Geçen Cuma sabahı BRT’nin haber sonrasında bir kültür programını izledim. O programda Kıbrıs kültürü ve folklör teması işleniyordu. Hatta folklörcülerle yapılan mülâkatlar, altı yaşlarından gençlik dönemine gelene kadar fölklör oynadıklarını söyleyen gençleri dinledim. Ne yalan söyleyeyim bütün folklör ve çalışma görüntülerini, bazı etkinliklerdeki folklörcülerin folklör kıyafetleri ile oynayışlarını görünce müthiş etkilendiğimi söyleyebilirim. Günlük yazılarımı yazarken hep siyaset ve toplumsal mücadelemizi yazacak değildim ya. O manada bugünkü köşe yazımı buna ayırmaya karar verdim.

Fölklercilerin hocalarının konuşmasını izlerken, onun ismini kaçırmışım. Folklör hocamız beni affetsin. Sadece onun etkileyici konuşmasına, fedakârane çalışmalarına hayran olduğumu da ifade edebilirim.

Bir anlamda folklörün bir aşk olduğuna inandım. Kendi kültürümüzü yansıtan oyunlar ve kendi müzikli oyunlarımız toplumsal yapımızdaki zenginliği gösteriyor.

Yaklaşık yirmi kadar genç folklörcülerle yapılan söyleşide tümünde de aynı heyecan ve aynı ruh vardı. Folklercülerin olumlu yönden etkileşimleri, hemen hemen tümünün anne babalarının da geçmişte folklörcü olmalarıydı. Folklöre gönül veren bu gençlerin konuşmalarından, kendilerini sosyolojik yönden ne kadar geliştirdiklerini, sıcak arkadaş ve dost edinmelerini anladım.

Böyle bir yapıyı bünyelerinde barındırmaları çok güzel bir şey. Tümünün de ilişkileri gayet mükemmel. Yani bir yerde kendilerini aşmıştırlar. Toplumda o yaşlarda temayüz etmeleri, onların ileriki hayatlarında ufuklarının çok açık olacağının göstergesidir.

Bu gençlerin ilerideki eğitimlerinde kimisi belki doktor, belki eğitimci, belki mimar-mühendis, belki siyasetçi, belki avukat ve daha nice meslek sahibi olacaklardır. Ama folkör aşkı onların yüreklerinde her zaman var olacaktır.

Foklörün gelişmesi, halk müziği ve oyun havaları ile gerçekleşir. Ükemiz ilkokullarında folklör, galiba bizim ilkokul çağlarımızda bizim sınıfın grubuyla başlamıştı. Lefkoşa’da Haydarpaşa İlkokulu’nun son sınıfındaydık. Müzik hocamı merhum Fikret Özgün’dü. Bazı filmlerde izlediğimiz Harman Dalı oyununu öğrenmeye çalışmıştık. Bunu birkaç arkadaşla çalışmış, anımsayamadığımız figürleri kendimiz uydurmuştuk. Hocaya göre bir ilki başlatmaktı. Grubumuzda naçizane bendeniz Osman Güvenir, eski Yüksek

Mahkeme Başkanı Metin Hakkı, merhum Erdal Andız, Göksel Kalfaoğlu ve şu anda anımsayamadığım yedi sekiz arkadaş vardı. Bunu öğrenen hocamız bizim grubu efe kıyafetinde 23 Nisan Çocuk Bayramı etkinliğinde oynamamıza karar vermişti. Şimdiki nesil çok şanslı. Neden? Çükü bu bayramlar, Rumların Bafkapısı’ndaki Palace Sinemasında kutlanır, bütün etkinlikler sahnede uygulanırdı. Lefkoşa’da sadece iki ilkokul vardı. Birisi Haydarpaşa İlkokulu ki, bu okul erkek çocukların okuluydu, diğerdi de Ayasofya Kızlar İlkokulu. O gün Palace Sineması öğrencilerle dolmuştu. Gösterimiz hakikaten onları etkilemişler ve bizleri alkış yağmuruna tutmuşlardı. Ondan sonra folklör, bütün ilkokullara yayılmıştı. Ortaokul ve Lisemizde de o dönemlerde başlamıştı folklör gösterileri.

Belki yüz yılı aşkın halk oyunları müziği günümüze kadar ulaşmıştır. Mesela geçmişten günümüze kadar uzanan Kozan Marşımız, yani Gelin Havası dediğimiz anonim müzik parçası, insanları oturdukları yerde oynatacak kadar kıvrak bir eserdir. Bu eserin toplumumuza kazandırılması, merhum kemani âmâ Mehmet Ali Tatlıyay sayesinde olmuştur. Onun oluşturduğu topluluğa Mehmet Aliler Müzik Topluluğu adı verilmiştir.

Ta çocukluğumuzdan bugüne kadar zevkle izlediğimiz Gelin Havası “Kozan Marşı”na yeni nesillerimiz sahip çıkmışlar ve folklörle beraber halk oyunlarımızı daha da zenginleştirmişlerdir. En önemlisi nedir bilir misiniz? Bu oyun havalarına genç folklörcülerimizin figürler oluşturup halka sunmalarıdır. Eski ve yeni dönem folklörüne uygun olan nice eserler hasıl olmuştur.

Mesela merhum müzisyen kadınımız Kâmuran Aziz’in “Al Yemeni, mor yemeni” adlı eseri onlardan biridir. “Dolama dolamayı” da eskilerden gelen bir halk eseridir ve maalesef bestekarı belli olmadığı için o da halka mal olarak anonimler listesine geçmiştir.

Kalbur kasnağının içinde su dolu bardakla çifte telli oynayan çangar çizmeli ve şalvarlı köylülerimizi hatırlıyorum. O oyun da günümüze kadar uzanmıştır. Baş üstünde su dolu bardakla ve mendille oynanması da günümüze ulaşan folklör eserlerinden biridir. Kılıç kalkan oyunu da öyle.

Rumların oyun havaları da kendi düğünlerinde oynanıp çalınıyor. Türk-Yunan kültürü ile harmanlanan oyun havaları, kültürel benzerliklerdendir. Fakat en önemlisi, Rumların bizim bazı eserlerimizi çalmaları ve kendilerine mal etmeleridir.

Yaklaşık on yıl önce Türk Devletleri bana ve merhum gazeteci-yazar Neriman Cahit’e Basın Onur Ödülünü vermek için Eskişehir’deki Nevruz kutlamalarına davet ettiklerinde, yüzlerce folklörcüyü rengarenk kıyafetler için izlemiştik. O rengarenk kıyafetler için bizim de folklörcülerimizi o güzel kıyafetleri ile görmüş ve gururlanmıştık.

Kısacası bütün takdirlerimle, folklör bir aşktır, demek istiyorum…