Doğu Akdeniz jeopolitiği, son günlerde Paris ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) arasında imzalanması beklenen askeri anlaşmalarla yeni bir gerilim eşiğine sürükleniyor. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Rum Lider Hristodulidis ile yaptığı görüşmede sarf ettiği "Rumlar bize güvenebilir" ifadesi, basit bir diplomatik nezaket cümlesi olmanın ötesinde; bölgenin 1960’tan bu yana korunan hukuksal statükosuna yönelik açık bir meydan okumadır.
Haziran ayında imzalanması planlanan SOFA (Kuvvetlerin Statüsü Anlaşması), Fransa’nın adada kalıcı askeri birlik konuşlandırmasının yasal kılıfı olarak kurgulanıyor. Ancak bu noktada sormak gerekir: Kıbrıs’ın egemenlik hakları ve garantörlük sistemi, üçüncü bir devletin adaya askeri güç yığmasına ne kadar izin veriyor? İngiltere’nin egemen üsleri üzerinden yürüttüğü sessiz diplomasiye karşılık Fransa’nın bu denli "görünür" olma çabası, aslında Avrupa Birliği’nin Akdeniz’i bir "iç göl" yapma arzusunun tezahürüdür.
Macron’un "Jeopolitik dengelerin kırılgan olduğu bir dönemde yanınızdayız" vaadi, bölgedeki Türk varlığını hedef alan bir projeksiyonun parçasıdır. Rum tarafının, Fransa’yı bir "kurtarıcı" gibi lanse ederek Macron’a "Kıbrıslıların kalbinde özel bir dost" yakıştırması yapması, adadaki gerçek çözümsüzlüğün ana kaynağını bir kez daha göstermiştir. Yunanistan’ın maksimalist taleplerini Fransa’nın askeri gücüyle birleştirme stratejisi, bölgeyi bir barış havzası olmaktan çıkarıp askeri bir garnizona dönüştürme riskini taşımaktadır.
Ankara, bu gelişmeleri sadece izlemekle yetinmeyecektir. Mavi Vatan doktrini, deniz yetki alanlarındaki hakların korunması kadar, Kıbrıs Türk halkının güvenliğinin teminatını da içerir. Fransa’nın adada askeri varlık gösterme çabası, 1960 Garanti Anlaşmaları’nın ihlali anlamına gelmektedir. İngiliz üslerinin varlığı dahi tartışmalıyken, bir de Fransız postallarının adaya kalıcı olarak inmesi, Türkiye’nin adadaki askeri ve siyasi gücünü sınırlama girişimidir.
Sonuç olarak; Akdeniz’de "güven" vaat edenlerin, aslında bölgedeki kutuplaşmayı derinleştirdiği aşikardır. Fransa’nın askeri yayılmacı çabası ve Rum tarafının bu tehlikeli oyuna zemin hazırlaması, Doğu Akdeniz’deki barış umutlarını gölgelemektedir. Türkiye, tarihsel haklarından ve uluslararası hukuktan aldığı güçle, bu oldu-bittilere karşı en üst düzeyde diplomatik ve sahada karşılık verme iradesine sahiptir. Akdeniz’in tapusu, Paris’teki koridorlarda değil; tarihin ve coğrafyanın sarsılmaz gerçeklerinde yazılıdır.