Polisin son operasyonu ateşli silahlar ve mermilerle bunları adaya sokanların peşinde. Bir tırın dorsesinde bulduğu silahları polis, bir masanın üzerine sererek basının ve KKTC kamuoyunun gözleri önüne sermiştir. Masanın üstüne konan canlı mermiler ve tabancaların görüntüsü, “herkese ibret olsun” der niteliktedir.

Gerçekten bu görüntüler insanı dehşete düşürüyor. Ve şu soruyu sorduruyor.

“Bu memleket ne hale geldi?”

Geçmişten yaşadığımız güne kadar bu tür çirkinliklere alışıyor ve bu çirkinlikleri kabul mu ediyoruz? Asla bu görüntüler kabul edilemez.

Kamuoyunun önüne iki fotoğraf koyuyorum.

Bunlardan birisi 20 Temmuz 1974 öncesinin fotoğrafı, diğeri de 1974 sonrasının fotoğrafı.

Bu iki farklı fotoğraf bize hapishanelerimizin de iki görüntüsünü veriyor. 1974 öncesinde hapishanelerimiz tümden boştu, birkaç mahkum dışında. Ama şimdi yeni hapishanemiz de mahkum ve sanıklarla doldu taştı. Adeta hapishanelerimizde yer kalmadı diyebiliriz. Bunun cevabı şudur.

“Özgürlüğün bedeli.”

Evet özgürlüğün bedelini çok ağır ödüyoruz. Yıllarca Rumlardan çekmediğimiz kalmadı. Sağ olsun Anavatan bize su verdi, ekmek verdi, hayat verdi. Her şeyi verdi de sosyal hayatımızı da, özel hayatımızı da maalesef köreltti. Bu bir bedel mi? Evet bu bir bedeldir.

Bir süre önce yine ülkede olan yozlaşmayı kaleme aldığımda yazı başlığımı şöyle koymuştum.

“Kıbrıs artık bakir değildir.”

Anavatan-Yavruvatan ikileminde, özgürce Kuzey Kıbrıs topraklarına ayak basan kardeşlerimizi bağrımıza bastık ama onlar da bize farklı kültürlerle yaşama becerisini getirdiler.

Bu bir yakınma veya bir pişmanlık değildir. Bunlar bizim gerçeklerimiz olmuş.

İskan Dairesi’nde çalışmaya başladığımda, önüme pek çok olay geliyordu. Bu olayların arkasında bohçalardan ve valizlerden çıkan silahlardı. Tabancalar, canlı mermiler, insan vurmalar, insan yaralamalar, husumetle beraber gelen intikam alma duygu ve olayları…

Hatırlıyorum…

Türkiye’den gelen toplu yerleşimlerde bir kısım insanı Karpaz’da bir köye yerleştirmeye gitmiştik. Rumdan kalan köy evleri bile modern ve betondan yapılmıştı. Oraya giden insanlara birer modern ev, dönümlerce sulu ve kuru arazi verme planlanmıştı. O uygulama hayata geçmek üzereyken, birden bir tabanca patlamıştı, kalabalığın içinden. Sonra isyan dolu sesler ve kabul edilmez sözler geldi.

“Biz Kıbrıs’ta Maraş’a yerleşmek için geldik. Şu boş köy evlerine değil” demişlerdi.

Anlayacağını bütün mesele Maraş’ın ganimeti.

Zamanın merhum İskan Bakanı İsmet Kotak, o an kararı vermişti.

“Haydi binin otobüslerinize, Maraş’a gidiyoruz.”

Ve o insanlar Maraş’a yerleştirilmişlerdi.

Maraş’taki yerleşmede bile, homurtular vardı. O an İskan Dairesi Müdür Muavini Kemal Pehlivan bir telaşla; “Ben eve kadar atılıp geliyorum” demişti.

Kemal Pehlivan evdeki tabancasını alarak yanımıza gelmişti. Kemal Pehlivan yıllarca Mağusa’nın Serdarlığını yapmış, teşkilara silah taşımış ve köylere dağıtmış bir kahraman mücahitti.

O an birisi yanımıza yanaşarak şöyle demişti.

“Efendiler, sizi biz kurtardık, bizim isteklerimizi yerine getirmek zorundasınız.”

Kemal Pehlivan bu sözlere çok içerlemişti.

“Bak kardeşim, biz yıllarca Rumlarla var olmak için savaştık. Şayet Türk askerinin ada çıkarmasını koz olarak kullanacaksan, yanılıyorsun. Ben yıllarca Gazi Mağusa’nın Serdarlığı’nı yaptım. Ölmesi gereken kahpeleri öldürdük. Şimdi siz karşımıza geçmiş ahkam kesiyorsun. Haydi def ol buradan.”

Bu durum benim de başıma gelmişti. Bir harekat gazi, askerin serbest bıraktığı Balabayıs ve Çatalköy bölgesinde bir triplex, denize sıfır bir evi gözüne kestirmişti. Devamlı yanıma girip çıkıyordu. Üstelik bekardı ve sosyal hayatı da sıfırdı.

Kendisine “Evlerin dağıtımını ben değil, bir komisyon yapıyor. Hala daha güneyden gelen cantalar dolusu koçanlı göçmenlerimiz yurtlarda yerleşmeyi bekiyor” dediğimde bana da aynı sözü kullanmıştı.

“Sizi biz kurtardık, bu evi bana vermek zorundasınız” deyince tabancasını göğsüme dayamıştı. O an sinirlenmiştim.

“Sen beni kurtaran asker, gavurun iki paralık evi için vuracaksan vur be. Rum kurşunu ile değil, Türk kurşunuyla öleyim. Sen bilir misin ki ben yıllarca cephede karşı karşıya Rumlarla savaş verdim. Biz yaşamak için savaştık kardeşim. Haydi çek tetiği” dediğimde ellerime sarılarak “affet abi” deyinde odamdan onu kovmuştum.

Ve daha binlerce olay…

1974’ten beri yapılan kuzey göçmenlerinin konvoylarında tabancalar patlıyor. Veya bir sünnet töreninde.

Yani “Kıbrıs artık bakir değildir” demekte haklıyım anlayacağınız. Ulusal Lider Dr. Küçük bile kendi gazetesi Halkın Sesi Gazetesi’nde bir yazı yazarak bu durumu eleştirmiş ve “Eskiden biz böyle değildik” demek zorunda kalmıştı.

Demografik açıdan meydana gelen nüfus patlaması, maalesef Türkiye’den ithal edilen kötü alışkanlıklar edinmiş insanlarla içiçe yaşamak zorunluluğunu getirdi.

Bakasınız bir adam karısını katlediyor, bakarsınız bir gece otogalerinin biri kurşun yağmuruna hedef oluyor, bakarsınız polis baskınında dünya kadar silah ve uyuşturucu ele geçiriliyor.

Allah polisimize güç versin. Bu küçücük ama sorunları büyük ülkemizde bir çok sorunla ve katillerle savaştığı için.

Yani artık bunlarla yaşamak zorundayız herhalde, demek istiyorum.