Her Ağustos geldiğinde, adettendir, hem Türk tarafındaki “utanmazlık abideleri” hem de Rum tarafındaki EOKA artıkları faaliyete geçerler, 1996’daki Derinya olaylarında ölen iki Rumu yerlere göklere sığdıramazlar, “zavallılar vahşice öldürüldüler” diye bağırırlar, Barış Harekatı’nı yerden yere vururlar, TSK’nın müdahalesini işgalin başladığı gün diye tanımlarlar…

Rum tarafındaki EOKA artıklarının yüzsüzlüğünü anlarım da, bizim tarafta adeta EOKA zihniyetiyle yüzsüzlük yarışına girenleri doğrusu pek anlayamam…

96’da sınırda, üstelik de en uç noktada, Akıncılar’da, askerlik görevimi yapıyordum…

Zibidi çetesinin sınırda yaptığı tahriğin haddi hesabı yoktu, öyle ki, Rum polisi bile bu zibidilerin elinden fena halde usanmıştı.

30 kadar motosikletli zibidi Larnaka-Lefkoşa anayolunda bir Rum polis özel harekat jeepini anayolun içinde sıkıştırdı… Polis aracı durdu, önce iki polis araçtan inip bu zibidi tayfasının önündekilerle tartıştı, tartışma büyüyünce araçtaki diğer dört polis de aşağı indi, birkaç dakika içinde bu serserilerin tümünü elektrikli coplarla yere serdi, hepsini de yolun içinde serili bıraktılar, çekip gittiler… Yerde serili serserilerin ve motorlarının yolu kapatmasından dolayı Lefkoşa’dan Larnaka’ya doğru kilometrelerce kuyruk oluştu…

Limya köyünün Akıncılara doğru çıkan üç yoluna emniyet tedbiri olarak sadece üç polis yerleştirildi, ikisi kadın, biri erkek, üçü de yerleştirildikleri yolda tek başınaydı… Rum polisi bu zibidilerin peşinde koşturdukları için muhtemelen adam sayıları yetersizdi…

Serserilerin içinden yaklaşık on kişilik bir grup koptu, Larnaka anayolundan saptı, Limya köyüne girdi, doğru bizim tepeye gelen yola saptı… Heriflerin görünüşleri Mad Max filmlerinden fırlamış manyaklardan farksızdı… Sıcaktan nefes alınır gibi değildi, kadın polis bir duvarın dibinde ufak bir gölgelik bulup, oraya çökmüştü… Bulunduğumuz tepeden her tarafı görebilen bir noktadaydık… Serserilerin dosdoğru onun bulunduğu yola girdiğini görünce, kadının dikkatini çekmek için önce güçlü bir şekilde üç kez düdük çaldım, kafasını kaldırıp bize doğru bakınca, İngilizce bağırarak kendisini uyardım. Kadın durumu anladı, ayağa kalktı, bir dakika geçmeden de serseri tayfasıyla karşı karşıya geldi… Belindeki copu çıkarıp, yolun tam ortasında durdu, geçişlerini engellemeye çalıştı… Ama niyetleri kötüydü, polisi tek başına görünce başlarındaki koca göbekli, sakallı, kafası bandanalı, korsan bozuntusu tipli tosuncuk şansını denemeye karar verdi, motorun egsozunu gümbürdetti, hareketlendirmeye çalıştı… Bu sefer düdüğü bir kez daha çaldım, en az 400 metre uzaktaydılar ama düdüğü duydular, kafalarını kaldırıp yukarı baktılar… Sınırın sıfır noktasındaki mevzinin üzerine çıktım, Tüfeğimi havaya kaldırıp, İngilizce birkaç kez “Daha ileri gelmeyin, geri gidin!” diye bağırdım…

Altımızda duran BG gözetleme kulesindeki Macar asker de kendi kampından yardım çağırdı, Macar askerler jet hızıyla olay yerine geldiler ve ara bölgede yerlerini aldılar. Buna rağmen serseri tayfası şanslarını denemeye devam ettiler, kadın polis de daha ileri gitmemeleri için elinden geleni yaptı, her türlü önlerini kesmeye çalıştı… Diğer iki yoldaki iki polis de kadın polisin elindeki küçük telsizden verdiği mesajdan bir şeyler olduğunu anlamışlardı ama tuttukları yolu bırakıp da arkadaşlarına yardıma gelemiyorlardı… Tam kadın polisi sağından solundan geçmek üzerelerken düdüğü bir kez daha var gücümle çaldım ve dikkatlerini yukarı çektim… Diz çöküp keskin nişancı tüfeğimin namlusunu öndeki korsan bozuntusunun dev motoruna nişanladım… Bu hareketim üzerine, aşağımızdaki altı Rum askeri de bana nişan aldı. Bunun üzerine, benim onbaşı da onların göremediği bir mevzideki atışa hazır ağır makineli tüfeği onlara çevirdi…

Rum polisi serserileri durdurmaya çalışıyor, altımızdaki askeri noktadaki askerler polise yardım etmek için kıllarını kıpırdatmıyor, silahlarını bana çeviriyor, ben de benim onbaşıya ilk ateşi açtıkları anda onları biçmesini söylüyorum!!!

Akıl mantık götürmeyen bir manzara, belasını arayan bir avuç megalomanyak yüzünden bir anda ortalık kan gölüne dönmek üzereydi!!!

Aşağıdaki genç kadın polis en az benim kadar öfkeliydi ve geri gitmeleri için bas bas bağırıyordu, ben de tepenin üzerinde geri gidin diye bağırıyordum… Ben geri gidin diye bağırdıkça korsan bozuntusu motorunu daha da gürletiyordu, bütün köyü inletiyordu… Motoruna bir kurşun yapıştırıp, aklını başına getirmemek için kendimi zor tutuyordum. Aşağıdan gelen küfürlerden etkilenen benim çocuklar da “Çavuşum şunun motoruna çak bir kurşun, aklı başına gelsin” diyordu...

Sınırın sıfır noktasının sadece birkaç metre ilerisinde duran serserinin çok kıymetli motorunu haşat etmeyi çok isterdim ama hem sınırı ihlal etmemişti, hem de temiz bir atış hattım yoktu… Serserinin tam önünde kadın polis duruyordu, en az yüz metre yüksekteydim ve eğimli bir hat üzerinde 400 metreden atılacak mermi nişan noktasından yukarı vuracaktı, o mesafede aşırı sıcaktan dolayı da artan barut basıncıyla vuruş noktası daha da yükselebilirdi, motoru vuracağım diye doğrudan tosuncuğun kendisini de vurabilirdim, ayrıca havadaki belirgin rüzgar da mermi yolunu etkileyip, başka bir noktada istenmeyen bir vuruşa sebep olabilirdi… Ancak sınırı geçtiği anda motoruna bir kurşun sıkmayı da kafama koymuştum…

Aşağıdan hiç durmadan küfürler geliyor, bazıları bize yumruklarını sallıyordu… Rum askerleri ise polise yardıma gideceğine, hala silahlarını bana çevirmiş durumdaydı.

Bereket versin ki Macar BG askerlerine destek olarak iki jeep dolusu adam daha geldi ve üç grup halinde, serserilerin tam önünde, ara bölge hattına yayıldılar, sayıları da en az 15 kişiyi buldu. Adamların hepsi de sağlam tiplerdi, iyi eğitilmiş askerlerdi, o çapulcuların kavga etmeyi göze alacağı tipler değillerdi… Serseri tayfası bunun üzerine geri bastı, defolup gittiler, Larnaka yoluna çıkıp, Larnaka’ya gittiler…

Kadın polis de gidip bir evin duvarının dibine çöktü, orada akşama kadar aç ve susuz vaziyette, az sonra Derinya’da olanlardan da habersiz bir şekilde, kendi başına bekledi… TVlerden izledikleri olaylar yüzünden köylüler korkuya kapılmıştı, evlerden hiç kimse çıkıp da kadına bir yudum su bile vermedi… Millet korkusundan evlerinin pancurlarını bile kapatmıştı, sokaklarda kedi, köpek bile yoktu… Kadın polisi almaya akşam üzeri bir polis arabası geldi, aldı ve gitti.

BG askerleri de akşama kadar sıcağın içinde altımızda yayılmış vaziyette beklediler.

Çok değil, serserilerin ayrılmasından sonra bir saat ya geçti, ya geçmedi, Sigma TV’den Derinya’daki olaylar sırasında Solomu denen serserinin ağzında sigarayla bayrak direğine tırmanırken bir kurşunla indirilişini ve ortalığın daha da karıştığını gördük ve anında alarm seviyesini en üst seviyeye çıkardık.

Rivayete göre o sırada KTBK komutanı olan rahmetli komutanımız Hasan Kundakçı Paşa Solomu’nun vurulması emrini vermişti, ama aslında öyle bir emir hiç verilmemişti.

Kundakçı Paşa’nın tek verdiği emir “İndirin şu iti aşağıya!” şeklinde olmuştu, zaten aksi de beklenemezdi… Kim olsa bu emri verirdi!

Kundakçı Paşa hem insan olarak hem de asker olarak her türlü sıkı ve prensipli bir adamdı, asla silahsız birini vurarak öldürtecek, öyle bir emri verecek bir adam değildi, ancak sinirler o kadar gergindi ve günler boyu süren tahrik de o kadar fazlaydı ki, birileri heyecana gelip, tetiğe bastı…

Ağzında sigarasıyla artistik peşinde koşan Solomu denen serseriyi boynundan vuran atışın da aslında boynuna değil, ağzını veya çenesini dağıtmak için atıldığı, herifin birkaç santimlik bir baş hareketiyle hedeflenen noktadan değil de boyun kısmından vurulduğu söylendi.

Normalde, sıcak çatışma ortamına giren iyi bir atıcı öldürmek için hareketli bir hedefin başına doğru ateş etmez, doğrudan daha geniş bir açı ve hedef teşkil eden gövdesine ateş eder… Ancak olan olmuştu, Solomu denen serseri bayrak direğinin dibinde serilip kaldı.

Ertesi gün öğleden sonra Kundakçı Paşa durumu değerlendirmek için yanımızdaydı, benden durumla ilgili bilgi aldı. Bu sırada bir gün önceki olayları yanındaki komutanlarla konuşurken, ki görünüşe göre hemen hepsi de oradaydı, her şey gayet açıktı, kesinlikle vurularak öldürme emri verilmemişti, ama derhal bayrak direğinden alaşağı edilmesi emri verilmişti…

Ancak sıcak çatışma ortamlarında “indirin” kelimesinin geçtiği bir cümle “vurun, vurarak etkisiz hale getirin” anlamına gelir, ve dahası, sinirlerin öylesine gerildiği bir ortamda, üstelik de tahrikkar bir şekilde kasten sınır ihlali yapılan bir ateşkes ortamında, soytarılık yapacak diye bayrak direğine tırmanmaya kalkışan birine çok da toleranslı davranılmaz… Ancak, çenesinden vurmak ve suratını dağıtmak için kafasın ateş etmek yerine, kıçından vurulsaydı, hem ölmeyecek, hem de hayat boyu kıçına kına yakmak zorunda kalacaktı…

Hasan Kundakçı Paşa ara ara görev yaptığımız tepeye gelirdi, olaylar başladığında da gözlem amaçlı ve doğrudan bilgi almak için daha sık gelmeye başlamıştı… Bize verdiği emir net ve açıktı; Silahlı saldırı yapılmadıkça ve hayati tehlike oluşturan bir durum ortaya çıkmadıkça, kesinlikle ateş edilmeyecekti… Silahsız serserilerin bulunduğumuz tepeye tırmanmaya çalışması durumunda, sopalarla karşılık verilecekti, ancak tehdit artarsa ve silah kullanımı gerekirse, mümkün olduğunca korkutma ve yaralama amaçlı silah kullanılacaktı… Kurşun bir kez namludan çıkıp da istenmeyen bir zarar verdiğinde, olanın ve ondan sonra olacakların geri dönüşü olmazdı, bunun tamamen bilincindeydik… Ancak, bize hedef gözetilerek ateş edilmesi durumunda ise tereddütsüz karşılık verilecekti… Kundakçı Paşa bir tehdit durumunda alınacak insiyatifi bana bırakmıştı.

O sıralarda bir ara, bize haber verilmeden, bir otobüs dolusu şortlu, terlikli, sandaletli, eli sopalı, bazılarının elinde döner bıçakları olan elli kadar “ithal” serseriyi bir otobüsle getirip, bizim tepenin batısındaki vadinin girişine, sınırdan eni topu 200 metre geriye bıraktılar… Bu hangi işgüzarın marifetiydi, öğrenemedik!!!... Görünüşe göre bizimle birlikte Derinya’daki gibi güya sınırı koruyacaklardı!!!... Bir anda sinirlerim tavan yaptı, hemen bölük komutanını aradım ve durumu bildirdim, sınıra yaklaşmaları durumunda bu toplama zibidilere de karşıdan gelecek zibidilere yapacağımızın aynısını yapacağımızı söyledim… Benim aramamla bu çapulcuların geldiklerinden haberi olan Bölük komutanımız hemen müdahale edip, bunları geri göndertti… Kısa süre sonra, bunların yerine başlarında bir üsteğmenle birlikte bir takım komando geldi, ani müdahale gücü olarak tam bir disiplin altında arka planda ve sessiz sedasız, günlerce bekledi.

Derinya olayları sırasında iki kez, başlarında öğretmenleri olmak üzere, yaşları 6-7 ile 18 arasında değişen okul çocukları tepenin altına kadar getirilip, bize bol bol küfürler ettirildi, taşlar atıldı, pantolonlar indirilip, müstehcen şovlar yapıldı, ancak hiçbir tepki göstermedik… Bizim yerimize iki kez Rum köylüleri gelenlere müdahale etti, öğretmenlerini azarlayıp, onları bölgeden uzaklaştırdılar… Bir tarafta megalomanyaklıkta sınır tanımayan, çocukları bile pisliklerine alet edenler vardı, diğer tarafta ise aklı selim davranmaya çalışanlar…

Netice; bayrak direğine tırmanan serserinin vurulması yaşanan olayların, akıl almaz boyuta ulaşan tahriklerin ve serseriliklerin doğal ve kaçınılmaz bir sonucuydu, onca tahrikten sonra er ya da geç film bir yerde ille de kopacaktı ve koptu da…

Bütün bu yaşananların tek sorumlusu, o sırada iktidarda olan Rum yönetimiydi… Rum polisi olayları engellemek istediyse de başarılı olamadı, böylesine geniş çaplı bir eyleme karşı sayıları apaçık yetersizdi ve günlerce sayısı 15 bini geçen motorlu serserilerin peşinden koşmaktan onlar da canlarından bezmişti… RMMO da kılını bile kıpırdatmadan, olanları seyrediyordu…

Şimdi filmi biraz daha geriye saralım;

1963 Aralık ayı sonunda EOKA çapulcularının başlattıkları olaylar neticesinde, tüm ada çapında, Yunanistan destekli en az 30 bin silahlı EOKA çapulcusunun 21 Aralık 1963 ile Mayıs 1964 arasında Kıbrıslı Türklerin yaşadığı köylere yaptığı sistematik saldırılar neticesinde en az 500 Türk öldürüldü, 111 köyün 103ü tamamen boşaltıldı, 500’den fazla Türk evi tamamen yakılıp yıkıldı, 4 bin kadar Türk evi kısmen tahribata uğradı ve yağmalandı, kullanılamaz hale geldi, bin kadar ev de kısmen tahrip edildi… Bu saldırılar neticesinde elli binden fazla Kıbrıslı Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı, adanın yüzde 3ünü oluşturan gettolarda sıkışıp kaldı… Bu durum 16 Ağustos 1974 tarihine kadar da böyle devam etti…

BM Genel Sekreteri U Thant’ın emriyle, BG gözlemcisi A. Ortega Mayıs-Temmuz ayları arasında tüm adayı havadan ve karadan gezerek, Türklere karşı yapılan dehşetli yıkımı ve vahşeti çok detaylı bir şekilde yazılan ve fotoğraflarla desteklenen 580 sayfalık bir raporla BM’ye bildirdi… Elbette bu rapor BM görevlilerinin görebildikleriydi, göremedikleri, eksik bıraktıkları da vardı… Yine de, mevcut haliyle, bu rapor Türklere karşı işlenen akıl almaz suçların, tarifsiz bir vahşetin, bir insanlık suçunun en açık göstergesiydi.

Ancak bu rapor hazırlanmadan önce, yangından mal kaçırırcasına,BM Güvenlik Konseyi tarafından 4 Mart 1964 tarihinde 186 sayılı karar alınmış, Rum tarafı Kıbrıs’ın resmi temsilcisi olarak tanınmıştı, hala da aynı karar yürürlüktedir…

1964-1974 arasında süreç aynen devam etti, sayısı 50 binlere varan silahlı Rum-Yunan çeteleri tarafından Kıbrıs’ın yüzde 3üne hapsedildi.

Yetmedi, 15 Temmuz 1974 tarihinde EOKA ve Yunan Alayı askerleri silahlı bir darbe ile Makarios’u devirmeye, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaya kalkıştılar… 15-18 Temmuz tarihleri arasında Limasol, Baf, Larnaka, Lefke ve başkent Lefkoşa’da darbecilerle darbeye karşı direnen Rumlar arasında çıkan çatışmalarda, çoğunluğu darbe karşıtı olmak üzere, 2 bine yakın Rum-Yunan acımasızca öldürüldü… Bu rakam, 11 yılda EOKA çapulcularının öldürdüğü Kıbrıslı Türklerin sayısından bile fazlaydı… Sadece Lefkoşa’da 15 Temmuz günü yapılan darbede ve arkasından gelişen süreçte yaşanan çatışmalarda öldürülenlerin sayısı 400’den fazlaydı, Lefkoşa sokakları ölülerle dolup taşmıştı.

EOKA çapulcuları tam anlamıyla kudurmuş katiller sürüsüydü ve kendi ırkdaşlarını da acımasızca katletmişlerdi…

Nitekim, 15 Temmuz darbesinden canını zor kurtaran Cumhurbaşkanı Makarios, 19 Temmuz günü BM Genel Kurulu’nda bir konuşma yaptı ve Yunan Cuntası tarafından desteklenen ve EOKA çapulcularını tarafından gerçekleştirilen darbeyi yerden yere vurdu, Türkiye’nin yapacağı müdahalenin de meşru zeminin oluştuğunu savundu…

Ve dahası, aynı çapulcular, Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 tarihinde başlattığı harekat süresince de ellerine geçirdikleri Kıbrıslı Türkleri çocuk, kadın, yaşlı demeden, olabilecek en vahşi ve acımasız şekilde katlettiler, toplu mezarlara doldurdular…

Ben bile küçük bir çocuk olarak ailemle birlikte iki kez doğrudan üzerimize açılan makineli tüfek ateşine maruz kaldım, etrafımıza düşen bombalardan ve makineli tüfek kurşun yağmurundan Tanrı’nın bir mucizesi olarak kurtulabildik, ama yakın çevremizde olanlardan bazıları bizim kadar şanslı değildi…

Rum tarafının en büyük siyasi partisi olan AKEL bile kendi resmi sayfasında bugün bile EOKA’nın ve Rum-Yunan faşistlerinin yediği haltları yerden yere vurur ve açık açık Kıbrıslı Türk sivilleri acımasızca katlettiklerini, Türkiye’nin adaya müdahale etmesi için her türlü zemini hazırladıklarını ifade eder…

Bütün bu veriler ve gerçekler elimizin altında dururken, Rum-Yunan ikilisi, kendilerine de barış ve demokrasi getiren Barış Harekatı’nı yerden yere vurmaya devam ediyor, olabilecek her türlü yalan, dolan, entrika, alavera, dalavera ile Kıbrıslı Türkleri ve Türkiye’yi sanık sandalyesine oturtmaya çalışıyor; tüm sürecin suçu kendilerine ait olmasına ve adada işlenen bütün insanlık ve savaş suçları da kendileri tarafından işlenmiş olmasına rağmen, hala yüzsüzce, arsızca, terbiyesizce sataşmaya devam ediyorlar, ve sanki Türkiye’nin askeri gücüne karşı çıkmaları mümkünmüş gibi, Kıbrıs’ın güneyini tepeden tırnağa yabancı askerlerle ve silahlarla dolduruyorlar…

Burada daha da acı olan şey şudur; Barış Harekatı’ndan sonra Kıbrıs’a gerçekten barış gelmesine rağmen, Kıbrıs Türk tarafı ve Türkiye haklı taraf olmasına ve elinde haklılığını savunacak her türlü veri de olmasına rağmen, bizi yöneten yöneticiler ve temsilciler tarafından haklılığımız yeterince savunulamıyor, hep savunmada kalıyoruz, karşı taraf ise, haksız olmasına rağmen, hep saldırıda kalıyor…

Kıbrıs’ı, Kıbrıslı Türkleri ve Rumları cehennemin içine çeken EOKA zihniyeti ise bugün hala o zihniyetten siyasi rant devşirme gaylesiyle Rum tarafındaki iktidar tarafından yaşatılıyor, azıdırılıyor…

Ve, tekrar Derinya’ya gelirsek; o günlerde yaşananlar da kesinlikle bu çürük, vicdansız, kokuşmuş zihniyetin eseriydi…

O günlerde ölen iki kişiye vah zavallılar diyen bu kokuşmuş zihniyetin ve bugünkü destekçilerinin acaba yukarda bahsettiğim, yine kendi eliyle katlettiği, tarihin karanlık sayfalarında kazınmış binlerce insan için de söyleyebileceği bir tek kelime var mı?

Daha da vahimi, bizim kendi içimizde Türkiye’yi işgalcilikle suçlayan, Derinya’da öldürülen iki serseriye vah zavallılar diyen, onca baldırı çıplak çapulcunun ne işi vardı Derinya’da diye sorgulamayan tetikçi, çürük zihniyetin EOKA çapulcularından ne farkı var?

Vah zavallılar diyeceğinize, rüzgar ekmeye kalkarsanız fırtınalarda biçilmenin kaçınılmaz sonuç olacağını idrak etmeye uğraşın… Ancak o zaman insanlığa ve Kıbrıs’ın geleceğine bir faydanız olacaktır…