Her zaman olduğu gibi çok değerli dostum ve çok önemli yazar arkadaşım İbrahim Erkan Manavoğlu, son iki kitabı ile yine bayağı bizleri hem geçmişe götürdü, hem düşündürdü.

Geçmişe giderken, onun yazmış olduğu son iki kitapta eminim siz de kendinizi bulacaksınız.

“Korona Günleri-Öyküler” birinci kitabıdır. Esasında böyle bir kitabının yayın aşamasındaki haber, doğrusu bu beni büyük bir merak duygusuna sürükledi, diyebilirim. Bugüne kadar herhangi bir yazardan duymadım, Korona günlerimizi kaleme aldığını. Eline sağlık değerli yazar dostum.

Limasol anılarının anlatıldığı kitap ise, “Tacın İncisi-Öyküler” adını taşıyor. Tüm öyküleri, geçmiş Limasol hayatını ve kişileri, hatta bazı olayları anlatıyor. İngiltere Kralicesi II. Elizabeth’in İngiliz üslerini ziyaretinde affedersiniz tuvalet takımlarını beraberinde getirmesi, insanları güldürüyor. Manavaoğlu bununla ilgili öyküsünü ironik ögelerle nakış gibi işlemiş ve kraliyet veya monarşinin verdiği azametlerle nasıl bir hayat yaşadıklarını anlatıyor.

Erkan Manavoğlu bütün anlatılarında dramaturjik olarak, pek çok kişiyi anlatırken, o anlatıda hem ironik ifadeleri, hem de tarihe mal olmuş ünlü roman ve hikaye kahramanlarını olayla bütünleştiriyor.

Erkan Manavoğlu’nun engin bir bilgi hazinesi vardır. Gerek edebi, gerekse tarihsel anlamda o bilgilerini tematik olarak öyküleri ile biçimlendirirken, olayın seyrini, kişilerin karakter özelliklerini gözler önüne seriyor. Kendi öykü ve romanlarımı kaleme alırken, Erkan Manavaoğlu’nun yaratmış olduğu veya tanımladığı karakterleri özellikleriylekendi romanlarımda kullanabileceğimi düşünüyorum. Bir yerde eserlerindeki karakterleri kullanma avantajı yakalıyorum.

Erkan Manavoğlu’nu “Kıbrıs’ın Orhan Pamuk’u” olarak nitelendirebilirim. Gerçekten tarz ve biçim olan Orhan Pamuk yapısına yakın anlatma özelliği vardır ki bu özellik, her yazara nasip olmaz. Sadece Orhan Pamuk tarzı, edebiyat ve roman, öykü yazmada, bazı okurlar için hayli soyuttur. Ama Manavoğlu’nun eserlerinde kısmi bir soyutluk vardır diyebilirim ki, bu da bana ve Manavoğlu’nun kitaplarını okuyanlara muazzam bir okuma zevki veriyor.

Yeniden Korona Günleri adlı kitabına dönecek olursak, bu eser gerçekten bizi o acı ve ölüm dolu günlere sürüklendiğini söyleyebilirim.

Yazar özellikle Türkiye’de yaşana korona günlerini, trajikomik yönleri ile anlatıyor ve anlatırken de ironiyi büyük bir ustalıkla kaleme alıyor. Korona günlerinde insanların evlere kapanması ile neler yapabileceklerini veya yapamayacaklarını da anlatıyor. O günleri anlatırken de idaredeki çarpıklıkları, çaresizlikleri, olası ölümleri ve daha da önemlisi, siyasetin bu acı dolu günlerde nasıl kullanıldığını hicvediyor.

Erken Manavoğlu Korona Günleri adlı kitabının arka kapağında o günleri şöyle tanımlıyor:

“Rüzgârda titreyen kamış gibi geçirdik salgını, öksürüklü, ateşli ve dumanlanmış ciğerlerle. Birer statik veriye dönüşen ölümlerimizi hatıralara koyarak, boş sokaklara yenilgimizin resmini çizdik. Onlar iç denizlerinde nefessiz çırpınırken, sevdiklerini dünya gözüyle son defa görmeden, vedalaşmadan öldüler. Törensiz ve tenhada gömüldüler, kimsesiz öldüler, gibi.”

Hele o günleri bir düşünün… Koronavirüs dünyanın hayatına girince verilen görüntüler, gerçekten çaresizliğin ta kendisidir. Amerika, İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’da koronadan ölen insanların cesetlerini koyacak morglar dolmuş ve cesetler hastane koridorlarına yayılmıştı. Maskeler, dezenfektanlar, sık sık el yıkamalar, kalabalık yerlere girmekten kaçınmalar, entübe edilen hastalar ve daha binlercesi… Hep bunları yaşadık, bütün dünya ile kader birliği yaparak. İşte Manavoğlu, o günleri o kadar güzel anlatmış o kitabında ki, kitabı bir nefeste okuma fırsatı buldum.

Manavoğlu’nu bu iki önemli eseri edebiyat dünyasına kattığı için yürekten kutlar, başarılarının daim olmasını dilerim.