Hayatımın tek bir gününün bile insanın huzurunu bozmayan bir haber duymadan geçtiğini hatırlamam…

İşin kötüsü, her geçen gün daha da kötüye gidiyoruz.

Üstelik de, akıl koyacağımıza, toplumsal olarak muzdarip olduğumuz balık hafızalı olma hastalığımız yüzünden beterin beterine doğru sürükleniyoruz.

1999, İstanbul-Gölcük depreminde resmi kayıtlara göre 17480 kişi hayatını kaybetmişti…

O zamanlar konuyu yakından takip eden, devletin de yetkili ve etkili makamlarından birinde görev yapan bir tanıdık ise bana “45 saniyede 45 bin kaybımız var, olan budur.” demişti…

7,4’lük deprem Marmara bölgesinde büyük bir yıkıma yol açmış, onbinlerce bina yerle bir olmuş, yaklaşık 70 bin bağımsız konut anında yerle bir olmuş, yaşadıkları evler onbinlerce insana mezar olmuştu…

Bu felaket Türkiye’nin yapı güvenliği ve afet bilinci konularındaki eksikliklerini, yetersizliklerini, binaların binbir sahtekarlıkla yapıldığını bir kez daha gözler önüne sermişti.

Gelin görün ki, bu dehşetli katliamın iki tür sorumlusu vardı; o çürük binaları yapanlar ve devlet kanadında, yani idarede, yapılmasına göz yumanlar…

Yargı sistemi de sonradan bunlara katıldı, ve hesap sormada feci şekilde çuvalladı, gerek o çürük binaları yapanlar, gerekse idarede bu ahlaksızlığa göz yumanlar, ortak olanlar insani adaletten paçayı sıyırdılar…

Hatırladığım kadarıyla, bir tek Veli Göçer isimli müteahhit 18 yıl ceza almış, o da 7 sene yattıktan sonra tahliye edilmiş, geriye kalan iki binden fazla davanın çoğu düşmüş, ufak tefek ceza alan ve cezaları da para cezasına çevrilen birkaç kişi hariç, bu felaketin sorumluları ellerini kollarını sallaya sallaya sokakta gezmeye devam etmişlerdi…

Cezasızlık algısı ahlaksızlığı, ahlaksızlık akıl almaz bir kötülüğü körüklemiş, sonraki yirmi yıl içinde koskoca Türkiye’nin yarısından fazlası binbir sahtekarlık ve ahlaksızlıkla yapılan kaçak, göçek binalarla dolmuştu…

Siyasiler de sırf koltuk ve siyasi rant uğruna bu ahlaksızlığı devşirdiler, körüklediler, ve neticede, çıkardıkları aflarla teşvik ettiler…

Açık kaynaklar, Türkiye’deki 20 milyondan fazla binanın üçte ikisinin kaçak, ruhsatsız, imar mevzuatına uygun olmayan yapılardan oluştuğunu gözler önüne sermektedir…

Nitekim, 6 Şubat felaketi de bu gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi, saniyeler içinde 11 şehirde 40 bine yakın bina yerle bir oldu, 14 bininde hiçbir hayat belirtisi bulunamadı, 26 bininde kısmen hayat belirtisi bulunabildi, devlet müdahale etmekte resmen çuvalladı, ne olduğunu anlayıp da harekete geçene kadar insani kayıplar misliyle arttı…

Bütün bu felaketler önce ahlak, sonra insanlık, en son da bunları korumakla yükümlü olan insani adalet öldüğü, kokuştuğu için oldu…

Ahlaksızlık o kadar ileri gitti ki, zırcahil tayfası tarafından depremin suçu Tanrı’ya atıldı, “Rabbimiz öyle istedi” bile dendi…

Sanki da,Tanrı bu insanoğlu müsveddelerine “içinde insanların yaşayacağı binaları, evleri yaparken her türlü ahlaksızlıkla, sahtekarlıkla, vicdansızlıkla yapın, o kadar ahlaksız ve sahtekar olun ki rantınız uğruna insanları göz göre göre, bile bile öldürün, katledin!” demişti!

Başta Hatay, Adıyaman ve Gaziantep olmak üzere, perişan olan illerde, çocuklarımız, öğrencilerimiz, çok yakın arkadaşlarımız ve ta üniversite yıllarımızdan tanıdığımız can dostlarımız dahil, sayısız insan ölmüştü…

Anında yıkılan ve 14 bininde hiçbir hayat belirtisi bulunamayan 40 bin binada güya da 53 bin kişi ölmüştü…

Gün ağardığında, ortaya çıkan akıl almaz boyuttaki dehşetli manzaraya bakıldığında, bütün dünya bu rakamın kocaman bir yalandan ibaret olduğunu, gerçek kayıp sayısının misli misli çok daha fazla olduğunu anlamıştı!!!

Sıra suçluların yargılanmasına geldiğinde, devletin yargısı yine çuvalladı, hem de feci şekilde çuvalladı, Gölcük depremi sırasında yaşanan göstermelik yargı tiyatrosu bir kez daha yaşandı, katiller sürüsü göstermelik cezalarla adeta ödüllendirildi…

Halbuki, yapılanların ne sonucu ortadaydı; ahlaksızlıkla, sahtekarlıkla, vicdansızlıkla, sorumsuzlukla, rant hırsıyla insanlık katledilmişti… Kimlerin katlettiği de çok açık ve seçik şekilde belliydi… Ama, insani suçlar ve hatalar bir ikincil plana itildi, felaketin esas suçlusu olarak “deprem ve Tanrı’nın biçtiği kader” gösterildi!!!

Ardından, Bolu Kartalkaya’da Grand Kartal Hotel faciası meydana geldi, tek bir kişinin bile burnu kanamadan atlatılacak bir vaka, akıl almaz bir faciaya dönüştü, 78 kişi yanarak, dumandan boğularak can verdi… Bu katliamın da tek sebebi kötü yönetim, ahlaksızlıklık, sahtekarlık ve beceriksizlikti… Otel, devletin ilgili bakanlığının kontrolündeydi ve güvenlik denetimleri tamamen savsaklanmıştı, yangın başlayınca da tam bir ölüm tuzağına dönüşmüştü…

Bunlardan önce, 2021 yılında Karadeniz’de meydana gelen ve geleceği de aslında belli olan sel felaketinde 97 kişi ölmüştü… Yapılar dere yataklarının içinde, su yollarının üzerindeydi… Doğa yoluna çıkanlardan intikamını feci şekilde almıştı… Devlet yine üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemiş, dere yataklarında, su yollarının içinde kaçak göçek yapılaşmalara göz yummuştu…

Yine aynı yıl, Ege bölgesinde Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük orman yangınları insan eliyle çıkarılmış, Ege bölgesi iki ay boyunca cayır cayır yanmış, can kayıpları da yaşanmıştı…

2024’de İstanbul’da bir gece kulübünde çıkan yangında 29 işçi ve çalışan yanarak, dumandan zehirlenerek hayatını kaybetmişti, itfaiye çarpık yapılaşmadan dolayı zamanında bölgeye intikal edememiş, müdahale edememişti…

2022 ve 2024 yıllarında meydana gelen Amasra ve İliç maden facialarında toplam 51 işçi hayatını kaybetmişti…

Öncesine gitmiyorum, süreyi kısaltıyorum, son beş yılda, tümü de insani hatalardan, tedbirsizlikten, sorumsuzluktan, ve en kötüsü de ahlaksızlıktan ve cehaletten kaynaklı daha birçok irili ufaklı facia meydana gelmiş, akıl almaz boyutta insanımız boşu boşuna hayatını kaybetmiştir.

En son olarak, 1974’den sonra, 30 Ağustos 2026 tarihinde, Kıbrıs Türk toplumunun kendi ülke sınırları içinde yaşadığı en büyük facia ve felaket göz göre göre, ve hatta olacağı bile bile yaşanmıştır.

Çoktan hurdaya çıkarılması gereken, her şekilde sakatlanmış, yıllarca atıl vaziyette kalmış, kimse tarafından alınıp da kullanıma sokulmamış, demirli olduğu limanda tuvalet ihtiyacı için kullanılmış, bakımsızlıktan erimiş, çürümüş bir gemi müsveddesi makyajlandıktan sonra bir şekilde sorma gir/sorma çık hanına çevrilen KKTC’ye getirilmiş; sağlam bir denetlemeden geçseydi verilmemesi gerekirken, bir şekilde Ulaştırma Bakanlığı’nın ilgili birimi olan Limanlar Dairesi tarafından kullanım izni verilmiş; kullanım iznine göre de hiçbir şekilde açık denizde kullanılmaması gerekirken, verilen izni sadece KKTC limanları arasında ve sadece 50 deniz miline kadar seyahat etmekle sınırlıyken (Girne-Taşucu arası en az 65 deniz mili); denizdeki dalga boyu üç metreyi bulduğunda kesinlikle kullanılmaması gerekirken, ki Akdeniz’de normal bir havada bile açık denizde dalga boyu üç metreyi rahat bulur; Tanrı bilir hangi tür alavera dalavera ile yolcu gemisi diye kullanıma sokulmuş, açık denizde ve maksimum ulaşım mesafesinin dışında kullanımına göz yumulmuş; adeta kelle koltukta, kamikaze usulü Mersin/Taşucu ile Girne arasında resmen bata-çıka gidip gelmiş; bu işgüzarlığa Türkiye’deki liman yönetimi de göz yummuş ve kaçınılmaz felaket göz göre göre, bile bile gelmiş…

Bu facia yaşanınca ortaya çıktı ki kıdemli kaptan ve baş mühendisten oluşan KKTC Limanlar Denetleme Komitesi son dört yıldır işlevsiz haldeymiş, gemileri denetleyen kurul ve bu kurula bağlı şahıslar ortada yokmuş… Kurulun yokluğunda da bu gemi müsveddesi 2024 yılında KKTC’ye getirilmiş, Türkiye ile Kıbrıs arasında yolcu taşıma amaçlı kullanılmış…

Girne limanından çıktıktan kısa süre sonra ön tarafından su almaya başlayınca, yolcuların uyarılarına kulak tıkayan, yolcuları yolcu kabinine kilitleten, gemi olduğu yere çakılınca SOS veya acil yardım çağrısı vermeyen, gemi müsveddesini olduğu yerde durduracağı veya önden su almasını engellemek için geri geri götüreceği yerde, su aldığı taraftan öne doğru sürerek, yönünü limana çevirmeye çalışan, bu şekilde de geminin batışını jet hızına çıkaran ve gemi batmaya başlayınca da hiçbir acil durum prosedürünü uygulamayan, yolcuları kaderine terk ederek gemiyi ilk terk eden olan kaptan (müsveddesinin) kaptanlık yetkisi de resmen çakmasından çıktı, bu da felaketin cabası…

Gemi tayfası desen, tamamı toplama tayfası…

Görünüşe göre, bu toplama tayfasının içinde facianın en başından itibaren işini düzgün yapmaya çalışan tek şahıs da ikinci kaptan olan kadın… O da sözünü dinletemediği için bu felaketin bir parçası oldu, kaçınılmaz olarak.

Büyük bir şans eseri sahilden sadece birkaç kilometre açıkta meydana gelen bu faciayı ilk fark eden sahildeki tecrübeli sivil denizcilerden Fırat Gencer olmuş, hemen durumla ilgili Sahil Güvenlik uyarılmış, bölgedeki bütün sivil denizciler alarma geçirilmiş, sivil denizcilerin yardımıyla hemen kurtarma faaliyeti başlatılmış ve çok daha büyük bir facianın önüne geçilmiştir…

Gemideki yolcuların büyük bir kısmı kaza noktasına akın eden sivil denizcilerin gayretleriyle kurtarılmış, ancak plansız ve kontrolsüz yapılan kurtarma faaliyeti sırasında gemide sıkışıp kalan yolculara müdahale edilememiş, maalesef ki bu insanlar gemi batmadan önce kurtarılamamış, batan gemiyle birlikte denizin derinliklerine gömülmüşlerdir…

İşin en kötü tarafı, bu gemi müsveddesi tamamen batmadan önce en az iki saat suyun yüzünde, denize yarı gömülü vaziyette kalmıştır ve bu süre zarfında gemi içinde mahsur kalanları kurtarabilmek için yapılabilecek acil müdahale faaliyetleri de yapılmamıştır.

Yolcuların çektiği videolarda bazı yolcuların aşağıda mahsur kalanları kurtarmak için gemi pencerelerini kırmaya çalıştıkları ve başaramadıkları görülmüştür, bir videoda ise, aralarında iki de çocuğun bulunduğu yaklaşık 15 kişilik bir grup dar bir alanda sıkışık halde görülmüş, yukarı çıkmaya çalıştıkları halde kimsenin onlara yardım etmediği, etmeyi akıl etmediği de kayda geçmiştir… Bugüne kadar ulaşılamayan kayıplar da muhtemelen bu talihsiz insanlardır…

Kurtarma faaliyetini yönetecek, adım adım acil durum prosedürünü uygulayacak ve uygulatacak tek bir tane bile aklı başında, bilinçli bir insan orada olmuş olsaydı, muhtemelen bütün yolcular tek bir can kaybı da olmadan kurtarılabilecekti…

Ancak, baştan sonra rant hırsı, sorumsuzluklar, beceriksizlikler, işgüzarlıklar, sahtekarlıklar silsilesiyle dolu olan bu süreç kaçınılmaz sona doğru evrildi, aklımızın almadığı bir felakete sebep oldu, en az 28 insanımızı göz göre göre kaybettik.

Bu gemi müsveddesi verilen kullanım iznine aykırı olarak kullanılmasaydı, hem KKTC ayağında hem de Türkiye ayağında iznine aykırı olarak kullanımına izin verilmeseydi, göz yumulmasaydı, bu felaket de yaşanmayacaktı…

Bu faciadan sonra adeta ipe un seren, kaptanı, gemi müsveddesini ve firmayı savunma derdine düşen Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı toplumsal tepkilerin odağına oturdu, ardından da Başbakan Ünal Üstel tarafından görevinden alındı…

Arıklı buna fena içerledi, kameraların önüne geçti, adeta 32 dişini göstererek gülücükler saçtı ve hükümetten çekilmek için aradığı fırsatı bulduğunu, hükümetten çekildiklerini açıkladı… Kameraların önündeki söylemleri, hal ve tavrı ile kendi kendisini adeta silip süpürdü…

Kendisini ciddi bir insan olarak bilirdim, maalesef ki yanılmışım!

Herşeyin herkesin gözünün içine içine sokularak yaşanan bir süreçte, tepeden tırnağa kadar Ulaştırma Bakanlığı yetkilileri, firma sahipleri ve kaptan dahil, hiç kimse kendi sorumsuzlukları, işgüzarlıkları sebebiyle göz göre göre gelen bir faciada parmağının arkasına saklanamaz, hikaye okuyamaz, bahane üretemez, sorumluluktan kaçamaz.

6 Şubat felaketinden ve bu felaketin bir parçası olan İsias otel müsveddesi felaketinden sonra böyle bir faciayı daha, üstelik de kendi ülkemizde göz göre göre yaşamak, hiçbir şekilde kabul edilemez…

İnsanların önce parası alınmış, sonra bir ölüm tuzağının içine sokulmuşlar, sonra da canları alınmıştır!... İşin özeti budur.

Bu facianın hemen ardından da, deniz ulaşımı durunca, uçak biletlerinin fiyatları akıl almaz bir şekilde yükselmiş, üç kuruşluk uçak bileti beş katına, on katına çıkarılmış, fırsatçılığın daniskası yapılmıştır… Bu da başka bir ahlaksızlık ve işgüzarlık örneği olarak tarihe geçmiştir…

Filo Jet faciasına kadar yaşanan süreçte, önce ahlak ölmüş, sonra insanlık ölmüş, en son da insani adalet ölmüştür…

Adalet ve ceza korkusu olmayınca da, göz göre göre bir felaket daha yaşanmıştır…

Şimdi KKTC adalet sistemini Kıbrıs tarihine geçecek bir sınav bekliyor!

KKTC’deki bilinçli ihmallerden ve kasıtlardan kaynaklanan ve ölümle neticelenen suçlara karşı Türkiye’deki gibi, özellikle deprem davalarında gördüğümüz tarzda, bahanelere uydurulan, ipe un serilen, mağduru değil de suçlunun suçunu hafifletmeye odaklanan, duruma göre kılıktan kılığa giren, suçun vahimiyetini Tanrı’ya ve kadere yükleyen, sorumlulukları sulandıran, yargı ve ceza süreçlerini “iyi hal” gibi bahanelerle keyfileştiren, günün sonunda da akıl almaz bahanelerle cezayı hafifleten, gündemden düşüren, aklayan, zaman aşımına uğratan bir hukuksal zemin ve anlayış yoktur…

İyi ki de yoktur… Suçun sabit olduğu yerde ceza da suçun hangi bilinçle işlendiğine ve ağırlığına göre sabittir ve KKTC yargısı bu konularda çoğu yargı sisteminden daha tutarlıdır.

Filo Jet faciasında şu ana kadar bir sahtekarlıklar, işgüzarlıklar, beceriksizlikler ve sorumsuzluklar silsilesinin neticesinde en az 28 insanımızı kaybettik…

E, buna da uzaktan yakından sebep olanların ve göz yumanların da vereceği ağır bir hesap elbette olacaktır, olmalıdır da…

Aksi takdirde, 1999’dan bugüne kadar yaşana süreçte göz göre göre olduğu gibi, sırf rant, işgüzarlık, sorumsuzluk ve ahlaksızlıklar silsilesiyle insanlık katledilmeye devam edecektir…