Önce “Ey Amerika” demişti…
“Hiç Osmanlı tokadı yemedikleri çok açık…”
Sonra “Ey Avrupa” demeye başladı…
“Kapıları açarız ha… Sonra da siz düşünün…”
Son ağzından çıkan “ey” ise, hepsinden daha sertti…
“Ey Yunan…”
“Bak, tarihe bak… Çok daha fazla ileri gidersen bunun bedeli ağır olur, ağır.”
Orada durmadı tabii… Daha birkaç ay önce Suriye için söylediği şarkı sözünü, bu kez Yunanistan için yineledi:
“Bir gece ansızın gelebiliriz… Hem de her yere gelebiliriz…”
Ne yalan söyleyeyim, gençlik yıllarımızda popüler olan bu şarkıyı hiç sevmemiştik…
Zaten 1964’lerde, 1974’lerde Türkiye’den Kıbrıs’a bakıp, “bir gece ansızın gelebilirim” diyen politikacı da yoktu…
Tam tersine, gençlik yıllarımızda, nöbet tuttuğumuz mevzilerin karşısına kurulan hoparlörlerle Rum askerler bize Yesari Asım Arsoy’un o ünlü nihavent şarkısını çalıyorlardı…
“Bekledim da gelmedin, sevdiğimi bilmedin…”
Kıbrıslı Türkler, hep beklemedeydi… Türkiye askeri gelecek ve kendilerini kurtaracaktı…
Rumlar, bu “toplumsal algı”yı çok iyi okudu ve hoparlörlerin sesini sonuna kadar açarak “mücahitlerin” moralini bozmaya çalıştı…
Sonunda, bir sabah ansızdan geldiler…
Türkiye insanı, çoğunlukla bu “savaş”ı çok sevmişti… Medya her gün “kahramanlık öyküleri” ile tiraj rekorları kırıyordu…
Ağzında kasatura, elinde süngülü silahı, postalları ile koşan, renkli Mehmetçik posterleri kapış kapış gidiyordu…
Kocaman boş tank ve top mermi kovanları, evlerin misafir odalarının en prestijli yerinde, tabure görevi görüyordu…
Toplumun önemli bir kesimi “savaş”ın kaymağını kaşıklarken, bir başka kesimi de; göç, ölüm ve kayıpları nedeniyle “acı”lar içinde kıvranıyordu…
İşte bu yüzdendir ki, TC Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bir gece ansızın gelebilirim” sözleri savaş karşıtı her “insanı” sarsar, beynini yaralar…
“Savaş”ı yaşamayanlar elbette bilmez…
Yanında, çok sevdiği arkadaşının yere devrildiğini görmeyenler…
Bir gece ansızın evini yurdunu terk etmek zorunda kalmayanlar…
Gözleri önünde en sevdiklerinin tecavüze uğradığına şahit olmayanlar…
Köyü işgal edildiğinde beline dipçik yemeyenler…
Nereden bilecek “savaş” nedir?
Ne yazıktır ki Türkiye ile Yunanistan, tarihlerindeki “en gergin” dönemlerden birini yaşıyor…
Türk tarafı; Klerides’in “Kıbrıs’ın savunması” için 1997’de Rusya’dan satın aldığı ve NATO baskısıyla Girit’e konuşlandırmak zorunda kaldığı S-300’lerin, Türk jetlerini radarına kilitlediğini iddia ederken, Yunanistan bunu reddediyor.
Türk tarafı, Yunan jetlerinin Türk hava sahasını 256 defa ihlal ettiğini ve Türk jetlerine yönelik 158 tacizde bulunduğunu, Yunanistan sahil güvenlik botlarının Türk karasularını 33 defa ihlal ettiğini savunuyor.
Yunan makamları, bu yılın başından beri Türk jetlerinin Yunan hava sahasını 4 bin kez ihlal ettiğini, sadece geçen ay 760 kez ihlal ettiğini öne sürüyor.
Düşünebiliyor musunuz?
17 ihlal vakasında Yunan savaş jetleri ile Türk jetleri arasında "it dalaşı" yaşanmış…
Yani, her an bir “savaş” çıkması söz konusu olmuş…
Türkiye’de, en geç gelecek Haziran’da, CB ve genel seçimler var…
Yunanistan’da ise normal seçimlerin gelecek ilkbaharda yapılması bekleniyor…
Hem Sayın Erdoğan’ın, hem Yunanistan Başbakanı Mistotakis’in, seçim kazanmak uğruna, iki ülke arasındaki gerginliği tırmandırıcı söylemden vaz geçmeye niyetlerinin olmadığı anlaşılıyor…
Her ikisinin de yaklaşan seçimlerde durumları oldukça “kritik…”
Yunanistan Başbakanı Mitsotakis, telefon dinleme skandalı ve yüksek elektrik ücretleri yüzünden her geçen gün oy kaybediyor.
Erdoğan’ın da seçimlerde kazanması çok zor görünüyor…
Her ikisi de, “iç politik” nedenlerle gerginliği artırarak, düşmanlığı körükleyerek, “savaş dili”durumunu konsolide etmeye çalışıyor…
Öyle anlaşılıyor ki, TC Cumhurbaşkanı Erdoğan, Mısır’la, Suudi Arabistan’la, Ermenistan’la, Katar’la, İsrail’le ilişkilerini düzeltmek için adım atarken, Yunanistan ve Kıbrıs’ı bu “proje”nin dışında bırakıyor…
Türk kamuoyunda, Yunan karşıtlığının “alıcısı” olduğuna inanıyor…
Peki, bu “savaş dili”nin, tehdit içerikli söylemlerin seçimlerde oya dönüşmesi olasılığı var mı?
Öyle görünüyor ki, 2002’den beri süren İslamcı “dönüşüm” Bahçeli’nin hoyrat milliyetçiliği ile birleşerek Türkiye’de “savaş”a hevesli bir kamuoyu oluşturmayı başardı…
Baksanıza, koca koca yandaş profesörler televizyonda efelik yapıyor…
Bir başka ulusa “mankafa” diyebiliyor…
“Mehmed’in süngüsü kalktı mı, nereye gireceği belli değil” diyebiliyor…
“Bre koca kafalı Yunanlı, gözüne dizine dursun be…” diye nefret söyleminde bulunabiliyor…
Böylece, iki ülke arasındaki gerginlik, her geçen gün tırmanıyor…
İşte bu aşamada; Kıbrıs sorununun “ayrılıkçı” değil, bir “federal yapı” çerçevesinde çözülmesi, bir o kadar daha önem kazanıyor.
Sorunu çözemeseler bile, “Barış suyu”ndan tutun da, Rumlara “hava sahasını” açmaya kadar birçok barış projesi üzerinde çalışabilirler. Bizleri “savaş” korkusu ile yaşatmak yerine, bu konuda atacağı adımlarla, proaktif politikalarla, Türkiye çok büyük bir “prestij” sağlayabilir dünyada…