Bizimkiler buralarda köy köy gezerek “ganimet” arsa dağıtırken, geçen Cuma günü, Kıbrıs’ın güneyinde; çok önemli tartışmalar yaşandı, geleceğimizi bire bir etkileyecek önemli kararlar alındı.

Bir “barış projesi” olan Avrupa Birliği’nin, 27 ülkesinin liderleri; ada turizminin merkezi Aynapa’da, neredeyse bir “savaş projesi” dizayn etti.

Aslında bu; Hristodulidis’in, kendi politikaları bağlamında, bir “başarı” olarak nitelenebilir.

Adam; birkaç insansız hava aracı Kıbrıs semalarında göründüğünde, dünyayı ayağa kaldırdı.

Küçücük adamıza anında “fırkateyn”ler doluştu.

Hristodulidis’in “SOS” çağrısına; başta Yunanistan, Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya koşarak geldiler.

Kıbrıs’ı adeta “kuşatma” altına aldılar…

Projenin adı da “AB üyesi Kıbrıs’ın güvenliği” diye tanıtıldı.

Hristodulidis bu kadarla da yetinmedi…

Bu “etkin ve fiili” kuşatmayı “sürekli” kılmak için, AB’nin yasalarını kurcalamaya başladı. Büyük bir olasılıkla Fransa’nın verdiği “akılla” AB Anlaşması’nın “47’ye 2” nolu maddesine dayanarak Avrupa ülkelerine “Bizi korumaya mecbursunuz” demeye başladı.

“Fransa’nın verdiği akıl” diyorum, çünkü AB tarihinde bu maddeyi işleten bir tek Fransa oldu.

2015’te 130 kişinin öldürüldüğü Paris’teki saldırılar nedeniyle Fransa AB ülkelerinden “denizaşırı” operasyonları için istihbarat ve lojistik destek talep etmişti.

Almanya, Birleşik Krallık, Belçika ve Hollanda bu operasyonlarda Fransa’ya destek sağlamıştı.

Hristodulidis, bu örnekten yola çıkarak ve Fransa’ya yapılan “desteğin” rüzgârıyla, birkaç ay içinde AB ülkelerini “ikna” etmeyi başardı.

Kıbrıs’ın güneyindeki AB gayrıresmi zirvesinde bu konuya “öncelik” verildi, hatta maddenin içeriğindeki eksikliklerin giderilmesi yönünde adımlar atıldı.

AB Anlaşması'nın 42/7. maddesi; “AB ülkelerinin karşılıklı savunma yükümlülüğü”nü düzenliyor.

Yani; eğer bir AB üyesi devlet, kendi topraklarında silahlı bir saldırıya uğrarsa, diğer üye devletler, BM Şartı’nın 51. maddesi kapsamında (meşru müdafaa hakkı), ellerindeki tüm imkânlarla yardım ve destek sağlamakla yükümlüdür.

Bu madde, AB içinde bir tür “mini NATO” kuruyor ve NATO Anlaşması’nın “5. madde”sindeki prensibe dayanıyor.

Ne diyor NATO Anlaşması’nın 5. maddesi?
“Bir üyeye saldırı, tüm üye devletlere yapılmış sayılır.”

Hristodulidis’in istediği şey tam da bu… Giremediği NATO’nun prensipleriyle, “Etkin ve fiili” bir AB koruması sağlamak…

Arkasında, yanıbaşında, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’da güçlü ve “caydırıcı” bir askeri gücün bulunduğunu göstermek…

En çok da kime karşı?

Elbette Türkiye’ye karşı…

Diplomasi girişimleri ve güçlü lobicilikle Rum tarafının elde ettiği bu yeni “pozisyon” öngörü fukarası bizim tarafı harekete geçirir mi, bilmiyorum.

Ancak; Avrupa Konseyi Başkanı Antonio Costa’nın, Kıbrıs’ı bir "test vakası" olarak belirlediklerini ve AB’nin tüm dikkatini “Kıbrıs’ın güvenliğini korumaya adadığını” söylemesi hiç de boşuna değil.

Adamlar, AB Anlaşması’ndaki bu ilgili maddeyi, Rum tarafının istediği doğrultuda düzenlemek için çoktan kolları sıvadılar.

Antonio Costa "Anlaşma, ne zaman ne olacağı ve kimin ne yapacağı konusunda net değil. Bu karşılıklı yardımlaşma maddesinin nasıl kullanılacağına dair bir el kitabı tasarlıyoruz" derken, Proje mimarı Hristodulidis de "bir plan hazırlıyoruz" diyerek projeye dört elle sarıldıklarını ortaya koydu.

Hristodulidis’in, “Kıbrıs’ın güvenliği”ni AB liderlerinin gündemine oturtmuş olması, azımsanamaz, küçümsenemez, görmezden gelinemez yeni bir durumdur.

ABD ile AB arasındaki ilişkilerin bozulması, Trump’ın NATO aleyhine sözleri, aslında bu ortamın güç kazanmasını ve Hristodulidis’in çağrısına sıcak bakılmasını sağlayan öğelerin başında geliyor.

AB’nin son yıllarda “kendi savunma kapasitesini güçlendirme” çabaları, yani bir “Avrupa ordusu” kurma projesi, Türkiye ve tabii bizim açımızdan ciddi stratejik sonuçlar doğurabilecek bir konu.

Kısacası; “Kıbrıs Cumhuriyeti” AB içi dayanışmayı arkasına almış bulunuyor. Öte yandan Fransa gibi ülkelerle ikili savunma anlaşmaları yaparak cepheyi genişletiyor.

Hristodulidis; “Kıbrıs sorunu”nu ağzına almadan, bambaşka bir “görmezden gelme” haliyle tüm bunları yapıyor.

Şimdiki manevrası ise, Türkiye’nin “etkin ve fiili” garantisini; anlamsız, gereksiz ve uygulanamaz bir “hoş hayal”e dönüştürmek...

Türk tarafı; AB’nin en güçlü devletlerinin fırkateynlerinin Türkiye’nin etkin ve fiili garantisine “yok hükmünde” mührünü vurduğunu görebilecek kapasiteye sahip mi?

Sanmıyorum…

Garantileri “kırmızı çizgi” diye savunan şahinlerin, bu yeni “ada düzeni”ne bağnazlık ve hamaset dışında bir “yanıtları” var mı?

Bunun da yanıtı kocaman bir “hayır”dır.

Gerçekten Hristodulidis, yeni bir “savaş taktiği” gibi, TC garantisini de, olası bir çatışmayı da berhava edecek yeni bir “konum” kazanıyor.

İşte bu yüzdendir ki; AB içindeki bu “devlet”in ortağı olmaktan vazgeçmek, “iki devlet” diye ayrılıkçılık yapmak, hem Kıbrıslı Türklere, hem de Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür.

Bir an önce bu “devlet” içindeki yerimizi almak için önşartsız olarak masaya oturmanın yolunu bulmalıyız.

Sayın Erdoğan’ın; Antalya’da dünyaya ilan ettiği gibi “Stratejik hedefimiz AB’dir” anlayışına alan açması, AB’nin demokratik “standard”larını milimine kadar uygulamaya başlaması, bizim de Türkiye’nin de “kurtuluşu” olacaktır.

Gerisi; gerginliktir, savaştır, çatışmadır…