gust Avrakotos gibi “pislikler” de işte bu işler için vardırlar…

Peki, şimdi gelelim esas soruya; Şimdiki “pislik” kim?

Ya da, duruma biraz daha geniş çerçeveden bakarsak, şimdiki “pislikler” kimler?

Türleri ve türevlerini de sorgulayalım ve resimlerini de çizelim mi?

Hadi o da başka bir yazıya kalsın…