Hepimizin malumudur, bazen düşmanı uzakta, karşımızda, sağımızda, solumuzda aramaya gerek yoktur!

Düşman her zaman karşımızda değildir… Bazen dosdoğrudan içimizdedir, yanımızdadır, hatta bazen de düşman beslediğimiz, ama gözümüzü de oymak için fırsat bekleyen, fırsat kollayan “kargadır”…

Düşmanın zararlı olması için ille de kurşun sıkmasına, ölümcül silahlı saldırılar gerçekleştirmesine gerek de yoktur.

Aklını kullanan düşman, suçlu koltuğuna oturtulmasına vesile olabilecek şekilde vurarak değil, kimsenin suçlama yapamayacağı şekilde süründüre süründüre öldürür, yok eder…

Düşmanın zararlı, hatta çok zararlı bir düşman olması olması için bazen gerçekten bilinçli bir düşman olmasına da gerek yoktur… En yakınınızdaki bir dost, ama aptalından bir dost bile en kötü, en zararlı düşmandan çok daha zararlı olabilir.

En tehlikeli tür de budur…

Ötekilerin gerçek düşman olduğunu bilir, tedbirinizi ona göre alırsınız.

Ancak, dost görünümlü “şaşuri türü” düşman türü, ki - atsanız atılmaz, satsanız satılmaz - bir de üstüne üstlük, kaş yapayım derken göz çıkarır…

Maalesef ki, bizim hem ulusal hem de uluslar arası siyasetimiz hem bilinçli hibrit düşmanlar tarafından hem de içimizdeki “şaşuriler” tarafından yönlendirilmektedir.

Şaşurilerin dıştaki hibrit düşmanın teknik ve taktiklerini göremediği, anlamadığı, algılamadığı açık ve seçiktir…

Yok eğer görüyorlarsa, anlıyorlarsa, algılıyorlarsa, ve buna rağmen hibrit düşmanın ekmeğine yağ ve bal sürüyorlarsa, o zaman bunun adı artık aptallık değil, düpedüz vatan hainliği olur…

Doğu Akdeniz coğrafyasında son 75 yıldır politik hibrit savaş taktiklerini yoğunluklu olarak ABD, Rum-Yunan ikilisi, İsrail ve bunların ardından da Fransa, İngiltere ve Rusya kullanıyor…

Ancak, arada bir, ortalama her on senede bir, çıkarlar öyle gerektirdiğinde, hibrit savaş taktikleri sıcak savaşlara da evriliyor… Çünkü sadece siyasi ve ekonomik çıkarlar değil, silah tüccarlarının çıkarları da önemlidir!

Bizim coğrafyada, coğrafyanın doğası ve tarihsel sürecin zorunlu bir gereği olarak, devasa güçlerin çıkar çatışmaları anlık olarak sıcak veya soğuk savaş türevlerine evrilebiliyor.

Biz, Kıbrıslı Türkler, ve Türkiye’deki sivil toplum ve siyasi zihniyet halen bu sürecin nasıl işlediğini tam olarak idrak etmiş değildir.

Gerek ulusal gerekse uluslar arası siyaset anlayışımızda öyle akıl almaz bir saplantı var ki, karşımızdaki düşman değilse bile, düşman yaratmak için elimizden geleni yapıyoruz.

Var olan düşmanı da yok ettikten sonra, onu tekrar diriltmek için elimizden geleni yapıyoruz…

“İhtiyaç doğrultusunda” düşman yaratmanın basit bir mantığı vardır; Düşman yaratacaksan, bari kullanışlı düşman yarat…

Ancak bizim buradaki ve Türkiye’deki akıl tutulmasından muzdarip siyasilerimizin en iyi becerebildiği şey; kullanışlı aparat diye kendi elleriyle yarattıkları düşmana kendilerini yem etmektir…!!!

Aslında dünyayı yöneten üst akılın istediği de tam olarak budur; hedef coğrafyadaki, ülkedeki, toplumdaki iktidarın kendi kazdığın kuyuya kendisinin düşmesidir!!!…

Özellikle de 1970lerden sonra Türkiye’nin devlet ve toprak bütünlüğünü hedef alan ciasal taktikler neticesinde ortaya çıkan siyaset-tarikat-cemaat ilişkileri tam da bu eksen üzerinde dönmektedir ve bir kısır döngü içinde, kanserleşmekte, kendi kendini tüketen bir döngüye girmektedir.

Kıbrıs’ta ise, siyaset-tarikat-cemaat ekseninde dönmese bile, mevcut siyasi partilerin kendileri tam anlamıyla birer tarikat yapısına bürünmüştür ve bu yapı tam da, başta ABD emperyalizmi olmak üzere, batı emperyalizminin en sevdiği “kullanışlı aparat” yapısıdır…

Belki milyon defa yazdık, dile getirdik, yine dile getirelim; ABD emperyalizminin ağa babaları, kendi aralarında sürekli bir çıkar çatışması yaşayan Yahudi Lobisi ve Rum-Yunan-Ermeni lobisidir…

Yahudi lobisi, İsrail kurulmadan çok önce bile ABD senatosunda vardı, etkindi, 1900lerin başında bile en güçlü lobiydi… Dünyanın bilinen en güçlü ve en eski tarikatı olup, merkezi Vatikan’da olan İsa Tarikatı bile bunlarla rekabet etmekte zorlanıyordu…

Bu lobiler çıkarları öyle gerektirdiği için, burunlarını soktukları tüm coğrafyalarda, özellikle de ciasal İslam türü oluşumların olduğu coğrafyalarda, demokrasi kılıfı altında oluşacak veya oluşan veya oluşturulan tarikat-cemaat yapısındaki siyasi partilerin oluşumuna, gelişimine ve devamına sonsuz bir destek verirler.

Demokrasi ve demokratik yasalar, hedef coğrafyalarda, devletlerde ve toplumlarda bu tür oluşumların ortaya çıkması için gerekli “aparatlardır”…

Hedefe ulaşıldıktan sonra ise aparatlar çöpe atılır, çünkü onlara artık hiç gerek kalmamıştır…

Doğu Akdeniz coğrafyasındaki tüm Müslüman ülkelerin başına gelenler tam olarak bundan ibarettir…

Önce “ciasal islamın” siyasal haklar verilerek peydahlanacağı bir demokrasi ve hukuksal zemin, sonrası ise şeriat, cehalet ve RYE lobisiyle Yahudi lobisi için kullanışlı aparat…

İran, Filistin ve Suriye örnekleri tam olarak budur…

Mısır direkten dönmüştür, Türkiye de direkten dönmüştür ama halen tehlikeden kurtulamamıştır…

Doğu Akdeniz coğrafyasında, özellikle de Müslüman ülkelerde, toplumlarda siyaset adına yaşananlar, yapılanlar ve olanlar tam da bundan ibarettir.

Bunu yirmi senedir yazar, söylerim…

Genelden biraz daha öze, kendimize doğru inersek… Kıbrıs’ta da sözde demokrasimiz vardır, demokratik yasalarımız vardır, ki gerçekten de vardır, ama uygulamadaki gerçek hiç de öyle değildir…

Memleketin iki ana partisi vardır, CTP ve UBP…

CTP, sözde demokrasi savunucusu ve sözde insan hakları havarisidir, ama içerik ve yapısına bakıldığında, kendi içinde tam bir tarikat partisidir.

En iyi becerdiği siyaset tarzı, muhalefetteyken eleştirdiği şeylerin beş beterini, hatta on beterini iktidara geldiğinde yapmaktır…

Kendi içindeki çıkar odaklı kamplaşmalarda bile, sadece kendi ideolojisinin farklı odaklardan kaynaklı fanatizm boyutundaki çekişmesini görürsünüz…

Bu, aslında önce 1920li yıllardaki İngiliz/Fransız sömürge dönemi siyasetinin, sonra da bunu geliştiren Nazi Almanyası’nın dünya siyasetine bıraktığı, ABD-İngiltere-Fransa-İsrail takımının ise tepe tepe kullandığı bir mirastır ve bu yaklaşımın ırkçı faşizmi temel aldığı, ırkçı faşizm üzerinde şekillendiği sanılır…

Bu algı kısmen doğrudur, ama tarihi süreçte çok gerilerde kalmıştır…

Nazi propaganda metodolojisinin temelini oluşturan ve Büyük Yalan diye anılan Joseph Goebbels'in propaganda taktikleri; gerçeklerin çarpıtılması ve yalanlar temelinde toplumu manipüle ederek kullanışlı düşman yaratmak, olası düşmanı da yıldırmak ve “büyük yalancı” tarafından savunulan ideolojiyi hedef kitleye benimsetmek için birey ve toplum psikolojisini etkilemeye dayanır…

Büyük Yalan, son 75 yılda iki önemli akımın da temelini oluşturmuştur; birincisi, ikiyüzlülükte sınır tanımayan çakma sağ ve sol akımlar; ikincisi de en hafifinden kendisini Tanrı yerine koyan, siyasal İslam denen ciasal İslam…

Türkiye’de, ta Adnan Menderes döneminden beri, “Büyük Yalan” taktiği gerek iktidar, gerekse muhalefet partileri tarafından hala inatla uygulanmaktadır...

Uygulanmasına uygulanmaktadır, ama hem iktidar hem de muhalefet, fiyasko üzerine fiyasko yaşamaktadır…

Büyük Yalan akımının uygulayıcılarının ve temsilcilerinin günümüzdeki rollerine baktığınızda, gördüğünüz tek şey, her ikisinin de kusursuz bir şekilde ABD ve Avrupa’da da başını Almanya, Fransa ve İngiltere’nin çektiği NATO emperyalizmine hizmet ettiğidir…

En basitinden, özetin özetiyle anlatayım ki ne demek istediğim daha rahat anlaşılsın; neredeyse yarım asır önce İran’da, sonra da bugün Suriye’de ABD ve AB tarafından destekli, insanlık tarihinin gördüğü en vahşi katiller çetesinden oluşan, ciasal islamın icadı olan bir güruha bir hükümet kurduruldu… Bu vahşi katiller, çapulcular çetesi anında “yaratıcıları” tarafından Suriye’nin temsilcisi olarak tanındı…

Bu vahşi yaratıkları sürüsünün yanıbaşına ise, tıpkı onlar gibi, aynı odak tarafından kurdurulan ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkamasa da, yıpratmayı hedefleyen, yine ABD’nin senatosunda hüküm süren Rum-Yunan-Ermeni lobisinin aparatı PKK’nın uzantısı sokuşturuldu…

Diğer taraftan, işin öteki türlü özünde, her ikisi de İsrail’in bölgedeki emperyalist, yayılmacı politikaları için önümüzdeki dönemde kullanışlı düşmanlar, kullanışlı aparatlar olmak üzere oraya yerleştirildiler…

Yine öze, bize dönersek, buna karşılık;

Tam 63 yıldır Rum-Yunan ikilisi tarafından yapılan akıl almaz kötülükler silsilesine maruz kalan Kıbrıslı Türklerin, idari ve yasal açıdan Suriye’deki çapulcuların hükümetiyle, devletiyle kıyaslanmayacak bir meşruiyete sahip olmasına rağmen, 52 yıllık devleti inatla tanınmamaktadır…

Niye?

Niyesi şu; Bizim küçük memleketin iki büyük partisinden biri olan, ama ikisinin arasında küçüğü olan çakma solcu partimizin, yani CTP’mizin demokrasi, liyakat, hak, hukuk, AB ile medeniyete katılım gibi kulağa hoş gelen “Büyük Yalan” tarzındaki söylemleri doğrudan Rum-Yunan politikasına hizmet etmektedir de ondan…

CTP’miz bol kepçeden hamasi nutuklar atarken, yukarıda bahsettiğim gerçeklerin zerresinden bile dem vurmuyor… Vurmuyor, çünkü işine gelmez… İşine gelmediği gibi, yukarıdaki gerçekleri dile getirmek de CTP’nin yaratılış felsefesine tamamen aykırıdır…

Hal böyle olunca da, KKTC’de kurucu partilerin halkın büyük çoğunluğunu temsil ettiği bir milli birlik hükümeti asla kurulamamıştır.

Milli birlik hükümeti kurulamayınca da, karşımızda duvar gibi dikilen ve milli birliğini her türlü sağlamış Rum tarafı ve işbirlikçilerinin aksine, Türk tarafı olarak Kıbrıs sorununda ortaya ortak bir mücadele zemini koyamadık…

Ortak mücadele zemininde buluşamayınca, hep savunmada kalmak zorunda kaldık.

Ha, Kıbrıs sorununun çözümsüz kalmasının tek sebebi sadece bu mudur?

Kesinlikle hayır… En büyük hatalar 1950lerden sonra milli birlik kavramının önemini şahsi çıkarlarının arkasına koyan, ikinci plana atan Türkiye’deki iktidarlar tarafından pervasızca yapılmıştır ve pili tamamen tükenmiş durumdaki Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimine canlanma, güçlenme fırsatları yaratılmıştır…

NATO’dan bağıra bağıra kaçan Yunanistan, hiçbir taviz istenmeden Türkiye’nin onayı ile tekrar NATO’ya sokulmuştur, Avrupa Birliği’ne girmesine göz yumulmuştur…

Aynı şekilde, Rum tarafının da hiçbir taviz koparılmadan Avrupa Birliği’ne girmesine göz yumulmuştur…

Aynı şekilde, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu antlaşmalarına tamamen aykırı olarak, Rum tarafının Fransa, Amerika, İsrail, Mısır, Ürdün gibi devletlerle ikili askeri antlaşmalara girişmesine göz yumulmuştur…

Aynı şekilde, Türkiye’nin gelen giden iktidarları Kıbrıs’taki Türk devletinin tanınması için gereken uluslar arası gayreti sadece lafta göstermiş, icraatta ise kılını bile kıpırdatmamıştır…

Biz hala bizim bizden başka dostumuz olmadığını, millet olarak çıkarlarımızı ancak milli birliğimizi sağlayarak ve kendi çıkarlarımıza odaklanarak koruyabileceğimizi idrak edemedik…

Ancak, milli çıkarlarımızı değil de şahsi çıkarlarımızı koruyup kollamada, su başını tutup da milletin ve devletin öz ve milli kaynaklarını kendi cebimize aktarmada, kendi cebimizi doldurmada ustalaştık, uzmanlaştık…

Uluslar arası siyaset dengelerinin nasıl döndüğünü de halen anlayamadık!!!

Örneğin;

Daha birkaç gün önce BM’de İsrail Başbakanı Netanyahu atıp tutarken, çoğu ülke temsilcisi salonu terk etti… Terk edenlere baktığınızda, bunların tümü İsrail ile gündüz kavga etse de, gece hırsızlığa beraber çıkan türden olanlardı… Müslüman ülkelerin hemen hemen tümü de buna dahildir!

Aralarından bir teki bile çıkıp da, o protesto ettikleri İsrail ile ilişkilerini kesmiyor!!!

Lafta protesto, ama icraata gelince, aslanlar gibi hepsi de İsrail’in yanındadır…

Niye?

Niyesi şu; Çünkü Yahudi lobisi şu anda dünyanın en güçlü lobisidir ve dünyanın tüm ülkelerinde çok büyük ekonomik, finansal ve siyasi güçleri vardır, çoğu ülkenin de devlet ve hükümet yapılarına doğrudan veya dolaylı olarak hükmetmektedirler.

Yahudiler dünyanın en küçük milletlerinden biri olabilirler, ama lobileri tartışmasız bir şekilde dünyanın en güçlü lobisidir ve korkulacak bir düşmandır…

Yaptıkları da sadece ve sadece, çıkar ortaklığıdır!

Bizim kendi kendimize sürekli düşmanlar yaratırken asla yapamadığımız şey de budur!

İsrail için dost diye bir şey yoktur…

Bizim de bizden başka dostumuz yoktur… İsrailli bunu biliyor, Rum-Yunan ikilisi bunu biliyor, oyunu ona göre oynuyor, ama biz sürekli bu ikiliyle doğrudan ilişki ve sürtüşme içinde olmamıza rağmen, bir türlü onların bildiğini, onların yaptığını, onların zihniyetini öğrenemedik…

Dahası, İsrail’i de kendimize düşman ettik.

İsrail’in uluslar arası siyasetteki bakış açısına göre, her ne kadar ABD ve İngiltere bu ülkenin sürekli yanında görünseler de, İsrail’in İsrail’den başka dostu yoktur…

Ancak, şunu da kabullenmek gerekir ki, İsrail’i ilk tanıyanlardan biri Türkiye olduğu ve her türlü desteği de kendisine verdiği için, İsrail’in Türkiye’ye, daha doğrusu Türk milletine karşı bir minnet borcu da vardır ve bu borcu da kabullenmişlerdir… Ta ki, AKP ile ters düşene kadar…

ABD, İngiltere ve diğer güçlü ülkeleri İsrail gibi savunma refleksi son derece güçlü olan bir ülkenin yanına sokan tek unsur, Yahudi lobisinin tartışılmaz gücüdür…

Ve gelelim işin püf noktasına; dünyanın en köklü ve güçlü milletlerinden biri olmamıza rağmen sadece kendi koltuk ve çıkar gaylesine odaklanan sığ siyasi zihniyetlerimiz yüzünden dünyaya sözümüzü geçirecek bir Türk lobisi hiçbir zaman etkin ve aktif olmamıştır…

Lobicilik faaliyeti alanında fırsatları düşmana kaptırdığımız şu zamanda ise, Yahudi lobisi, sırf çıkar ortaklığı öyle gerekiyor diye Türk milletinin ezeli ve ebedi düşmanı olan Rum-Yunan-Ermeni lobisi ile Türkiye’ye ve Türk milletine karşı işbirliği içindedir…

Ve, tabi ki Kıbrıslı Türklere karşı da işbirliği içindedirler…

Rum toplumu lideri Hristodulis’in söylemlerinde ve eylemlerinde, aynı şekilde Yunanistan’ın da hem söylemlerinde hem de eylemlerinde bu kadar zıvanadan çıkmasının ve tarihi gerçekleri sürekli yalanlarla, gerçek dışı beyanlarla, kısacası Nazi taktiği tarzında “Büyük Yalan” ile çarpıtmaya çalışmasının, Türkiye’yi ve bizi sürekli tahrik etmelerinin en önemli sebebi ve motivasyonu, işte bu işbirliğinden aldıkları cesarettir…

Biz ise, özellikle Kıbrıslı Türkler olarak, hala lafla peynir gemisi yürütmeye çalışmaktayız, hala savunmadayız… Diğer taraftan, hala hem nala hem de mıha vurmayı huy haline getirmiş, bir an önce Türkiye’nin elinden kurtulalım da ne olursa olsun mantığıyla davranan, Rum tarafının ve İsrail lobisinin yaptıklarına sesini çıkarmayan, daha doğrusu çıkaracak cesareti olmayan CTP sayesinde toplumsal olarak bir milli birlik oluşturamadık…

Bu milli birliğin tam olarak oluşamamasında, oluşturulamamasında, ülkenin en büyük partisi olan UBP’nin yaptığı yanlışların da doğrudan rolü vardır…

CTP “büyük yalan” taktiğiyle sözde muhalefet yaparken, devletin kurucu partisi olan UBP son yıllarda giderek güven erozyonuna uğramıştır ve bu süreçte hem devlet, hem de milli çıkarlarımız sekteye uğramıştır.

Bugün Rum tarafı aleni şekilde İsrail ile bize karşı her türlü alanda işbirliği yaparken, aynı Rum tarafı İsrail’in Kıbrıs’taki yayılmacı politikalarını eleştirmektedir…

Halbuki, bizim taraftaki yayılmacı politika daha ciddi boyuttadır.

Dahası, dünyanın dört bir tarafında serbestçe gelenler ve ülkeye elini kolunu sallaya sallaya girenler tarafından Kıbrıs Türk toplumu ithal nüfusun karşısında azınlık kalmıştır… İthal suç ve suçlu oranı ise resmen patlamıştır!!!

Sayın muhalefet liderimiz CTP bu konuda ağzını açıp da tek kelime etmemektedir…

Sanırsınız ki, memleketin muhalefet partisi CTP sadece ve sadece bir tek laf olsun torba dolsun modunda UBP karşıtı muhalefet yapmak ve bunun için maaş almak için yaratılmıştır!!!

UBP ise alması gereken hukuki, siyasi ve güvenlikle ilgili tedbirleri almamaktadır veya yeterince almamaktadır, bu da toplum içinde devlet kurucusu partiye karşı güven temelinde çoktan oluşması gereken milli birliğin oluşumunu geciktirmektedir.

Milli birlik oluşmayınca da, toplum olarak tek ses verememekte, vatandaş olarak yasal haklarımızı ulusal ve uluslar arası boyutta savunmakta aciz kalmaktayız…

Diğer taraftan, iki adım ötemizdeki Rum toplumu 74’den beridir iktidarıyla muhalefetiyle milli birliği tam olarak sağlamış durumdadır…

Çünkü onlarda Türk toplumuna yamalanalım diye harıl harıl uğraşan, bin dereden su getiren bir muhalefet yoktur!

İşte bu noktada, gelelim yazının başlığına; hibrit düşman!...

Bu şartlar altında, büyük yalan taktikleriyle demokrasi havarisi geçinip, kendilerinden olmayanlara karşı Nazi taktiklerini uygulayanlar içimizdeyken, düşmanı uzakta aramamıza çok da gerek yoktur…

Rum-Yunan ikilisi işte bu hibrit düşmanın gündem, hedef saptıran taktiksel siyaseti sayede atı alıp Üsküdarı geçti, İsrail de bu sayede içimize girdi…

Hadi, yine lafı uzun tuttum, burada kesiyorum…