Memleket meselelerinin konuşulduğu ortamlarda bu soruyu mutlaka duymuşsunuzdur: “Kıbrıs davasını yarın kim sahiplenecek?” Ve ardından bir fısıltı yükselir: “Nerede bu gençler?” diye sorarlar. Aslında bakarsanız bu sadece geçmişe duyulan bir özlem değil; ömrünü bu topraklara adamış mücahitlerimizin, mücahidelerimizin ve gazilerimizin, ellerindeki meşaleyi devredecek bir el bulamamaktan korktukları o derin kopuşun çığlığıdır.

Bugün Lefkoşa’dan Gazimağusa’ya, Girne’den Güzelyurt’a ve İstanbul’a kadar aynı soru fısıltıyla dolaşıyor: Bu davayı yarın kim taşıyacak?

İlgisizlik mi, İletişim Kopukluğu mu?

Ancak mesele gençlerin ilgisizliği değil, meselenin onlara ulaşma biçimidir. İklim krizinden insan haklarına kadar dünyanın her yerindeki adaletsizliğe ses çıkarabilen, dijital dünyanın hızına yetişen bir kuşak var karşımızda. Ama aynı gençlik bugün hayat pahalılığı, gelecek kaygısı, işsizlik ve göç düşüncesiyle de mücadele ediyor. Peki, neden Kıbrıs denilince o heyecan yerini bazen sıkıcı bir tarih dersi hissine bırakıyor?

Bu noktada sadece yöntem değil, eğitim müfredatının ezberci yapısı da sorgulanmalı; tarihi bir yük olmaktan çıkarıp bugünün refah ve güvenlik ihtiyacıyla harmanlamalıyız.

Tozlu Dosyalardan Yaşayan Gerçekliğe

Bir zamanlar üniversite amfilerinde, yurtlarda ve sokaklarda kimlik ve sorumluluk duygusuyla yankılanan bu dava, bugün ne yazık ki yeni nesil için yalnızca diplomatik bir dosya veya tekrarlanan sloganlardan ibaret sanılıyor. Oysa bugünün genci, dünyayı yakından takip eden ve küresel meselelere duyarlı bir zihne sahip. Buna rağmen Kıbrıs’ın gündemde silikleşmesinin nedeni ilgisizlik değil, duygusal bir kopuştur. Önceki nesiller için gazilerin tanıklıkları ve ne yazı ki somut tehditlerle tetiklenmek zorunda bırakılan bu bilinç, bugün yerini teknik açıklamalara bıraktı. İnsan hikâyeleri ve ortak gelecek tasavvuru anlatılamadığında, meseleden doğal olarak uzaklaşılıyor. Çünkü gençler artık bu meseleyi “gelecek kurabilecek miyim?” sorusundan bağımsız görmüyor.

Bugünün genci, davanın kendisi için bir "refah projesi" olduğunu hissetmek istiyor. Doğu Akdeniz’deki hakların korunmasının, kendi evindeki elektrik faturasından iş bulma imkânlarına kadar uzanan somut bir karşılığı olduğunu net bir şekilde görmeye ihtiyacı var.

Sloganların Ötesinde Bir Dil İnşa Etmek

Özellikle iletişim dili noktasında bir öz eleştiri yapmamız şart. Gençler sloganlarla değil, anlamla bağ kuruyor; içi doldurulmayan "milli dava" ifadesi günümüzün sorgulayan zihni için soyut kalıyor. Oysa Kıbrıs meselesi; Doğu Akdeniz’deki enerji güvenliğinden uluslararası hukuka, kimlikten kültürel mirasın korunmasına kadar doğrudan hepimizin geleceği ile bağlantılıdır.

Doğu Akdeniz’de şekillenen enerji ve güvenlik denkleminde Kıbrıs, sadece bir ada değil; bölgesel güç mücadelesinin merkezidir. Eğer biz bu davayı algoritmaların belirlediği dijital dünyada güçlü bir anlatıyla sunmazsak, mesele görünmez olur; görünmeyen bir şey ise zihinlerde yer tutamaz.

Ancak bu anlatıyı kurarken, dijital dünyada dolaşıma sokulan dezenformasyon ve "karşı anlatılarla" mücadele edecek stratejik bir iletişim kalkanı oluşturulmalıdır. Algoritmaların arasında kaybolmamak için yalnızca doğruları söylemek yetmez; o doğruları gençlerin tükettiği dijital estetikle sunmak zorundayız.

Yarının Kıbrıs’ı: Bir Ortak Gelecek Hikâyesi

Peki çözüm ne? Gençliği suçlamak yerine, bu davayı onlara yeniden anlatmanın yollarını aramak gerekiyor. Tarih anlatısını yalnızca geçmişin acılarına değil, gelecekte kurulacak ilişkilere ve "ortak gelecek" vizyonuna odaklamalıyız. Bunu yaparken gençleri sadece "meşaleyi devralacak pasif birer el" olarak değil, diplomasiden teknolojiye kadar tüm karar alma mekanizmalarında "masanın bir parçası" haline getirmeliyiz.

Kültür, akademi ve dijital platformlar bu yeni dilin taşıyıcısı olmalıdır. Üniversitelerden sivil topluma, medyadan dijital içerik üreticilerine ve hatta özel sektöre kadar herkes bu anlatının parçası olmak zorundadır.

Sonuç olarak, asıl soruyu kendimize sormalıyız: Gençlik nerede değil; biz gençliğe ulaşmak için nerede duruyoruz? Bugün Kıbrıs'ın en parlak zihinleri, kendilerine bir gelecek göremedikleri için adadan sessizce göç ederken, sadece birer "beyin" değil, davanın yarınını da beraberlerinde götürüyorlar.

Eğer gençlere kök salacakları bir ekonomik ve sosyal zemin sunmazsak, davanın anlatısı ne kadar güçlü olursa olsun hafıza göçünü durduramayız.

Gelin, Kıbrıs’ı gençlerin terk etmek değil, kök salmak isteyeceği bir "ortak gelecek" hikâyesine dönüştürelim.

Unutmayalım ki, kimse davasına sırtını dönmez. Hikâyesi doğru anlatılmayan ve umut vadedilmeyen bir hayata ise yabancı kalır. Meşaleyi devredecek bir el bulabilmek için ise o eli bu topraklarda tutacak bir neden yaratmamız şarttır.