Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı’nın, ABD’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne yönelik silah ambargosunu kaldırma kararını 2027 yılına kadar uzatmasına gösterdiği tepki, adadaki dengelerin nereye evrildiğini bir kez daha gözler önüne serdi. İlk bakışta yalnızca diplomatik bir itiraz gibi duran bu açıklama, aslında Doğu Akdeniz üzerinde uzun yıllardır adım adım örülen planların yeni bir aşamasına işaret ediyor. Zaten yıllardır Rum tarafı lehine tek taraflı işletilen siyasi ve askeri imtiyazlara bir yenisinin eklenmesi, bölgedeki kırılgan dengeyi daha da bozmaya ve adadaki çözümsüzlüğü derinleştirmeye yönelik tehlikeli bir adımdır.
Bu tabloyu doğru okumak için tarihin sayfalarını biraz geriye sarmak ve benzer dönemlerde nelerin yaşandığına bakmak gerekir. Türkiye, 1964 yılındaki meşhur Johnson Mektubu ile başlayıp 1974 Barış Harekâtı sonrasında üç yıl boyunca uygulanan yaptırımlarla karşılaştığında da benzer bir baskı ortamı oluşturulmak istenmişti. O dönemde Türkiye’ye yedek parça ve teçhizat akışını keserek geri adım attıracağını düşünenler, tam aksine Türk savunma sanayisinin kendi ayakları üzerinde doğmasına sebep olmuştu. Bugün de aynı anlayış, adanın güneyini askeri teçhizatla donatarak Doğu Akdeniz’deki dengeleri tek taraflı değiştirme ve istikrarsızlığı besleme hevesine kapılmış durumdadır.
Nitekim küresel siyasete baktığımızda bu durumun dünyada da pek çok somut örneği bulunmaktadır. Uzak Doğu’da Tayvan’a yapılan yoğun silah satışları bölgede denge kurmak yerine gerilimi sürekli tırmandırmakta; benzer şekilde Doğu Avrupa’da Ukrayna hattına yapılan tek taraflı askeri yığınaklar diplomasi zeminini aşındırarak büyük bir çatışmanın önünü açmıştır. Yine Kafkasya’da Batılı güçlerin Ermenistan’ı tek taraflı olarak silahlandırma ve cesaretlendirme girişimleri, Azerbaycan ile yürütülen kalıcı barış arayışlarını sekteye uğratmaktan başka bir sonuç vermemektedir. Dünyanın hangi köşesine bakarsanız bakın; ihtilaflı bir coğrafyada taraflardan yalnızca birini askeri olarak tahkim etmek hiçbir zaman barış getirmemiş, tam aksine diyalog zeminini dinamitlemiştir.
Ne var ki sahadaki gerçekler, masa başında alınan kararlardan çok farklı işlemektedir. Günümüz dünyasında güç dengesi artık yalnızca kâğıt üzerindeki metinlerle ya da bir bölgeye yığılan klasik teçhizatla kurulmuyor; doğrudan yerli üretim kabiliyeti, teknolojik üstünlük ve sahadaki kararlılıkla belirleniyor. Güney Kıbrıs’a tanınan bu silahlanma imkânı bölgede barışa hizmet etmek yerine sadece gerginliği beslerken, Türk tarafının kendi güvenliğini ve haklarını koruma refleksini daha da güçlendirmektedir.
Geçmişte uygulanan kısıtlamalar Türkiye’yi nasıl kendi kendine yeten güçlü bir devlet haline getirdiyse, bugün atılan bu tek taraflı adımlar da hem Türkiye’nin hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin haklı davasındaki kararlılığını pekiştirmekten başka bir sonuç doğurmayacaktır. Mavi Vatan’daki meşru haklarımız ve Kıbrıs Türkü’nün güvenliği, başka başkentlerde imzalanan süre uzatma kararlarıyla zayıflatılamaz; Akdeniz’de kalıcı huzurun yolu tek taraflı silahlanmayı teşvik etmekten değil, adadaki iki eşit devlet gerçeğini kabul etmekten geçer.