Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in o büyüleyici ama bir o kadar da yorgun adası, diplomasinin en uzun soluklu maratonlarından birine sahne olmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'in gerçekleştirdiği ziyaret, BM’nin Genel Sekreterlik nezdinde 16 yıl aradan sonra yapılan ilk üst düzey temas olma özelliğini taşıyor. Uluslararası kamuoyunda haklı bir hareketlilik yarattı. Ara bölgede ve her iki tarafta gerçekleşen temaslar, liderlerle yapılan ikili görüşmeler ve son olarak o tanıdık üçlü masa… Ancak şunu da sormak lazım: Sahada ve masada değişen bir şey var mı, yoksa yine eski bir filmin yeni restorasyonunu mu izliyoruz? Daha da önemlisi; BM Adada yeni bir çözümün kapısını mı aralıyor, yoksa tıkanan kendi diplomasisine zaman kazandırmak için bir illüzyon mu yaratıyor?
Çünkü Kıbrıs'ta yaşayan insanlar için artık mesele yalnızca diplomatik görüşmeler değil; yıllardır aynı cümleleri dinlemenin oluşturduğu yorgunluktur.
Guterres’in Ada’ya bizzat gelerek KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman ve GKRY Lideri Nikos Hristodulidis ile ara bölgede gerçekleştirdiği üçlü zirve, sembolik bir temastan ziyade adeta bir "son şans" niteliği taşıyor. Özel Temsilci Maria Angela Holguin'in aylardır sürdürdüğü mekik diplomasisinden bir sonuç alınamayınca sürece doğrudan el koymak zorunda kalan Genel Sekreter’in ziyaret sonrası dile getirdiği "BM barışı zorla dayatamaz ancak Kıbrıs halkına destek olma kararlılığını sürdürür" sözleri ise aslında Birleşmiş Milletlerin bugünkü Kıbrıs politikasının samimi bir itirafı niteliğinde.
BM'nin bu ısrarının arkasında yatan diplomatik gerçek oldukça net: Örgüt artık federasyonun gerçekleşeceğine inanmıyor. Ancak Güvenlik Konseyi kararları hâlâ federasyon parametrelerine dayandığı için bunu açıkça dile getiremiyorlar. Bu kilitlenme yüzünden diplomatlar artık "çözüm" demek yerine, durumu idare edecek bir "ortak zemin" ifadesine sığınıyor.
Guterres'in Ada'daki son açıklamasında “Sonuçsuz kalacak yeni bir 5+1 toplantısı istemiyorum” demesi de BM’nin de artık sonuç üretmeyen müzakere turlarından bıktığını, taraflara net bir yol haritası dayatmaya çalıştığını gösteriyor.
Eski Şablonlar, Yeni Gerçeklikler
2017’deki Crans-Montana zirvesinin çöküşünden bu yana Ada’da diplomatik bir fetret devri yaşanıyordu. Bu zaman zarfında Türk tarafının -Ankara ve Lefkoşa'nın tam bir uyum içinde yürüttüğü politika- duruşu belirgin bir biçimde kabuk değiştirdi: Egemen eşitlik ve iki devletli çözüm. Ancak bu iki devletli çözüm ısrarı sadece masadaki resmi bir tezden ibaret değil; gerisinde ciddi bir yaşanmışlık var. Kıbrıs Türk halkının 1960 Anayasası’ndan doğan müktesep hakları ve kurucu ortaklık statüsü yok sayılamaz. Bu hakların tescili, müzakerelerin yeniden başlaması için vazgeçilmez bir ön şarttır. Crans-Montana'nın yarattığı devasa güven kaybı, Rum tarafının tek taraflı doğal gaz politikaları, Maraş sürecinin getirdiği yeni saha dengeleri ve özellikle GKRY’nin son dönemdeki kontrolsüz silahlanması bu kararlılığın ana sebepleri.
Uluslararası ilişkiler tarihinde çözümsüz kalan birçok ihtilaf, zaman içerisinde sahadaki fiili gerçeklikler dikkate alınarak yeniden değerlendirilmiştir. Kıbrıs'ta da aradan geçen yarım asrı aşan süre, Ada’daki yapının geçici değil, kalıcı bir siyasi gerçekliğe dönüştüğünü göstermektedir. Bu nedenle bugün yürütülen tartışmaların, yalnızca geçmişin müzakere parametrelerine değil, sahada oluşan yeni gerçekliklere -yani KKTC'nin 40 yılı aşan devlet yapısına ve egemenliğine- de dayanması kaçınılmazdır.
On yıllardır denenen, her defasında Rum tarafının uzlaşmaz tutumu veya muğlak yaklaşımıyla tıkanan "federal çözüm" arayışlarının tükendiği açıkça ortadayken, masaya yeni şartlarla oturulmak istenmesi diplomatik açıdan kaçınılmazdı. Buna karşın BM’nin geleneksel parametreleri ve Rum tarafının tutumu hâlâ eski federal parantezin içinde kalmayı tercih ediyor. İşte Guterres’in bu ziyaretle sınamak istediği şey, bugünkü koşullarda "asgari bir ortak zemin" olup olmadığıydı.
Bugün Kıbrıs Türk halkının tamamı için tartışma artık hangi çözüm modelinin tercih edileceği değil, uluslararası toplumun verdiği sözlere ne ölçüde güvenilebileceğidir. Yıllar içinde yerine getirilmeyen taahhütler -örneğin 2004 Annan Planı sonrası verilen ama tutulmayan ambargoların kaldırılması sözleri-, toplumun uluslararası aktörlere duyduğu güveni ciddi biçimde aşındırmıştır. Annan Planı sürecinden Crans-Montana'ya kadar uzanan deneyimler, "yeni bir süreç" söylemine karşı doğal bir temkin oluşturmuştur. Bu nedenle masaya getirilecek her yeni öneri, önce geçmişte yaşanan hayal kırıklıklarının süzgecinden geçirilmektedir.
Özellikle İsrail-Gazze savaşı ve Doğu Akdeniz'deki bölgesel krizler sonrası ABD'nin GKRY ile imzaladığı savunma iş birliği anlaşmaları ve Güney Kıbrıs'ın lojistik bir askeri merkeze dönüşmesi, Türk tarafının güvenlik kaygılarını zirveye taşıdı. 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmaları ile Türkiye’nin fiili ve etkin garantörlüğü hayati önemini korurken; Ankara ve KKTC yönetimi, masadaki egemen eşitlik talebini sadece bir siyasi statü değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki askeri dengeleri koruma garantisi olarak görüyor. Görünürdeki bu siyasi kilitlenmenin ardında ise diplomasi koridorlarında konuşulan çok daha pragmatik kulis hesapları ve küresel aktörlerin güç mücadeleleri yatıyor.