Son yazımın girişi kısmı şu şekildeydi, hafızayı tazelemek için tekrarlamakta fayda var;
1963 Aralık ayının sonunda toplumlar arası olaylar patladığında, bir hafta içinde 370’den fazla tamamen masum Kıbrıslı Türk kadın, çocuk, erkek, yaşlı demeden kudurmuş EOKA katilleri tarafından evlerinde, sokak ortasında, yollarda katledildi…
Bu katillerin 50 kadarı, saldırılar sırasında evini, ailesini korumaya çalışan Türkler tarafından öldürüldü.
İş çığırından çıkınca Garantör Devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere acilen bir Ortak Ateşkes Kuvveti kurdu, bu kuvvetin komutası da İngiliz General Peter Young’a verildi.
Bu kuvvetin altında hızla adına Tripartite Patrol Organization (TPO, Üçlü Devriye Organizasyonu) denen bir kuvvet oluşturuldu, komutası da İngiliz Yarbay Martin Packard’a verildi… TPO’da görev yapanlar Türk, Yunan ve İngiliz subaylarıydı, yanlarında da İngiliz askerleri, Türk ve Rum polisleri vardı.
TPO hızlı bir şekilde adanın her tarafında göreve başladı ve özellikle kırsal kesimlerde iki toplum arasında yaşanan gerginliği yatıştırdı, birkaç hafta içinde de ada genelinde sükunet sağlandı.
Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball çıkıp Kıbrıs’a geldi, Yarbay Packard’dan yaptıkları çalışmaları anlatmasını istedi.
Yarbay Packard TPO’nun başarılarını gururla anlattı ve aslında iki toplum arasında yaşanan sıkıntıların birtakım tedbirlerle düzeltilebileceğini örnekleriyle gösterdi, sonra da George Ball’ı bütün bir gün Kıbrıs’ın orasında burasında gezdirdi, TPO sayesinde sükunetin nasıl sağlandığını gururla gösterdi.
Gezinin sonunda karargaha dönüldüğünde, gördüklerinden hiç memnun olmayan George Ball Yarbay Packard’da "Ama sen bunu yanlış anladın evlat. Kimse sana buradaki hedefimizin bölünme olduğunu söylemedi mi?" (But you've got it wrong son. Hasn't anyone told you that our target here is for partition?) deyiverdi…
Yarbay Packard ne diyeceğini bilemedi, öylece kalakaldı… Tam bir hafta sonra görevinden alındı, İngiltere’ye geri gönderildi, TPO dağıtıldı, hemen arkasından da toplumlar arası çatışmalar yeniden, bu kez daha da şiddetli bir şekilde başladı…
Başladı diyorum da, aslında başlatıldı, kimin tarafından başlatıldığını da bu saniyeden sonra tekrarlamama herhalde gerek yok, arif olan geri zekalının en önde gideni olsa bile anlar…
TPO’nun görevi sonlandırılır sonlandırılmaz, Türk-Yunan-İngiliz subaylarının barışı koruma çabaları güme gitti, hemen ardından da EOKA-B’nin çapulcuları sadece Kıbrıslı Türklere değil, Kıbrıslı Rumlar arasında kendilerine karşı çıkanları da hedefe aldılar ve katletmeye başladılar.
Bunun üzerine, toplumlar arası çatışmaları durdurmak için 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Kıbrıs’a bir Barış Gücü kuvveti gönderildi, hala da buradalar…
………………………
Yukardaki detaylarda anlaşılacağı üzere, iki toplum arasında patlak veren kanlı olayları bastırmak için Türkiye-Yunanistan-İngiltere askeri güçleri ellerinden geleni yaptı, yani, bir diğer deyişle, ASKERLER SAVAŞI DAHA FAZLA BÜYÜMEDEN BİTİRMEK İÇİN CİDDİ CİDDİ UĞRAŞTILAR VE BAŞARILI DA OLDULAR…
Çünkü, savaşı ve savaşın sebep olduğu acıları en iyi askerler bilir!
Amma ve lakin, Kıbrıs’ta barış ve huzur değil, kendi çıkarlarına hizmet edecek bir kaos, çatışma ve bölünme isteyen ABD’nin bugün adı bile anılmayan bir siyasetçisi geldi ve cehennemin kapılarını açtı…
186 sayılı BM kararı özetle, Rum tarafını Kıbrıs Cumhuriyeti’nin meşru hükümeti olarak tanımıştır ve halen de bu karar yürürlüktedir…
Kıbrıs Cumhuriyeti yapısı itibarıyle bir üniter devletti, ama 186 sayılı BM kararıyla üniter yapısı tamamen çöpe atıldı…
1974’den sonra, Kıbrıs Türk ve Rum tarafları arasında imzalanan ve bir mutabakat içeren 1977-1979 Doruk Antlaşmalarında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni devlet yapılanmasının bir federasyon altında olması gerektiği karara bağlandı, ama bu kararlar hiçbir zaman resmi bir BM kararı ile sabitlenmedi…
Bu antlaşmalar, yukarda da ifade ettiğim gibi, sadece iki taraf arasında “anlaşılan konular üzerinde” imzalanan ve anlaşılamayan konular üzerinde de görüşmelerin devamını temenni eden bir mutabakattı…
Arkasından, 15 Kasım 1983’te KKTC ilan edildi ve üç gün sonra, 18 Kasım tarihinde BM Güvenlik Konseyi’nin 541 sayılı kararı geldi… KKTC’nin ilanı geçersiz ilan edildi ve Kıbrıs’ın tek yasal temsilcisi olarak yine Rum tarafı tanındı…
Bu karar, sadece KKTC’yi reddetmekle kalmadı, aynı zamanda 77-79 doruk anlaşmalarında varılan mutabakatı da çöpe attı, 186 sayılı BM kararını tescilledi…
541’in arkasından gelen 11 Mayıs 1984 tarihli ve 550 sayılı BM kararı da 541’i tescillemiş, 1963-1974 arasında yaşanan olaylarda Rum tarafının doğrudan sorumluluğunu görmezden gelmiş, Türkiye’yi ve Kıbrıs Türk tarafını doğrudan sanık sandalyesine oturtmuştur…
Bu arada, daha önce de sayısız defalar ifade ettiğimiz üzere, önce vizyonsuzluk paçalarından akan ve solcular, ülkücüler, cemaatçılar dahil, bütün kesimlere şirin görünmek için duruma göre kılıktan kılığa giren, Kıbrıs zaferinin arkasına saklanarak siyasi hayatını sürdürmeye çalışan Ecevit tarafından “Yunanistan ortak ben Pazar olmam” denilerek, Türkiye’nin AB’ye (o zamanki AET’ye) girmesi engellendi…
Halbuki o zamanki AET, ısrarla Türkiye’yi içine almaya, Türkiye’nin devasa tarımsal, ekonomik, jeopolitik ve askeri yapısını Avrupa’nın bir parçası yapmaya çalışıyor, Yunanistan’ı ise şımarıklıklarından dolayı dışlıyordu.
Halbuki ta 12 Eylül 1963’de imzalanan ve 1 Aralık 1964’de yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile Türkiye ile AET arasında bir ortaklık, hem de güçlü bir ortaklık çoktan kurulmuştu…
1979’a kadar AET dışında kalan Yunanistan ABD’nin de baskılarıyla önce Yunanistan, 28 Mayıs 1979'da katılım anlaşmasını imzaladı, ardından da 1 Ocak 1981 tarihinde Avrupa Ekonomik Topluluğu'nun (AET) 10. resmi üyesi oldu… Bu sırada, Yunanistan’ın ekonomik yapısı Türkiye’nin tırnağı kadar bile etmiyordu…
1980’de Kenan Evren iktidarı tarafından 1974’den sonra NATO’dan kaçan Yunanistan’ın NATO’ya tekrar girişine şartsız şurtsuz izin verildi…
Tam da bu tarihlerde, ABD’deki Rum-Yunan-Ermeni lobisinin desteğindeki PKK kuruldu ve bölücü terör eylemlerine başladı… PKK Siyonizm icadıdır diyenlere tarihi iyi öğrenmelerini, detayları iyi çalışmalarını şiddetle tavsiye ederim…Doğu Akdeniz coğrafyasında icat edilen PKK ve İslami (ciasal) terör örgütlerinin tümü RYE lobisinin icadıdır, ama Yahudi lobisi için de kullanışlı düşman oldukları için Yahudi lobisi tarafından varlıklarına “işe yaradıkları sürece” izin verilmektedir, son kullanım tarihleri de geldiğinde yok edilmektedirler… Tıpkı İran’daki zırcahil, kendilerini Tanrı yerine koyan mollalar gibi… Aynı şey günün sonunda Suriye’de devlet koltuğuna oturtulan ve ABD ve AB tarafından kukla gibi oynatılan cihatçı çapulcuların da başına gelecektir…
Devam edelim;
1996’da Çiller Hükümeti Türkiye’nin AB Gümrük Birliği’ne girebilmesi için Rum tarafının tek taraflı olarak AB’ye girmesine yeşil ışık yaktı…
24 Nisan 2004’de Kıbrıs’ta federal bir çözümü öngören ve yıllar içinde Türkiye’nin ve özellikle de TSK’nın adadan tamamen çıkışına kapı aralayan Annan Planı referanduma sunuldu ve Rumlar tarafından reddedildi, Annan Planı’nı reddeden Rumlar ödül olarak 1 Mayıs 2004 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti adına tek taraflı AB üyesi oldu, bu üyelikle Kıbrıs Cumhuriyeti antlaşmaları tek taraflı olarak doğrudan çöpe atıldı, Türkiye ve Kıbrıs Türkü sanık sandalyesinde oturmaya devam etti…
Rum tarafı tek taraflı olarak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşmalarını defalarca ihlal etti, BM de defalarca buna çanak tuttu ama sanık sandalyesinde oturmaya devam edenler Türkiye ve Kıbrıs Türkü oldu…
1980 ile 2004 arasında Türkiye, PKK belası ve Türkiye ile doğu Akdeniz coğrafyasını hedef alan PKK ve cihatçı İslamcı çapulcular, tarikatlar, cemaatlar ile uğraşıyordu…
2004-2026 arası, Türkiye halen PKK belası ve Türkiye ile doğu Akdeniz coğrafyasını hedef alan PKK ve cihatçı İslamcı çapulcular, tarikatlar, cemaatlar ile uğraşıyor, değişen hiçbir şey yok, aksine, AKP iktidarıyla birlikte, 2004’den sonra kumpaslarla, entrikalarla TSK’nın zayıflatılması sonucunda, her şey çok çok daha kötüye gitti, Türkiye ciasal islamın taktikleri sayesinde tam bir batağa saplandı, burnunun dibinde ciasal taktiklerle İslami ve ırkçı terör örgütlerinden bir devlet bile kuruldu, Türkiye’nin içine sayısı en az 15 milyonu bulan ve Türkiye’nin sırtına trilyonlarca dolar yük bindiren mülteci sürüsü dolduruldu, Türkiye ekonomik olarak tam bir batağa saplandı, Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısı iyice bozuldu, siyasi yapısı da tam bir kaosa girdi, toplumsal huzur diye bir şey kalmadı, iç düşmanlıklar hat safhaya ulaştı, toplum birbirine ölümüne düşman cephelere ayrıldı, memleket tarikatlar ve cemaatlar cenneti haline geldi, din sömürüsü tavan yaptı, uyuşturucu ve mafyatik çeteler her tarafı sardı… Kısacası, 2000li yılların başında rüyamızda görsek inanmayacağımız manzaralar 25 yıl sonra tümden gerçek oldu…
Kıbrıs sorununa devamla, 2004’de Türkiye’nin AB içindeki “kesin” düşmanları bir iken, iki oluverdi…
Bu tarihten sonra taraflar arasında görüşmelerde bol bol havanda su dövüldü…
Ta ki 11 Şubat 2014 tarihine kadar…
Bu tarihte Eroğlu ve Anastasiadis arasında bir “Ortak Belge” imzalandı… Bu belge, iki eşit, kurucu ortak tarafından federasyon temelinde görüşmelerin devamını öngörüyordu… Amma ve lakin, 5. Maddesi “her şey üzerinde tam bir anlaşmaya varılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşılmış sayılmaz” diye bir ifade içeriyordu…
Bu madde, tek başına, iki taraf arasında geçmişte kalan bütün anlaşmaları, 77-79 doruk antlaşmaları da dahil, çöpe atıyordu… Ama kimse bu detaya dikkat etmedi!
Ardından, birkaç yıl sonra Temmuz 2017’de İsviçre’nin Crans-Montana şehrindeki görüşmelerde Rum-Yunan tarafı görüşmelerin devamı ve neticelendirilmesi için sıfır asker, sıfır garanti tezini masaya sürdü ve görüşmelerin başından sonuna kadar inadını sürdürdü… Neticede, Türk tarafının güvenlik taleplerine hiçbir yanıt verilmemesi ve güvenlik taleplerinin ve siyasi eşitlik taleplerinin tümünün reddedilmesi üzerine, görüşmeler çöktü…
2017’den günümüze kadar, havanda su dövülmeye devam edildi…
Amma ve lakin, 2017 Crans-Montana fiyaskosundan sonra iki taraf arasında siyasi anlamda havanda su dövülürken, ABD tarafı Rumlara uyguladığı silah ambargosunu şak diye kaldırdı, silah depolarını Rum tarafına açtı, hatta birçok malzemeyi, silah ve patlayıcı mühimmatı bedavaya vermeye başladı, yetmedi, İsrail ve Sırbistan ile de yakınlaşan Rum tarafı birdenbire coştu, askeri yönden dağı taşı ağır silahlarla doldurmaya başladı.
İşin ilginç tarafı, 1996 olayları hariç, ki onları da Rum tarafı başlatmıştı, 1974’den beridir Türkiye ve Kıbrıs Türkü Rum tarafına karşı hiçbir silahlı tehdit oluşturmadı, iki taraf arasında genel anlamda barış hüküm sürdü, böylesine delice bir silahlanma girişimine hiçbir ihtiyaç yoktu… Barış Harekatı’ndan sonra Yunanistan’a demokrasi gelmesini saymıyorum bile…
Güvenlik açısından Türkiye tarafından hiçbir tehdide maruz kalmamasına rağmen Rum tarafının 2017’den sonra aşırı silahlanmaya gitmesi, 2017’den itibaren İsrail ile askeri anlamda yakınlaşması, Hristodulis döneminde askeri ittifakların İsrail-ABD-Fransa-Yunanistan ekseninde yoğunlaşması, son birkaç yılda silahlanma konusunda gemi azıya alması, dağı taşı şehirleri ağır silahlarla, füzelerle doldurması, 57 yaşına kadar olan seferi personeli tekrar silahlı eğitimlere alması, askeri törenlerde açık açık savaş ilanları ve küfürlerin havada uçuşması, kuzeyin tekrar ele geçirileceği nutukları ve EOKA’nın her fırsatta hortlatılması, küçük çocukların bile bu delice eylemlere, söylemlere ve planlara alet edilmesi, ve tüm bunların doğrudan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşmalarına aykırı olması ve buna rağmen BM kanadından en ufak bir protesto görmemesi, ve dahası, MHP desteğindeki AKP iktidarının da buna seyirci kalması, yapılanlara karşılık net mesajlar verilmemesi, sadece “kınıyoruz, izliyoruz” gibi boş beleş laflarla vakit geçirilmesi, oldukça düşündürücüdür…
Ortadoğu siyasi coğrafyası son 15 yılda tamamen değişirken ve çıkar savaşları birbirini kovalarken, bütün coğrafyada silahların patlamadığı tek yer olarak Kıbrıs kaldı… Ama, yukarda ifade ettiğim üzere, Kıbrıs’ın da Rum tarafında, sanki her an bir savaş patlayacakmış gibi, dağ taş ağır silahlarla dolduruldu, üstelik de, hiçbir tehdit olmamasına karşın…
Aynı saldırgan tutum ve sürekli sataşma histerisini Yunanistan da eş zamanlı olarak devam ettiriyor…
Üstelik de, değil bütün Trodosları ve Ege adalarını, bütün Kıbrıs’ı ve Yunanistan’ı silah doldursalar, Türkiye gibi bir ülkenin silahlı kuvvetleriyle, özellikle de kara savaşı tecrübesine sahip kara kuvvetleriyle baş edilmesinin mümkün olmadığını bile bile…
Doğu Akdeniz coğrafyasında herhangi bir ülke Türkiye’ye karşı hava veya deniz üstünlüğü sağlayabilse bile, çatışmalarda işi bitiren kara kuvvetleridir ve kara kuvvetleri konusunda 45 yıldır sürekli çatışma ve operasyon halinde olan, parmağını şaklatsa birkaç gün içinde en az beş milyon askeri silah altına alabilecek kapasiteye sahip bir TSK ile başa çıkabilmeleri imkansızdır…
Bunu bile bile kaşınmak, sürekli meydan okumak, akıl tutulması değilse, nedir?
Rum tarafı akıl almaz bir sorumsuzlukla silahlanıp, Türkiye’ye meydan okuyor; Suriye’de PKK artıkları ve ABD-AB ikilisi tarafından desteklenen, insanlık tarihinin gördüğü en vahşi ciasal/siyasal İslam temsilcisi terör örgütü ortaklığında kukla bir hükümet kurduruldu; İran’daki ciasal molla rejiminin elebaşları ABD-İsrail saldırısıyla yok edildi, bu yapay kriz sırasında uçuşa geçen petrol fiyatları sayesinde ABD enerji şirketleri ceplerini tıka basa doldurdu; İsrail Gazze’de 7 Ekim saldırısıyla kendisine bahane yaratan Hamas’ı ezip eledi, bu arada en az 70 bin Filistinli öldü, şimdi ise Hamas yelkenleri indirdi, siyasi kanadı kendi kendisini feshetti, siyasi yetkiyi FKÖ artıklarına devredeceğini açıkladı, Filistinliler için “biz bu dayağı niye yedik” diye sorgulama dönemi başladı ama sorgulayamayacaklar, Filistin’de sorun devam edecek; Lübnan’da hem İran hem de ABD’deki Rum-Yunan-Ermeni lobisi tarafından desteklenen Hizbullah köşeye sıkıştı, İsrail tarafından fena halde dövülüyor; aslında 26 Şubat 2025’de ABD Senatosu’nda Gregg Roman’ın yaptığı konuşma bölgede dönen bütün tezgahları, ABD’nin ciasal/siyasal/İslami terör örgütleriyle olan doğrudan ilişkilerini ve finansal bağlarını en açık ayrıntısına kadar izah ediyordu, ama ABD Senatosu’ndaki senatörler hariç, dünya itiraf niteliğindeki bu konuşmayı ve sonrasında Senato’ya verilen rapordaki detayları umursamadı bile…
AKP iktidarı İsrail ile ters düştüğü günden beridir Yahudi lobisi tarihinde ilk kez Rum-Yunan-Ermeni lobisi ile işbirliğine girişti, Türkiye’ye karşı cephe aldı, böylece Türkiye AB, RYE lobisi ve Yahudi lobisi arasında sıkışıp kaldı… Çevresi de ciasal/siyasal terör örgütleriyle sarıldı.
Tam da bu ortamda, doğu Akdeniz coğrafyası yeniden şekillenirken, Kıbrıs’ın NATO’ya sokulması ve NATO güçlerinin Kıbrıs’a doldurulması da gündeme geldi, aynı anda da Ankara’da bir NATO zirvesi peydahlandı…
Ne büyük bir tesadüf!!!
AKP iktidarı her sene farklı bir üye ülkede yapılan sıradan bir NATO toplantısını sanki ilk kez yapılıyormuş da Türkiye’de yapılması kararlaştırılmış gibi bir havayla pazarlamaya, kendi payına bir zafer gösterisine dönüştürmeye çalıştı, Mehter Takımı tarafından karşılanan bazı devlet başkanları ufak ufak şoklarını yaşadı…
Son 15 yıldır bölgemizdeki nihai hedeflerden birinin önce Kıbrıs’ın, sonra da İsrail’in NATO’ya sokulması ve Türkiye’nin siyasi ve askeri gücünün bölgede tamamen etkisizleştirilmesi, zayıflatılması olduğunu sayısız kez dile getirdim… Görünen köy kılavuz istemez… Elbette, bakan kör değilseniz!!!
Esamesi Rahip Brunson kadar okunan AKP iktidarı BOP eş başkanlığıyla, NATO’ya ev sahipliğiyle övünerek havanda su döve dursun, plan tıkır tıkır işliyor…
Neticede, tarih tekerrürden ibarettir ve istediği kadar NATO’ya ev sahipliği yapsın, istediği kadar duvarlara badana boya yapsın, AKP’nin rüştü ve esamesi Rahip Brunson’un okuyup üflediği kadardır…
Netice itibarıyle, bu toplantı sonrasında Kıbrıs sorunu jet hızıyla hareketlenecek, muhtemelen şımarıklıkta artık sınır tanımayan Rum tarafının keyfi doğrultusunda doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları paylaşımı ve toprak tavizi masaya sürülecek, Kıbrıs’ın NATO’ya üyelik süreci tek taraflı olarak başlatılacak, ki yukardaki BM kararlarına ve sonuçlarına baktığınızda, bunu yapmamaları için hiçbir engel yoktur…
Toplum mühendisliği sayesinde bizi bizden iyi tanıyan “üst akıl”, Kıbrıslı Türkler için de “maddi” çıkarları ön plana çıkarıp, Kıbrıslı Türklerin ayak sürümesini engellemek için milletin ağzına bir parmak bal çalacak…
Yeni Türkiye’nin bizi getirdiği durum budur işte!!!
25 sene önce bir de “Eski bir Türkiye” vardı…
O eski Türkiye’de Anadolu’yu işgal eden ve Türk milletini tarihten silmeye odaklanan emperyalistleri ve ordularının tümünü Anadolu’dan süpürüp atan Türk milletinin Milli Kurtuluş Savaşı’nı yok saymaya, tarihten silmeye çalışan, ikide bir gündem değiştirmek ve softa şaşırtması yapmak için ayak oyunlarıyla uğraşan bir ahlaksızlar, işgüzarlar çetesi yoktu, atılan her bir tokata balyoz gibi bir yumrukla karşılık verenler vardı…
Lafı yine fazla uzattık, bitirmeden önce yakın tarihin derinliklerinde kalan birkaç “eski Türkiye” olayını da hatırlattıktan sonra, bugünkü defteri kapatalım…
2003, ABD Irak’ı işgale kalkıştı. Türkiye üzerinden 60 binden fazla askerini Kuzey Irak’a sokmak istedi. Erdoğan’ın Başbakan olduğu hükümet 1 Mart 2003 Tezkeresi olarak anılan bu tezkereyi TBMM’ye getirdi…
CHP ve Abdullah Gül’ün yönlendirdiği bir kısım AKPli vekil bu talebi reddetti. Ama, ABD durmadı, yine bildiğini yaptı, havadan ve başka taraflardan karadan Irak’a girdi.
4 Temmuz 2003, Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de konuşlu özel kuvvetlere bağlı 11 subay ve astsubayımız 150 Amerikan askeri ve kuyruklarına takılı peşmergeler tarafından kuşatıldı. Genel Kurmay’dan gelen emir çatışmaya girilmemesi, direnilmemesi ve teslim olunması yönündeydi. Peşmergelerin arasında Talabani’nin oğlu Bafel Talabani de bulunuyordu, kuşatmayı ve 11 askerimizin esir alınışını videoya çekip, tüm dünyaya servis etti. Bu olay, Ekim 1992’de ABD’nin Muavenet zırhlımızı iki Sea Sparrow füzesiyle kasten vurmasından ve beş subayımızı şehit etmesinden sonraki en büyük alçaklık ve kalleşlikti…
Çuval olayında muhalefette bulunan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal derhal ABD’ye bir nota verilmesini talep etti, AKP Genel Başkanı ve Başbakan olan Erdoğan “Ne notası veriyorsun, müzik notası mı?” diye karşılık vermesi tarihe geçti…
9 Aralık 2004, Türkiye’deki en üst düzey ABD askeri temsilciliği olan Savunma İşbirliği Ofisi (ODC) komutanlığına atanan havacı Tümgeneral Peter Sutton Ankara’ya geldi… Sutton’ı korumakla görevli TSK mensuplarından birinin makineli tabancası “yanlışlıkla” patladı, mermilerden biri Sutton’u topuğundan vurdu, olay kayıtlara kaza olarak, dünya basınına da “Türk usulü ceza” olarak geçti…
Bir hafta sonra, 17 Aralık 2004 tarihinde Bağdat büyükelçiliğindeki görev yerlerine giden beş Türk özel harekat polisi Musul’da Amerikan üssü bölgesinde pusuya düşürüldü ve çapraz ateşle adeta parça parça edilerek öldürüldü… Saldırının failleri bulunamadı.
Birkaç gün sonra, 21 Aralık 2004 tarihinde Musul’daki ABD üssüne yoğun bir havan ve roket saldırısı düzenlendi, 24 asker öldü, 64 asker yaralandı, yaralılardan da sonradan ölenler oldu… Bu saldırı Ortadoğu bölgesinde tek bir olayda ABD kuvvetlerinin en fazla kayıp verdiği saldırı olarak kayıtlara geçti, saldırının failleri bulunamadı, olayı sözde adı olup, cismi olup olmadığı belirsiz, uydurma bir cihatçı örgüt üstlendi…
21 Aralık olayından sonra Türk silahlı kuvvetlerine karşı doğrudan veya dolaylı ABD “bağlantılı” silahlı saldırılar bir anda ip gibi kesiliverdi… (Eski Türkiye ile ölümcül danslara girişmek öyle çok da akıllıca bir iş değilmiş meğer!!!)
Sonrası malum; Suriye’de PKK’nın uzantısı PYD’nin ve sayısız ciasal İslam icadı fanatik terör örgütünün kurulması, PKK’ya her türlü eğit-donat ve istihbarat desteğinin devam ettirilmesi; ciasal taktiklerle, kumpaslarla, entrikalarla yüz yıldır batı emperyalizminin doğu Akdeniz coğrafyasındaki en büyük rakip ve düşman olarak gördüğü TSK’nın çökertilmesi; ciasal İslam ürünü Fetoşlar tayfasının TSK’ya, polise ve AKP iktidarı yoluyla siyaseten devletin tüm kılcal damarlarına sokulması, Türkiye’nin içine milyonlarca Suriyeli ve Afganlının mülteci kılığında sokulması, ciasal islamın olmazsa olmazı tarikatların ve cemaatların örümcek ağı gibi ülkenin her köşesine yayılması, devletin kılcal damarlarına kadar sızması; ekonomik, siyasi ve sosyo-kültürel olarak dehşetli bir çöküş, Türkiye’nin yanıbaşında ciasal İslam aparatı ve PKK artığı teröristlerden bir hükümet kurdurulması… Ve, sanki bunların hiçbiri olmamış gibi, sanki bu işlerde NATO’nun elebaşlarının hiç rolü yokmuş gibi, Ankara’da bir “NATO şov!!!”… Şov da şov olsaydı bari!!!
Sırada ne mi var? “Ama sen bunu yanlış anladın evlat!” filminin ikinci bölümü var!...
Tam bir hafta sonra başlıyor, sinemalarda değil, yaşayarak izleyin…