Merhum Kurucu Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş bize öyle bir armağan bıraktı ki, maliyeti çok olsa da bıraktığı eserin manevi değeri parayla ödenemez ve ölçülemez. Onun yarattığı bu eserler, onun deyişi ile “devletimize ve bayrağımıza dört elle sarılmalıyız” şeklindeydi. İşte düşmanın gözüne batan o dağdaki iki bayrak, Kıbrıs Türkü bu adada var oldukça yerlerinde daha parlak ve daha görkemli halde hayat bulacaktır.

Hani derler ya “Aklınla bin yaşa” diye, bu söz de tam merhum Denktaş’a uygun. Lakin Denktaş bu dünyadan göçtüğüne göre bize de “Yattığın yer nurlarla dolsun, mekanın da ebediyete kadar cennet olsun” demek düşer.

Tufan Erhürman kendince iyi niyet misyonu çerçevesinde iki toplumu yakınlaştırmak ve güven duygusunu geliştirerek, adada federal formülle çözmektir. Bence Hristodulidis, Erhürman gibi düşünmüyor. Onun niyeti belli. Sözde uzlaşı anlamında aynı görüşte olduğunu söyleyerek, oyalama taktiği ile Türk askerini adadan çıkarmak ve Türkiye’nin etkin ve fiili garantörlüğünü şu veya bu şekilde ortadan kaldırarak eski günlere dönmektir. Madem Hristodulidis iyi niyetlidir, Fransa ve bazı ülkelerle savunma anlaşması yaptı. Neden adayı silah deposuna çevirdi?

Rumlar “güven yaratıcı önlemler” başlığını fırsat bilerek “Beşparmak Dağları’ndaki bayrakları kaldırın” diyorlar.

Kıbrıs Türkü Rumlardan çektikleri acıları ve var olma mücadelesini veren Mücahitlerimiz’e sorsanız “Beşparmak’taki bayraklar kalksın mı?” diye, size şu yanıtı verecektir.

“Bu bayrakları oradan sökmeye kimsenin gücü yetmez. Bu bayrakları oradan kaldırmaya kalkışanın elini kırarız. Bugüne kadar ölümüne savaşmışsak, on kere, yüz kere daha savaşırız. Mehmetçik başımızda ve bayrağımızın bekçiliğini yaptığı sürece, gücümüzü birleştirerek var olmaya devam edeceğiz” diyeceklerdir.

Türkiye bugün savaş sanayiinde ve savaş tekniğinde dünyanın sayılı devletleri arasında yerini almıştır.

1963 olayları başladığında Nikos Sampson EOKA ordusuyla Küçükkaymaklı’yı cayır cayır yakarken ve binlerce insanımız ateş altında evinden ve yaşadığı ortamdan göç ederken, eline geçirdiği Türk bayrağını eline geçirerek gazetecilere poz vermiş ve Türkiye’ye seslenerek “Cesursan gel al” demişti.

Türk askeri de günü gelince cesur olduğunu kanıtladı. “Ben cesurum, geldim ve bayrağımı aldım” demiştir.

Kapılar açıldıktan sonra ilk kez güneye geçmiş ve Eğlence tepelerinden Beşparmaklar’a baktığımda dağda, bayraklarımız tas gibi önüme çıkmış, adeta bana selam veriyordu. Bu şahane manzarayı harekattan beri bütün Rumlar kahrederek her gün izliyorlar.

Keşke bir liste tutsaydım, bugüne kadar kaç kez Rumların Türk bayraklarını yakışını belgeleseydim.

Ya gönderdeki, sınırda bayrak direğindeki bayrağımızın indirilme girişimlerine ne demeli? O bayrağa el uzatan Rum’un akibeti, bir sıkımlık kurşun olmuştur.

Beşinci Cumhurbaşkanımız Ersin Tatar lobi faaliyetleri için Londra’ya gittiğinde oradaki Rum gençleri arabasının önünü keserek ellerindeki Türk bayrağını yakmışlardı.

Tatar ve Başbakan Ünal Üstel Rumların bu girişimleri karşısında şu yanıtı vermişlerdir:

Tatar’ın verdiği cevap şöyledir.

“Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, son günlerde Kıbrıs Türk halkının değerlerine, kutsallarına ve haklarına yönelik tavırlarını artırmıştır. Beşparmak Dağları’ndaki KKTC bayrağının, Rumların ‘güven yaratıcı önlemler’ adı altında kaldırılması asla kabul edilemez.”

Başbakan Ünal Üstel’in yanıtı da şöyledir:

“Beşparmak Dağları’ndaki şanlı bayrağımızın kaldırılmasına yönelik yapılan çağrılar, haddini aşan ve kabul edilmez çağrılardır. Güven Yaratıcı önlemler adı altında sunulan talepleri, topyekün ortadan kaldırmaktadır. Bu adımlar, barışa değil, çatışmaya ve düşmanlığa hizmet ediyor.”

Gerek Tatar, gerekse Ünal Üstel politik ve seviyeli konuştular. O nedenle ben yine ölümüne mücadele veren mücahitlerimizin ve kahraman halkımızın sözlerini veriyorum.

“O bayraklara uzanan elleri kırarız.”

Beşparmak Dağları’ndaki bayraklar bize güç veriyor.