Kıbrıs Sorunu, uluslararası ilişkiler literatürünün en konforlu ve bir o kadar da en statik kütüphanesidir. Yarım asırdır ezberlenmiş kavramlar, sınırları kalın çizgilerle çizilmiş tezler ve her masadan kalkıldığında tekrarlanan diplomatik söylemler... Ancak bugün, adanın kuzeyindeki liderlik parametrelerinin KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ekseninde yeniden şekillenmesi, Ankara’nın esnek ama geçişken olmayan diplomasi duruşu ve BM Genel Sekreteri António Guterres’in görev süreci tamamlanmadan kalıcı bir başarıya imza atma arzusu, ezberleri altüst eden yeni bir soruyu masanın tam ortasına bıraktı: Kıbrıs’ta iki devletli çözüm ile federasyon arasında, iki tarafın da reddedemeyeceği hibrit bir yönetim sistemi mi doğuyor?

2017’de Crans-Montana müzakere sürecinin neticesiz kalması, 1974’ten beri yürütülen "iki bölgeli, iki toplumlu klasik federasyon" modelinin de yapısal ömrünü tamamladığını göstermektedir. Türk tarafı, siyasi eşitliğin Rum yönetimi tarafından hiçbir zaman kurumsal bir refleks olarak sindirilemeyeceğini gördü ve haklı olarak "egemen eşitlik" ile "uluslararası eşit statü" zeminini tek oyun planı haline getirdi.

Ancak buradaki en büyük metodolojik hata, egemen eşitliğin sadece "iki ayrı bağımsız devlet ve mutlak ayrılık" olarak okunmasıydı. Oysa uluslararası hukuk ve anayasa teorileri bize gösterir ki egemenlik, yalnızca duvarlar örmek için değil, yetki paylaşımında kimsenin kimseye tabi olmayacağını tescillemek adına güçlü bir pazarlık kozu olarak da kullanılabilir.

Bugün masada yeni bir dinamik var. Sayın KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman’ın Kıbrıs Türk tarafı adına ortaya koyduğu 4 maddelik müzakere metodolojisi (siyasi eşitliğin önceden kabulü, ucu açık olmayan takvim, yakınlaşmaların teyidi ve masanın devrilmesi halinde statükoya dönülmeme güvencesi), aslında çözümsüzlüğü konfor alanı olarak kullanan Rum liderliğine karşı kurulmuş muazzam bir diplomatik kapandır.

Guterres liderliğindeki BM kulislerinde uzun süredir konuşulan "yaratıcı çözümler" (creative solutions) ifadesi, artık ete kemiğe bürünüyor. Geleneksel federasyonların merkezi hükümeti tahkim eden yapısı yerine; merkezi hükümetin yetkilerinin neredeyse sembolik düzeye indirildiği, dış politika ve AB ilişkileri gibi kısıtlı alanlar dışında tüm asli kurucu yetkilerin iki devlete bırakıldığı "Gevşek Federasyon" ya da daha net bir akademik tanımla "Merkezi Zayıf Ortaklık" modeli artık en gerçekçi alternatif haline gelmiştir.

Nitekim Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) en büyük endişesi de bu merkezi zayıf yapının bir sabah anayasal bir referandumla resmi bir konfederasyona, oradan da kademeli olarak iki kesin bağımsız devlete evrilmesi ihtimalidir. Tam da bu gerekçeyle, Avrupa Birliği ve Ada üzerinde egemenlik mücadelesi veren diğer küresel aktörler; Doğu Akdeniz’deki enerji jeopolitiğinin, deniz yetki alanlarının ve egemenlik krizlerinin NATO’nun güney kanadını etkisiz hale getirmesini engellemek adına bu "ara formüle" bir can simidi gibi sarılmaya hazırdır.

Günün sonunda kabullenilmesi gereken ortadaki net gerçek şudur: Kıbrıs’ta artık ne 1960’ın üniter anayasal modeline dönülebilir ne de Annan Planı döneminin federasyon tezleri yeniden hayata geçirilebilir. Önümüzdeki dönem; iki tarafın siyasi eşitliğini ve güvenlik kaygılarını, özellikle de Türkiye’nin garantörlük statüsünün devamını aynı onda karşılayacak, federasyon görünümlü fakat ruhu iki devletli olan yepyeni bir anayasal mimariyi doğuracaktır. Kıbrıs, uluslararası hukuka yeni bir devlet modeli armağan etmenin tam eşiğindedir. Masadaki soru artık "Federasyon mu, İki Devlet mi?" sorusu değildir; asıl soru, "Bu kaçınılmaz yeni ortaklık modelinde kurucu iradelerin sınırları ne kadar geniş olacak?" sorusudur.