Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman basının karşısına geçerek görevindeki ilk 100 gününde atılan adımları detaylıca anlattı. Akabinde gazetecilerin sorularını yanıtladı. Kuzey Kıbrıs için atılan her adım dolayısıyla her başlık kendi özelinde önemli hiç şüphesiz fakat benim dikkatimi çeken şey ‘sosyoekonomik uzaklaşma’ ve bu uzaklaşmanın Kıbrıs meselesinin çözümünü etkilemesi vurgusu oldu.

Cumhurbaşkanı Erhürman’ın BM Güvenlik Konseyinin Kıbrıs özelindeki raporuna atıfla Güney Kıbrıs ve Kuzey Kıbrıs arasındaki sosyoekonomik farkın daha da derinleştiğini ve buna bağlı olarak Kıbrıs meselesinin çözüme kavuşması için bu meselenin halledilmesinin önemini vurgulaması önemliydi.

Bu sosyoekonomik uzaklaşma durumu ise malumunuz haritalarla değil, günlük hayatla ölçülür. Halkın gündelik yaşam deneyimleri üzerinden hissedilir ve anlaşılır.

Öyle ki, bir tarafta avroyla maaş alıp Ab standartlarına yakın ve bir o kadar ön görülebilir bir hayat süren Kıbrıslı Rumlar, diğer tarafta %39 enflasyon ve döviz kuru kıskacında ay sonunu hesap makinesiyle getirmeye çalışan Kıbrıslı Türkler. Bu iki temel ayrıntı sosyoekonomik farkın günlük hayattaki en net, en çıplak göstergesidir.

Gelelim diğer detaylara:

Rum tarafındaki hayat Türk tarafında olduğu gibi pahalı ama öngörülebilir seviyede olmakla birlikte, Türk tarafında bu durum kur şoku ve yüksek enflasyondan kaynaklı belirsiz. Rum tarafında kredi sistemleri oturmuş durumda. Avrupa Birliği şemsiyesi hayatlarına güven veriyor. Kıbrıslı Rumlar uzun vadeli yatırım planları yapabiliyorlar. Kıbrıslı Türkler ise yatırım yerine var olanı koruma düşüncesiyle yaşamlarını devam ettiriyorlar. Rumlar günlük hayat özelinde şikâyet etmiyor mu? Ediyor elbette. Ama şikâyetleri daha çok “hayat zorlaştı” düzeyinde. Türk tarafındaki gibi “ekonomik felç/belirsizlik sarmalı” şeklinde değil. Hal böyleyken fiyatlar Kuzey Kıbrıs’ta her geçen gün fırlıyor. Marketlerin rafları döviz kuruna bağlı. Maaşlar, hayat pahalılığı karşısında her geçen gün eriyor. Bu tabloya göre aradaki fark halkın ruh hâline doğrudan yansıyor.

Gençlerin hayatlarını ele alalım mesela.

Rum kesimindeki gençler gelecek planı yapabiliyor. Yurt dışı, yüksek lisans, kariyer basamakları. KKTC’de gençlerimiz ise kariyerlerini ve dolayısıyla hayatlarını “adada kalmalı mıyım?” sorusuna verdikleri yanıta göre şekillendiriyorlar.

Öte yandan iki taraftaki ekonomik uçurum derinleştikçe Rumlar ve Türkler arasındaki sosyal temas da azalıyor. Karşılıklı sınır geçişleri ‘karşıya geç-işini gör-geri dön’ şeklinde. Sınır kapıları daha çok alışveriş için kullanılıyor. Ekonomik fayda odaklı. Toplumsal sohbet bir o kadar azalıyor, merak azalıyor. Yan yana ama ayrı hayatlar söz konusu. Aynı adada yaşayıp birbirini giderek daha az anlayan iki toplum var. Bu fark büyüdükçe de empati küçülüyor. Kaldı ki sosyoekonomik makas sadece gelir farkını değil; halklar arasındaki ortak gelecek duygusunu da yok eder. Bunu da vurgulamamda fayda var.

Aslına bakarsanız her iki toplumda da sosyal temas arzusu var ama bu arzu güçlü bir kolektif iradeye dönüşemiyor. Çünkü korku, travma, siyaset ve eşitsizlik bunu baskılıyor. Tam da bu noktada toplumsal temasın adımını atmak adına 14 yaş altı (U14) çocukların dostluk maçları yapabilmesi için Cumhurbaşkanı Erhürman karşı tarafa bir teklif sundu fakat kabul görmedi. Keşke kabul etselerdi.

Sosyoekonomik fark nasıl kapanır?

Dürüst olmak gerekirse; bu fark tek bir kararla, tek bir zirveyle veya tek bir imzayla kapanmaz. Bu farkın kapanması, kısa vadeli mucizelerden ziyade köklü bir zihniyet değişimi gerektiriyor Nitekim Kıbrıs’taki makas yılların birikimi. Ekonomi, siyaset ve tanınmışlık iç içe geçmiş durumda. Birini çekince diğeri de geliyor.

Ama bu, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına da gelmiyor!

Yapılması gerekenler:

1. KKTC’ye uygulanan izolasyonların yumuşatılarak dünyayla teması arttırılmalı. Halk barışı önce cebinde hissetmeli.

2. Ortak ekonomik alanlar kurulmalı. Aynı adada iki ayrı ekonomik evren yerine, kesişen çıkarlar yaratılmalı. Birlikte kazanılan her dosya, siyasi dili de yumuşatır.

3. Sınır kapıları sadece alışveriş için değil, temas için çalışmalı. Erasmus gibi öğrenci değişimleri, ortak projeler, meslek birlikleri, belediyeler arası iş birlikleri yapılmalı.

4. Yeşil hat tüzüğü yenilenmelidir.

Bu arada, ilk ve ikinci maddedeki adımlar birbirinin alternatifi değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Yeşil hat tüzüğüne de ayrı bir paragraf açmak isterim.

YEŞİL HAT TÜZÜĞÜ

Yeşil Hat Tüzüğü, sosyoekonomik farkı doğrudan kapatan bir mekanizma değil ama bu farkın kapanabileceği tek kurumsal kapıdır; çünkü KKTC’nin dünyayla yasal ekonomik teması fiilen bu hat üzerinden yürümektedir. Mevcut haliyle bürokratik, sınırlayıcı ve üretimi dışlayan yapısı ekonomik asimetriyi azaltmak yerine derinleştirmektedir. Oysa ürün geçiş listelerinin genişletildiği, sertifikasyon süreçlerinin sadeleştirildiği, küçük üreticinin sisteme erişiminin kolaylaştırıldığı, ortak ekonomik alanların ve üretim projelerinin teşvik edildiği bir revizyon modeliyle Yeşil Hat Tüzüğü tüketim odaklı geçiş hattı olmaktan çıkarılıp üretim, ortaklık ve ekonomik entegrasyon üreten bir yapıya dönüştürülebilir; bu da iki toplum arasındaki sosyoekonomik makası daraltan stratejik bir kaldıraç işlevi görmesini sağlar. Tam da bu noktada Erhürman Yeşil Hat tüzüğündeki uygulamaların iyileştirmesine yönelik mutabakata varıldığını basın toplantısında açıkladı. Uygulamaların iyileştirilmesi çok güzel. Doğru bir adım fakat yetmez. Tüzük teknik uzmanlar tarafından tekrardan ele alınıp yenilenmelidir.

Tüm bu maddelere ek olarak; KKTC’de siyasetçilerin 'Kıbrıs sorunu çözülmeden ekonomi düzelmez' söylemi artık basit bir mazeret olmaktan çıkmalı çünkü bu düşünce yapısı ekonomiyi rehin tutuyor. Bu dil, siyasetten sökülüp atılmalıdır. Toplumsal yapıyı oluşturan sosyoekonomik sistemin temel parçaları olan üretim, eğitim ve kamu yönetimi alanlarında iyileşmeye yönelik projeler de bir an önce hayata geçirilmelidir. Bu, Kıbrıs meselesinin çözülmesi için arka planda Kuzey Kıbrıs yönetiminin asıl ev ödevidir.