1963 Aralık ayında herkesin malumu olan toplumlar arası olaylar patlak verdi, bir hafta içinde Türk bölgelerine ve köylerine yapılan Rum saldırıları neticesinde 367 Kıbrıslı Türk katledildi, Rum saldırıları sırasında savunma amacıyla verilen karşılık neticesinde de 50 Rum öldü.
İki toplum arasındaki kavga inişli çıkışlı süreçlerle 1974’e kadar devam etti.
Bu 11 yıllık süreçte 2500’den fazla Kıbrıslı Türk çocuk çoluk demeden öldürüldü, tam 103 Türk köyü güvenlik gerekçesiyle boşaltıldı, Türkler gettolara sıkışıp kaldı.
1963-1974 arasında Türk saldırıları gerekçe gösterilerek boşaltılan tek bir Rum köyü yoktur, çünkü Türklerin tek bir Rum köyüne saldırdığı kayıtlara geçmemiştir, ve yine çünkü, öyle bir saldırı da hiç olmamıştır!
1974’e gelindiğinde Kıbrıslı Türkleri gettolara sıkıştıran ve kuşatan silahlı Rum milis sayısı 45 bini geçmişti…
Sayısı 950 olması gereken Yunan Alayı’nın asker sayısı da 5 bini geçmişti.
Yani, 1963-1974 arası dönemde Kıbrıs’ın her köşesinde silahlı Rum milisler vardı ve gettolara sıkıştırdıkları Kıbrıslı Türklere terör estiriyorlar, nefes aldırmıyorlardı.
Faşist Yunan cuntasını arkasına alan, Rum toplumu içinde de terör estiren bu silahlı çapulcu sürüsü, 15 Temmuz 1974’de seçilmiş Cumhurbaşkanı Makarios’u devirmek ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak için silahlı bir darbe yaptı…
Cumhurbaşkanlığı Sarayı Rum çapulcular tarafından bombalandı, yakılıp yıkıldı, Makarios canını zor kurtardı, 15-18 Temmuz arasında darbeye karşı direnen Rum güvenlik güçleri ve darbecilere karşı durmaya çalışan sivil Rumlar acımasızca katledildi, en az iki bin Rum vahşice öldürüldü, Lefkoşa sokakları darbeci katillerin katlettiği Rumlarla doldu... Aynı şekilde, darbeye direnmek için Kıbrıs’ın dört bir yanından Lefkoşa’ya gelmeye çalışan Rumlar da yollardaki pusularda katledildi…
Lefke’de Türklere sığınan darbe karşıtı 25-30 kadar genç Rum (gözetimlerini babam, dayım ve birkaç arkadaşları üstlenmişti) yiyecek içecek kıtlığı ve güvenlik sebebiyle daha fazla Lefke’de tutulamamış ve Gemikonağı’na, Rumların kontrolünde olduğu bölgeye gönderilmişlerdi… Yarım saat sonra, önce seri atışlar ve sonra da tek tek atışlar halinde duyulan silah seslerinin sebebi, bu gençlerin CMC madenleri bölgesinde infaz edilmesiydi… Hepsi de asit havuzlarına atıldılar, eritilerek yok edildiler…
Bunu Türkler Rumlara yapmadı… Bilakis, faşist, darbeci ve enosisci Rumlar kendilerine karşı direnen Rumlara yaptı…
Bu çapulculuğa dur demek için Türkiye 20 Temmuz’da adaya asker çıkardı. Adaya inen askerlere yoğun ateş açıldı ancak bu ateşe ciddi bir karşılık verilmedi, çünkü emir “mümkün olduğunca sıcak temastan kaçınılması ve sivil halkın zarar görmemesiydi”…
Ancak, 20 Temmuz gecesi kıyamet Beşparmaklarda koptu… Kendilerine “yenilmezler” diyen, toplam sayıları da bini geçen iki tabur Rum komando bozuntusu, çoğu çocuk yaşta otuz kadar mücahidi bir baskınla olabilecek en vahşi şekilde katletti… Yarım saat sonra bu çapulcu sürüsü, toplam sayısı 200ü geçmeyen, sadece iki küçük bölükten oluşan Türk komandolarının karşı saldırısıyla karşılaştılar…
20. yüzyıl savaş tarihinin en şiddetli dağ çarpışmalarından biri olan Beşparmak çarpışmasında, ki Rum mevzilerinden Türk askerlerinin üzerine genellikle 12.7’lik uçaksavarlarla ateş açılıyordu, her şehit düşen Türk komandosuna karşılık en az 10 “yenilmez” atalarına kavuştu… 15 saatlik çarpışma neticesinde “yenilmezler” sadece bir avuç Türk komandosunun karşısında darmadağın oldular ve dağdan aşağıya süpürüldüler…
“Yenilmezler” çetesi, Yarbay Cemal Eruç komutasındaki TSK komandolarının uyurken analarının kucağında katlettikleri, analarıyla, dedeleriyle, neneleriyle birlikte ellerini arkadan bağlayarak katliam çukurlarına doldurdukları ufacık çocuklar gibi savunmasız olmadığını; uykuda katlettikleri gencecik, eğitimsiz mücahitler gibi çaresiz olmadığını, gerçek askerler ve savaşçılar olduklarını en acı tecrübe ve büyük bir hezimetle öğrendiler…
Akibetini çok merak ettikleri komutanları Yarbay Gatsanides Türk komandoların attığı üçlü bir toplu demek havan atışında, üç havan mermisinin birbirine çok yakın patlamasının tam ortasında kalarak, yanındakilerle birlikte havaya uçtu… Paramparça olarak havaya uçuşu atışları izleyen iki Türk subayı tarafından net şekilde izlendi… Birkaç saniye içinde aynı noktaya birbiri ardına düşen toplam 16 havan mermisi ile Rum komuta ekibinin büyük bir bölümü tamamen imha edildi… Sayıları az olduğu için sadece birkaç kişilik timlere bölünmüş TSK komando timlerinin Rumların kartal yuvasından farksız mevzilerine yaptıkları ve 15 saat süren saldırılarla da Beşparmaklardaki hemen tüm Rum mevzileri alaşağı edildi.
İki kez üzerimize yağan bombalardan, iki kez de doğrudan beni ve ailemi hedef alan makineli tüfek atışlarından sadece ve sadece Tanrı’nın ilahi gücünün bir takdiri olarak kurtulan ben bugün bu satırları yazabiliyorum…
Ama, belli ki bu ölümcül olmanın ötesinde, cehennemi macera inatla devam ettirilmek isteniyor…
Bizim neslin ve bizden öncekilerin yaşadığı hiçbir tecrübeyi yaşamadan, Kıbrıs’ı bölünmeye götüren süreci tamamen göz ardı ederek, Yunanistan’daki ve Rum toplumundaki fanatiklerin kanlı rolünü tamamen göz ardı ederek, sadece ve sadece uydurma hikayelerle Rum komşularımızı yönetmeye ve tarihi gerçekleri saptırmaya çalışan, onları yeni bir ateş oyununun içine atmak için akıl almaz derecede özel bir gayret sarfeden, Fransa gibi yakın geçmişi katliamlar ve soykırımlarla dolu bir ülkeyi bile çeke çeke adamıza taşıyan Hristodulis, hala akıl almaz tavırlarını sürdürmekte ve bir taraftan Kıbrıs’ın bağımsızlığından, askersizleştirmesinden bahsederken, diğer taraftan adamıza yabancı askeri güçleri yığmaya devam etmektedir.
Diğer taraftan, Rum asker ve siyasileri de bu provokatif tavırlardan cesaret alarak, dillerine doladıkları saldırgan ve tehditkar ifadelerle, her ikide bir bütün Kıbrıs’ı fethedeceklerini dile getirmektedir
Bir çatışma durumunda, saatler içinde milyon tane savaş tecrübesi olan askeri silah altına alabilecek TSK’nın gücü karşısında güneşteki kar gibi eriyeceklerini, bu akılsızlığın bedelini de tüm Rum toplumuna feci şekilde ödeteceklerini gerçekten akılları almıyor mu; akıl kapasiteleri ne tür bir cehennemin kapılarını açmaya çalıştıklarını ve o kapı açıldığı anda başlayacak ateşin her şeyi ve herkesi yakıp kavuracağını anlamaya yetmiyor mu diye düşünmeden edemiyorum.
74’de önce birbirini, sonra da Kıbrıslı Türkleri parçalayan ve 74’de adanın bölünmesine sebep olan faşist Rum-Yunan zihniyeti, bugün Türk askerini ve Türkiye’yi adadan kovmak için Fransa, İsrail, Amerika gibi ülkelerle işbirliği yapıyor, hiçbir hak ve yetkisi olmadığı halde bu ülkeleri ve askerlerini çeke çeke Kıbrıs’ın içine sokuyor, TSK’yı yenilgiye uğratmak için onlara güveniyor, ve dahası, tahrikkar, tehditkar tutumunu da her geçen gün daha da artırarak, devam ettiriyor…
Diğer taraftan, Türkiye’deki AKP iktidarının Kıbrıs konusundaki tutumu da akıl alır gibi değil… Sanki lafla peynir gemisi yürüyecekmiş gibi, sadece laf olsun torba dolsun modunda, her ikide bir Rum tarafını ve işbirlikçilerini protesto ediyorlar, ama gerçek anlamda Rum tarafını ve işbirlikçilerini caydırıcı hiçbir adım atmıyorlar…
AKP’nin o çok eleştirdiği “eski Türkiye” olsaydı, daha Hristodulis akıl almaz macerası için kılını kıpırdattığı anda adanın çevresi “Garantör Türkiye’nin” donanma gemileriyle dolardı, savaş uçakları Doğu Akdeniz’i mesken tutardı, ne Fransız ne de İsrail donanmaları Kıbrıs’a yaklaşamazdı bile…
Amma ve lakin, ABD-İsral ikilisi İran’daki molla tayfasına tekme tokat girişirken savaş bahanesiyle hiçbir tehdit altında olmayan Rum yönetimini sözde korumak için ipini koparan adanın güneyine savaş gemisi gönderdi, garantör Türkiye’yi yöneten AKP ise sadece laf olsun torba dolsun modundaydı…
İtalya, Fransa, İspanya, Yunanistan, İngiliz savaş gemileri sözde Rum tarafını korumak için adanın güneyine doluştu.
Bizim F16’lar ise, daha ilk anda gelmesi gerekirken, ipini koparan adanın güneyine doluştuktan sonra adaya geldi… Aslında gelmelerinin askeri güç dengesi açısından pek de bir önemi yoktu, sadece moral kaynaklıydı, hepsi o kadar.
Anladık, 74’den önce ve sonra Türkiye Kıbrıs’ta hiçbir zaman saldırgan bir tutum takınmadı, hep savunma pozisyonunda kaldı, özellikle Rum-Yunan ikilisinin tahriklerine de pek kapılmadı, ama özellikle Hristodulis’in akıl almaz bir iftiralar süreciyle başlattığı ve adım adım cehennemin kapılarına doğru yaklaştırdığı kin, nefret, yalan dolu politikası da artık çığırından çıkarken, koskoca Türkiye’nin hala sessiz ve sadece savunma ve eleştiri pozisyonunda kalması, Kıbrıs’ta macera peşinde koşanlara sağlam bir ayar çekmemesi de pek akıl alır gibi değil…
Bu ayar çekme işi elbette ille de şiddet yoluyla olacak bir iş değil, önce diplomasinin yolu denenmelidir, ama belli ki AKP Kıbrıs konusunda güzellik uykusuna yatmış, meydanı tamamen Rum-Yunan ikilisine ve işbirlikçilerine kaptırmış durumdadır…
“Bizim sözümüz” olan Cumhurbaşkanı Erhürman’a gelince, Hristodulis tamamen kontrol dışına çıkmış ve maceraperest tavırları artık Rum toplumunu bile ciddi ciddi ürkütmeye başlamışken, bu maceracı politikaya yönelik tek yaptığı şey Facebook hesabından takipçilerinin gazını almak için “uluslar arası siyaset yapmak”…
Hristodulis’in de çok umurundaydı!!!
Hristodulis gemi azıya almışken ve macera peşinde koşarken, bizimki sıfırı çok hızlı bir şekilde tükettiğinin gerçekten de farkında değil gibi… Sanırım bizimki hala Hristodulis ile federasyon temelinde bir anlaşmaya varabileceğine inanıyor, ya da, inanmasa bile, inanıyor gibi yapıyor…
Amma ve lakin, Filistinlilere ayrı devlet isteyen, Amerikan emperyalizminin bölgedeki tescilli uşağı olan DEM-PKK ile al gülüm ver gülüm modunda ilişkileri olan, İran’daki siyasal islamın en vahşi türünden olan molla rejimini bile “molla rejiminin yaratıcıları” ABD-İsrail ikilisine karşı savunan partisi CTP, Rum tarafının bütün söylem ve eylemlerine rağmen, ciddi ciddi zoraki bir evlilik peşinde koşmakta ısrar ediyor.
İşin tuhafı, CTP’nin, yıllar yılı Yunanistan ve Rum tarafı tarafından aleni şekilde desteklenen, Amerika’daki Rum-Yunan-Ermeni lobisinin tescilli icadı olan, Yahudi lobisi tarafından da “kullanışlı düşman, kullanışlı aparat” olarak görülen PKK’nın siyasi hamisi DEM ile “güzel ve özel” ilişkileri hep devam etti…
Kısacası, RYE lobisinin çetesi ve arkalarına taktıkları Fransa, İsrail gibi devletler Kıbrıs’ta çemberi daraltırken ve akıl almaz bir macera peşinde koşarken, bizim muhalefetin sonu cehennemi bir savaşla bitebilecek bu maceracı tavırlara karşı tek kelime ettiği, tarihi gerçeklere en ufak bir atıfta bulunduğu, eleştiri yaptığı filan da yok…
Kısacası, kimin elinin kimin cebinde olduğunun pek de belli olmadığı (aslında olduğu) bu çarpık, emperyal çıkar ilişkileri düzeninde, Hristodulis’e samimi selamlarımı iletiyor, emperyalizmin büyük çıkarları karşısında Kıbrıs’ın bir önemi olduğunu, amma ve lakin, gerek Türk olsun, gerekse Rum olsun, Kıbrıslıların canlarının geçmişte olduğu gibi bugün de sinek canı kadar bile değeri olmadığını vurguluyor, modası geçmiş Nazi propaganda politikasını bu çağda uygulamaya çalışarak cehennemin kapılarını ısrarla açmaya çalışmanın sadece cehennemi geri getireceğini, kimseye bir faydası olmayacağını, aksine dehşetli ve geri döndürülemez bir zararı olacağını, Kıbrıs için en iyisi olanın iki devletli komşuluk olduğunu bir kez daha hatırlatıyorum…