Bu dünyayı 400 yıldan fazla bir süredir doğrudan yöneten, esasta birbirine düşman, ama sıra çıkar ortaklığına geldiğinde güçlerini birleştiren üç ana güç var.

Üçü de ilk zamanlarında din sömürüsü üzerine kurgulanmış, sonra da her biri kendi ticari, siyasi ve askeri çıkar merkanizmalarını yaratmışlar, güçlerini ve varlıklarını onların üzerinden devam ettirmişler, kendileri ise ikinci plana çekilmişlerdir…

Ancak kasalarının birikimine ve üyelerinin gücüne baktığınızda, artık günümüzde nasıl bir canavara dönüştüklerini net olarak görürsünüz…

Bu canavarları tarihte sadece tek bir kişi ve arkasına aldığı milleti dize getirebilmiştir, çıkar savaşlarını sekteye uğratmıştır, o kişi Atatürk’tür, millet de Türk milletidir…Bu yüzden de bu çıkar ortaklığının kuyruk acısı yüz yıldır dinmemiştir, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti var olduğu sürece dinmeyecektir de...

Şimdi gelelim sadede, üç ana gücün kimler olduğuna ve sonra yeniden dönelim Türkiye meselesine, hepsi sırayla;

Birincisi ve en eskisi İsa Tarikatı’dır (Jesuit Order), şu an 120 ülkeden fazla ülkede faaldir, hedef toplumlardaki ve ülkelerdeki kuklalarını yetiştirip, devşirmek için yüzlerce üniversiteleri vardı, bunlara finans sağlayan sayısız devasa ticari kuruluşları vardır, ABD dahil, dünyanın en güçlü devletlerinde siyasi piyonları vardır, dünyanın kaderini etkileyen bütün kararları da bunlar verirler… İlk kuruluşları yüzyıllar önce Vatikan onayıyla olmuştur. Ağları öylesine gelişmiştir ki, kimse bu ağların ucunu bucağını kolay kolay bulamaz… Anadolu topraklarına ilk adım attıkları ve bir daha çıkmadıkları tarih 1609 yılıdır… Bir tek Kıbrıs’ta bilinen varlığı yoktur, çünkü Kıbrıs bu oluşumun diğer iki rakibinden biri olan Ortodoks kilisesinin gözbebeklerinden biridir… Bu tarikat, Hristiyanlığın ana mezheplerinden bir olan Katoliklerin en baba tarikatıdır ve görünüşte merkezleri Vatikan ve liderleri Papa olsa da, Vatikan ve Papa sadece birer sembolik figürdürler… Siyasal islamın, siyasal İslamcı terör örgütlerinin bir numaralı yaratıcısı ve finansörüdür… En basitinden bir örnek vereyim, İngiliz-Fransız icadı Müslüman Kardeşler sürüsünün artığı Hamas denen çapulcu sürüsünün siyasi aklı bu tarikatın ABD’deki üniversitelerinden birinde devşirilmiştir, sonra da Washington’da, Beyaz Saray’ın dikili olduğu Capitol Hill’de CIA/FBI ikilisinin bilgisi dahilinde kukla bir kuruluş olarak Council of American Islamic Relations diye bir paravan kuruluş kurulmuş, Ortadoğu, Afrika ve Asya’daki terör örgütlerinin bile ABD’deki merkezi bağlantı noktası bu satılmış Müslüman müsveddeleri olmuştur… En büyük icatlarından biri İran’daki yobaz, ahlaksız, kendilerini Tanrı sanan, çakma tanrı müsveddeleri mollalardır… Kusursuz bir ayak oyunuyla Şah sülalesini devirip, İsrail’in başına bela olacak ve en büyük dertleri olan Türkiye Cumhuriyeti’nin derin kimyasını ve metabolik yapısını bozacak bu siyasal İslamcı yapı gayet sistematik bir süreç sonucu yaratılmıştır… Bol bol detay yazabilirim ama kitap yazmak istemiyorum, okuyucularım hep yazılarımın uzunluğundan şikayet ediyor, kısa kesiyorum… İsteyen ABD Senatosu’nda Gregg Roman’ın 26 Şubat tarihli konuşmasını Youtube’dan bulsun, dinlesin…

İkincisi, Mason Tarikatı’dır… Adını bilirsiniz, ama gücünün boyutlarını muhtemelen bilmezsiniz… Özellikle 1950lerden sonra, İsa Tarikatı’nın 400 yıldan daha uzun bir sürede ulaşabildiği güce, İsrail kurulduktan sonra sadece 10 yılda ulaştı, sonra da “üçlü çete” arasında adım adım bir numaralı güç haline geldi… ABD Senatosu’ndaki siyasi gücü ele geçirdi, başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa ülkelerinde de çok derin bağlar kurdu, dünyanın geri kalanında da “işine yarayacak kadar” etki odakları oluşturdu, hedefindeki ülkelerin yöneticilerinin kimler olacağına, o yöneticilerin hangi akıl ve ayak oyunlarıyla seçileceklerine doğrudan karar veren bir güce ulaştı… Yahudi lobisinin arkasında duran Mason Tarikatı, özetle, dünyanın en güçlü ve karmaşık siyasi, ekonomik ve askeri oluşumudur… Ana hedefleri Yahudi varlığını dünyanın en güçlü toplumu haline getirmek ve öyle kalmasını da sağlamaktır, ki bunu başardılar da… Bunların en önemli özelliği, kendilerine tehdit oluşturmayan kimseye çok gerekmedikçe bulaşmamaları, ama sadece düşmanlarına karşı değil, dostlarına karşı bile her zaman tetikte olmaları, hedeflerini de çoğu zaman sessiz sedasız gerçekleştirmeleridir…

Üçlü çetenin üçüncüsü olan Ortodoks kliğine gelince, esas ve ruhani merkezleri, sanılanın aksine Atina filan değildir, İstanbul’dur, Patrikhane’dir… Rum-Yunan-Ermeni lobisi, kısaca RYE, bunların eksenindedir, ABD senatosunun ve ekonomik gücünün ikinci sıradaki en büyük gücüdür. Bir tek Rusya bunların eksenlerinin biraz dışına çıkmıştır, ama hiçbir şey göründüğü gibi değildir… Görünürde, Amerika ile Rusya sürekli sürtüşmektedir ama bu sürtüşmelerden ikisinin de bol kazançlı çıktığına bakarsanız, bütün kavgalarının düzmece olduğunu, sadece çıkarları gereği çatıştıklarını ve aslında yaptıkları her şeyin, giriştikleri her ölümcül oyunun neticesinde birbirlerinin değirmenlerine su taşıdıklarını net şekilde görürsünüz… Örnek mi, ABD Rusya’yı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan adım adım kovalamıştı ama günün sonunda Avrupa’nın Rus gazına ve petrolüne bağımlı olmasına da sesini çıkarmamış, bir diğer deyişle, kendisi Ortadoğu’ya çöreklenirken ve kukla yönetimlerini kurarken, Avrupa enerji piyasasının da Rus kontrolüne geçmesine göz yummuştu… Yani neticede durum al gülüm ver gülüm idi…

Ukrayna-Rusya savaşında bile Rus petrolü daha fazla satıldı, Rus rublesi daha fazla değer kazandı, Rusya’nın hazinesine daha fazla para doldu… Aynı anda Amerikan ve Avrupalı silah tüccarları da köşeyi dönüyordu, biri doğal kaynaklarından zengin oluyordu diğeri silah sektörünü bir kez daha ihya ediyordu… Normal şartlarda, bir ülke savaşa girdiğinde her türlü yıpranır, ama Rusya giriştiği savaştan çok daha güçlü çıktı, Amerika ile danışıklı dövüş yaparak, istediğini çatır çatır almasını bildi, kasasını da tıka basa doldurdu… Ukrayna haricinde, savaşa taraf olan herkes de kazandı… Ha, askeri ve sivil kayıplar mı var, olsun canım!... Bunlar yeri doldurulabilir kayıplardır, ne olacak sanki! Tarih boyunca en ucuz şey çıkarlar uğruna devletler, yönetenler tarafından harcanan insan canı değil midir!... Şu anda da değişen bir şey yok, biri harcanarak ölür, başkası nasılsa doğar, şu anda dünyada zaten gereğinden çok fazla, ihtiyaç fazlası diyebileceğimiz sayıda insan var…

Devamla, 1950lerden itibaren bu üçlü çete birbirleriyle fena halde kapıştılar, ancak tam 75 yıl sonra, tarihte ilk kez üçü birlikte çıkar ortaklığı yaptılar ve özellikle Ortadoğu’daki kuklalarında belirgin bir değişime gittiler…

Önce Arap Baharı dedikleri vahşet sürecini yarattılar, onlarca en vahşisinden terör örgütü peydahladılar, doğu Akdeniz coğrafyasını kırıp geçirdiler, sonra düzmece bir Hamas saldırısıyla İsrail’e hareket alanı açtılar, İsrail hem sınırlarını çatır çatır genişletti, hem de İran’ın emperyalist icadı çakma tanrıları mollaların yanıbaşındaki düzenini çatır çatır yerle bir etti, iktidarlarını çatır çatır salladı…

Suriye, tam da İsrail’in istediği kılığa sokuldu, insanlık tarihinin gördüğü en vahşi, en kana susamış çapulcu katillerden oluşan bir güruh son 75 yılda ilk kez doğrudan işbirliği yapan RYE-Yahudi lobisinin ortak operasyonu ile Suriye’nin başına getirildi, İsrail’in yanıbaşında, istediği anda bir bahaneyle hayava uçurabileceği, tamamen kukla yöneticilerden oluşan bir çakma devlet yaratıldı… Aynı anda İran’daki son kullanım tarihi gelmiş, her biri en az yüz milyar dolarlık bir çakma tanrı olan kara cübbeli çetesinin fişi de çekildi…

Gücü sadece kız çocuklarının, kadınların kafalarını kırmaya, iğrenç düzenlerine karşı çıkan gençleri asmaya, işkenceden geçirmeye, vurmaya yeten çakma tanrılar çetesi ülke içinde terör estirirken, Afganistan’daki ne idüğü belirsiz çapulcuların milyonlarcasını getirip Türkiye sınırından içeri sürerken, laik Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmak ve Türk milletini sapık İslamcı teröre mahkum etmek isterken, özde RYE lobisinin yaratıp beslediği Hizbullah’ı sahiplenerek Türkiye içinde ve Ortadoğu’da terör faaliyetlerini finanse ederken, İsrail İran içinde, hatta molla çetesinin tam kalbindeki Tahran’da ağlarını ilmek ilmek örüyordu… Nitekim, 12 gün savaşında çakma tanrı müsveddesi mollaların yarattığı düzenin beyninden nasıl vurulduğunu, dakikalar içinde çetenin elebaşlarının nasıl havaya uçurulduğunu, belkemiğinin çat diye nasıl kırıldığını gördük…

Ardından da büyük abi ABD geldi, kafalarına dev gibi bombalar yağdırdı, ulaşılamaz zannedikleri deliklerini darmadağın etti…

Peki, Amerika ve İsrail bunları pataklarken sözde ABD düşmanı görünen, İran’ın dostu zannedilen Rusya ne yaptı? Hiç, kocaman bir hiç… Çünkü Rus ayısının Amerikan kartalıyla çıkar ortaklığı gereği hiçbir şey yapmaması gerekiyordu…

Yine peki, şu anda dünyanın en büyük ve en yıkıcı deniz gücü İran’ı hedef almışken Rusya, veya Çin, veya Avrupa ne yapıyor?... Hiç, kocaman bir hiç, çünkü Anglo-Amerikan ve Fransız ortaklığıyla, çıkarları gereği iktidara getirilen ve İran halkını tam 45 yıldır inim inim inleten, dehşetli bir korku imparatorluğu kuran, daha doğrusu kurmasına müsaade edilen mollaların artık son kullanım tarihi geldi… Niye ve nasıl mı? Çünkü artık beklenen oldu, İran halkı bu ahlaksız, vicdansız, sahtekar, derdi imanı petrolden gelen trilyonlarca doları kendi ceplerine cukkalamak olan katiller çetesinin elinden iyice bıkıp usandı, halk istenen kıvama geldi, gittikleri zaman İran halkı görünüşte önce daha insani bir rejime kavuşacak, sonra da kurtarıcılarına minnet borçlarını ödeyecekler, ülkenin doğal kaynaklarını kurtarıcılarının emrine sunacaklar… Tıpkı Venezuella’da olduğu gibi… İki dudak arasında iktidara gelen Maduro neticede oldu madara, şimdi ise İran’daki çakma tanrılar çetesini çıktıkları cehennem çukurunun dibine süpürme zamanı geldi…Ya kolay yoldan gidecekler, ya da tekme tokat götürülecekler…

Bu coğrafyada ve dünyanın kritik bölgelerinde yaşanan hiçbir şey tesadüf değildir, her şeyin hesabı kitabı üçlü çetenin üst aklı tarafından hesaplanıp, kitaplanmıştır.

Bazıları bu üçlü oluşumu ve uzantılarının toplamını İlluminati diye adlandırır… 1776’da John Adam Weishaupt tarafından Almanya’da temelleri atılan İlluminati’nin Latince anlamı “illuminatus”, yani “aydınlanmış” demektir… Bir diğer deyişle, son 250 yıldır aklını başına toplayıp, aklını başına toplayamayanları iliğine kadar sömürenler çetesi demektir… Bir bakış açısına göre doğrudur, ama durum sanıldığı kadar basit değildir.

Fetoşlar tayfasının parolası olan “bir doların” üzerinde bir piramit vardır, o piramitin üstünde, uç kısmında ise parlayan bir göz vardır… Piramitin altı, piramitin en üst seviyesinde her şeyi gören, bilen varlığı omuzlarında taşıyan temel güçtür, yani “gözün” ağırlığını yüklenen kısımdır… Bir diğer deyişle, yöneten, kararları veren üst aklı taşıyan, koruyan, kollayan, kararları uygulayan siyasi, askeri ve ekonomik güçtür (benim şahsi düşüncem)

O sembolik göz, aslında dünyayı her türlü “gören”, hesabını kitabını ona göre yapan gözdür…

Piramitin altında Latince Novus Ordo Seclorum yazar, İngilizcesi “New Order of the Ages”, Türkçesi “Çağların Yeni Düzeni” şeklinde çevrilebilir, ancak esas anlamı bence ikinci yorumunda gizlidir…

“Order” kelimesi sadece “düzen” anlamında değildir, aynı zamanda “tarikat” anlamındadır, tıpkı Jesuit Order’de olduğu gibi…

Yani, “Çağların Yeni Tarikatı”, yani “Çağların Yeni Düzeni”, yani “yeni düzene” liderlik edecek “yeni tarikat”, yani Amerika Birleşik Devletleri, ve yine yani, kurucularının kimliklerine baktığınızda, yukarda bahsettiğim “üçlü çetenin” üçünden de izler görürsünüz… Tam bir çember ve çemberi oluşturan zincirin baklalarının her biri en az ötekiler kadar güçlü… Çünkü biliyorlar ki, en güçlü zincir bile en zayıf baklası/halkası kadar güçlüdür…

Ve, 1898’de, yani bundan 126 yıl önce, Amerikalı senatör Albert Jeremiah Beverigde’in yaptığı “March of the Flag – Bayrağın Yürüyüşü” isimli tarihi konuşmayı okuduğunuzda, gayet net şekilde anlarsınız ki “Çağların Yeni Tarikatı” daha o zamandan bütün dünyayı hedefine koymuştu… Antiparantez belirteyim, Beveridge Amerikan senatosunun tarihinde gördüğü en zeki ve felsefik senatörlerden biriydi.

Bu köşe yazısını biraz uzatacak ama, affola, tarihi konuşmasının ilk bölümünü, özellikle de günümüzde yaşadıklarımıza hitap eden, atıfta bulunan kısmını çevirdim, sırf bu yazının mesajı daha iyi anlaşılsın diye;

“Tanrı'nın bize verdiği asil bir topraktır; dünyayı besleyip giydirebilecek bir toprak; kıyıları Avrupa ülkelerinin yarısını içine alabilecek bir toprak; dünyanın iki imparatorluk okyanusu arasında bir nöbetçi gibi kurulmuş bir toprak, daha asil bir kaderi olan daha büyük bir İngiltere (aslında kastettiği ABD, İngiltere’den daha büyük bir ülke demek istiyor)...

Tanrı'nın bu topraklara ektiği halk, güçlü bir halktır; tarihin en usta kanından doğmuş bir halk; dünyanın her yerinden gelen güçlü, insan üreten çalışkan halkı tarafından sürekli olarak beslenen bir halk; güçleri sayesinde, kurumlarının hakkıyla, Cennet tarafından yönlendirilen amaçlarının yetkisiyle imparatorluk sahibi bir halk – özgürlüğün cimrileri değil, savunucuları.

Tanrı'nın bu seçilmiş halkına bahşettiği görkemli bir tarihtir; anahtar notası Özgürlük Çanı ile vurulan bir tarih; misyonumuza ve geleceğimize olan inançla yazılan kahramanca bir tarih...

Cumhuriyetin sınırlarını keşfedilmemiş topraklara ve vahşi doğaya doğru genişleten devlet adamlarının tarihi; bayrağı kavurucu çöllerden ve düşman dağların sıralarından, hatta gün batımının kapılarına kadar taşıyan askerlerin tarihi; yarım yüzyılda bir kıtayı istila ederek çoğalan bir halkın tarihi; geçmişten miras kalan kötülüklerin sonuçlarını gören peygamberlerin ve bizi onlardan kurtarmak için ölen şehitlerin tarihi; bugün kendimizi içinde bulduğumuz muazzam akıl yürütme sürecinde ilahi bir mantığa sahip bir tarih...

Bu nedenle, bu kampanyada soru, bir parti sorusundan daha büyüktür.

Bu bir Amerikan sorusudur.

Bu bir dünya sorusudur; Amerikan halkı, dünyanın ticari üstünlüğüne doğru karşı konulamaz yürüyüşüne devam edecek mi?

Özgürlük çocukları güçlendikçe, özgür kurumlar kutsanmış egemenliklerini genişletecek mi, ta ki ilkelerimizin imparatorluğu tüm insanlığın kalplerinde kurulana kadar?

Yerine getirmemiz gereken bir görevimiz, insan kardeşlerimize karşı yerine getirmemiz gereken bir sorumluluğumuz yok mu?

Tanrı bize hak ettiğimizden daha fazla yetenek bahşetti ve bizi özel lütfunun halkı olarak işaretledi, sadece kendi bencilliğimizde çürümemiz için mi, tıpkı korkaklığı yoldaş edinen ve kendini tanrı edinen insanlar ve uluslar gibi - Çin'in, Hindistan'ın, Mısır'ın yaptığı gibi? ...”

Ve Beveridge’in tarihi söylemi daha uzar, gider…

Bence bu söylemdeki en önemli ve vurucu ifade “insan üreten çalışkan halkı tarafından sürekli olarak beslenen bir halk” kısmıdır, anlayan anlar!

Son cümledeki ifadeler ise ibret vericidir; ve bu ifadeler bugün kendini Tanrı ilan etmiş bir avuç zırcahil mollayı ta 125 yıl öncesinden, yüzyıllar öncesindeki çakma tanrılara örnekler vererek anlatmıştır…

Beveridge’in söyleminden çok daha kapsamlı ve önemli olan ve keza, çok daha önemli mesajlar içeren ise; Beveridge’in ve “üçlü çetenin” temsil ettiği gücü tarihin en şanlı kurtuluş savaşıyla yenerek, bütün hesaplarını alt üst eden Atatürk’ün Türk milletine hitap ve nasihat ettiği Nutuk’tur… Nutuk’u bugün okursanız, Atatürk’ün insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı, siyasi ve askeri dehası olduğunu da bir kez daha ister istemez anlarsınız!

İran’ın Anglo-Amerikan ve Frenk icadı çakma tanrıları Atatürk’ün ezeli ve ebedi düşmanıydı, hala da öyleler, çünkü onları yaratan, icat eden çete de Atatürk’ü ve eseri olan Cumhuriyeti hiç sevmedi, sevemedi, düşmanlığını doğrudan göstermek ve uygulamak yerine, aparatını kullandı, o işi kendi icadı olan siyasal islamın ayak takımına devretti…

Siyasal islamın Türkiye içindeki ve dışındaki aparatları da Atatürk’ten nefret etti… Çünkü yaratıcıları kendilerini öyle olsunlar diye programladı…

Ama işin en ilginç tarafı, 23 senedir Türkiye’de iktidarı elinde bulunduran AKP de Atatürk’ü ve Türk milletinin insanlık tarihinde benzersiz olan Kurtuluş Savaşı’nı Türkiye’den, Türk milletinin zihninden, yüreğinden, tarihinden silebilmek için; son 200 yıl boyunca emperyalistlerin maskarası olan, Anadolu’yu tepeden tırnağa emperyalistlerin sömürü çarşısına çeviren, milleti iliğine kadar emperyalistlere ve yardakçılarına sömürten Osmanlı saltanatını yeniden yüceltmek için; emperyalizmin doğu Akdeniz coğrafyasındaki en büyük korkusu olan TSK’yı içten içe yıkmak için elinden geleni ardına koymadı, teröristi tanık, TSK komutanlarını sanık bile yaptı, sonra da döndü “aldatıldık, rabbimiz affetsin” dedi… Ve en kötüsü, hatta beterin beteri, gelmiş geçmiş tüm şehitlerimizin kemiklerini sızlatacak bir şekilde, TSKnın canına defaeten okuduğu çapulculara yeniden toparlanma fırsatı defalarca verildi ve o çapulcular emperyalizmin ağababalarının bile indirmeye cesaret edemediği Türk bayrağını göz göre göre defalarca direkten indirip parçaladılar, yaktılar…

Ve yine neticede, MHP başkanı olacak zat RYE lobisinin icadı pkknın elebaşı olan tımarhanelik deli için “kurucu lider” dedi, gelsin Meclis’te konuşsun dedi, AKPliler de koroya katıldı, neticede tımarhanelik katil müsveddesi de kendisini gerçekten Atatürk’ün dengi sandı, biz de hala rezilliğin, utanmazlığın, arlanmazlığın dibin dibi yaptığı bu tiyatroyu izleyip duruyoruz…

Ve yine neticede, ortamın artık iyice olgunlaştığına, istenen kıvama geldiğine kanaat getiren, akıl hocalığını Beveridge gibilerin yaptığı ABD büyükelçisi Barrack “Cumhuriyet ve ulus devlet size yaramaz, en iyisi siz yine bizim maskaramız olacak şekilde 1919 öncesine dönün, emperyalizmin paçavrası haline gelin…” dedi… Ve kimse, Arif Hoca’nın dediğinden demedi!!!

Siz kimle dans ettiğinizi bilmiyorsanız eğer, ve hala öğrenemediyseniz… Ve devamla, dersinizi de kendiniz çalışarak, çabalayarak öğrenmezseniz, kendinizi alemin akıllısı gerisini de alemin ahmağı sanırsanız, tarih size kim olduğunuzu da, kiminle dans ettiğinizi de tekrar tekrar öğretir, hem de öyle bir öğretir ki; çatır çatır canınızı alarak, kanınızı da oluk olur akıtarak öğretir…

Yeter ki akıl koymayın, yeter ki dolardaki gözün size nasıl baktığını idrak etmeme gafletine düşün…