1950’den beridir bizim coğrafyamızda ve dünyanın geri kalmış, kasten geri bırakılmış, geri kalması için elden gelen her şey yapılmış ülkelerinde ve toplumlarında net bir şekilde görülüyor ki ABD’nin istemediği hiç kimse iktidar olamaz.

İktidar koltuğuna oturanlar seçmenleri de “uyutan” akıl oyunlarının mükemmel senaryolarıyla iki dudak arasında gelirler, iki dudak arasında giderler.

İki dudak arasından çıkan emirle koltuğa oturanlar son kullanım tarihi geldiğinde limon gibi sıkılır, tekmeyi popolarına yediği gibi tarihin çöplüğüne gider.

1950li yılların başından itibaren bu senaryo hiç değişmez, merkezinde de ABD ve Rusya arasındaki iktidar çekişmesi vardır, hem Avrupa’nın hem Asya’nın, hem de Ortadoğu ve Afrika’nın canına okudular.

Hatırlarsınız, bu ikili tarafından Avrupa doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştı, ama Avrupalılar kafalarını kullandılar, 1950lerden beri uğraşa uğraşa şimdiki Avrupa Birliği oldular, ama Amerikan emperyalizminin politik ve ekonomik sıkıştırmasından yine kurtulamadılar, ilk kazığı da Amerika’nın küçük kardeşi İngiltere’den yediler.

Amerika son 40 yılda, Rusya’yı çöreklendiği Ortadoğu ülkelerinden de adım adım kovaladı…

Bunun için de siyasal islamı yarattı, uygulamaya soktu, ve siyasal islamın kaçınılmaz neticesi ve ürünü olarak cehaleti ve sefaleti tepe tepe kullandı, halen de kullanıyor…

Bir zamanlar Şah rejimi altında gayet modern ve laik bir yaşam tarzına sahip olan İran biraz Rusya ile yakınlaşmaya başlayınca, Şah da memleketi idare etme ve ülkenin zenginliklerini halkıyla paylaşma konusunda biraz çuvallayınca, anında Anglo-Amerikan ve Fransız çeteleri devreye girdiler, Humeyni denen ve yıllarca koruyup kolladıkları, siyasal islamın İran temsilcisi olarak hazırladıkları tımarhanelik ruh hastasını şak diye bir operasyon ile İran’ın başına getirdiler.

Öncesinde de Şah ailesini bir başka operasyon ile, 1953de düzenledikleri Ajax operasyonu ile, iktidara getirmişler, yıllarca kuklaları olarak kullanmışlardı.

Şah ailesinin son kullanım tarihi gelince ve yerine işlerine yarayacak başka türlü bir kukla geçirme ihtiyacı doğunca, Türkiye’nin yanıbaşına bir siyasal İslam çetesi yerleştirdiler... Kendilerine ne kadar yaranırsa yaransın, devlet yapısını ve silahlı kuvvetlerini kendi çıkarlarına tehdit olarak gördükleri; emperyalist çıkarları gereği bir türlü beğenmedikleri; Atatürkçü, laik ve Cumhuriyetçi varlığını bir türlü hazmedemedikleri, kabullenemedikleri, ve keza, Ortadoğu bölgesindeki çıkarlarına en büyük tehdit olarak gördükleri Türkiye’nin hesabı adım adım görülmeliydi…

Humeyni denen ruh hastası molla iktidara gelir gelmez, kendisine tehdit oluşturabileceğini varsaydığı onbinlerce insanı bir ay içinde sorgusuz sualsiz katletti, İran’ın her köşesinde sayısız yargısız infazla yaşandı…

Katledilen insanların arasında üniversite öğretim görevlileri, siyasi parti temsilcileri, asker ve polis içinde kendi kafalarına uymayacak olanlar, hatta uysa bile güvenilmez gördükleri şahıslar, molla rejimine itiraz etme cüretini gösteren gençler, sivil toplum örgütlerinin temsilcileri ve üyeleri, basın-yayın organlarında görevli insanlar, ılımlı İslamcılar, demokrasi yanlıları, yazarlar, çizerler, aydınlar ve daha niceleri vardı…

Başını Humeyni’nin çektiği Molla takımı öylesine kendilerinden geçmişler ve öylesine azgınlaşmışlardı ki, kendilerine karşı çıkan veya karşı çıkma ihtimali olanları “Allah’a şirk koşmak”, yani Allah’a karşı gelmek suçuyla sorgusuz sualsiz ya asıyor, ya kurşuna diziyordu…

Artık ABD-İngiltere-Fransa icadı ve beslemesi zırcahil mollalar kendilerini Allah yerine koyuyordu, kendilerine karşı gelen veya kafalarına göre hareket etmeyen herkes Allah’a karşı gelmekten anında idam ediliyordu veya akıl almaz işkencelere uğradıktan sonra katlediliyordu…

1 Şubat 1979 tarihinde Humeyni’nin iktidara gelmesiyle birlikte koskoca kadim İran medeniyeti ve halkı sadece on gün içerisinde tam bir vahşetin, dehşetin, kaosun içine sürüklendi...

Sonraki birkaç ay ise acımasız bir kıyıma şahit oldu, toplu temizlikten sonraki süreç de aslında pek farklı değildi.

Molla rejiminin iktidarı ele geçirdiği andan itibaren artık İran’da insan hakları, hukuk, hak, demokrasi, siyaset gibi kavramlara yer yoktu, sadece kendilerini Allah yerine koyan, kendilerine karşı çıkan herkesi acımasızca yok eden, saçının bir teli görüldü diye kız çocuklarının, kadınların kafasını ezen, işkence ile katleden mollaların dehşetli terörü vardı…

Mollaların iktidarı daha bir seneyi bile doldurmadan laik rejimini beğenmedikleri Irak ile sürtüştü, Irak ile nerdeyse on sene sürecek bir savaşa giriştiler, sadece İran ordusundan bir milyondan fazla insan öldü, ülkenin kaynakları vahşice savaşa harcandı, savaş masrafları karşılansın diye petrol batıya nerdeyse bedavaya satıldı, zaten ekonomik çöküntü içinde olan ülke daha da büyük bir felakete sürüklendi, gidişatı eleştirenlerin binlercesi siyasi mahkum olarak hapse tıkıldı ve katledildi, isimsiz mezarlara gömüldüler…

Artık ülkenin “takma” adı İran İslam Cumhuriyeti, gerçek adı ise “Mollaların vahşet ve dehşet çiftliği” idi…

Neticede, İran halkı bunların zulmü altında inim inim inlerken, bu çetenin her biri yıllar içinde en az yüz milyar dolarlık adam oldular, halk sefaletten ve cehaletten sürünürken bunlar ülkenin bütün gelirini cukkaladılar, kendilerini ve rejimlerini korumak için de üniformalı, silahlı bir çete yarattılar, adına da Devrim Muhafızları dediler, bu çeteyi kullanarak İran halkı üzerinde tam bir terör ve vahşet düzeni yarattılar…

Kendilerini Allah yerine koyuyorlardı ama esas dinleri, imanları, yıllar yılı ceplerine cukkaladıkları trilyonlarca dolar paraydı…

Amma ve lakin, 1980lerdeki dünya bir başkaydı, 2025lerdeki dünya ise artık bir başka…

Zırcahil mollalar kendilerini ayakta tutabilmek için din sömürüsünden besleniyorlardı, bir de İsrail düşmanlığından…

Farkında değillerdi ki İsrail için sadece ve sadece kullanışlı bir düşman idiler ve varoluş sebepleri de sadece ve sadece iki sebepten kaynaklanıyordu…

Birincisi, İsrail için yeri geldiğinde çıkarları gereği uğraşabileceği kullanışlı bir düşman olmak; ikincisi de emperyalistlerin yüz yıldır Atatürkçü, laik ve cumhuriyetçi varlığını hazmedemedikleri, emperyalizmin tüm canavarlarını tarihte eşi benzeri görülmemiş bir Kurtuluş Savaşı destanı ile yenen Türk milletinin başına bela sarmak, yani din sömürgenliğini ve siyasal islamı bela etmek…

Neticede, İran’ın zırcahil mollaları kendilerine biçilen görevleri layıkıyla yerine getirdiler…

Rusya ile sıkı askeri ilişkileri olan Irak ile savaşa tutuştular, dolaylı olarak da komünist Rusya ile ters düştüler; İsrail’in başına bela sarmak için cihatçı terör örgütlerini beslediler, desteklediler, ki işin en ilginç tarafı, bu cihatçı çapulcuların tümü de Anglo-Amerikan çetesinin icadıydı… Anglo-Amerikan çetesi şeytanın olabilecek en vahşi, en megaloman katillerini yaratıyor, hedef coğrafyaya salıyor, bunların beslemesini de kendini Allah yerine koyan zırcahil mollalara havale ediyordu, ve böylece, bir taşla değil iki kuş, onlarca kuş vuruyorlardı…

Durum akıl alır gibi değildi ama bir taraftan bu zırcahil, ahlaksız ve kötülük abidesi yaratıklar yaratılırken, diğer taraftan da bunları besleyecek cehalet ve sefalet düzeni olabildiğince körükleniyordu… Çünkü cahil ve sefil olan sorgulamazdı, sadece biat eder, önüne atılan bir kuru ekmeğe bile şükrederdi, biat ederdi… Akıllı olan, vicdanlı olan, ahlaklı olan, eğitimli olan ise yanlışlığa başkaldırır, sorgulardı, itiraz ederdi, doğru yolu göstermeye çalışırdı… Ancak sorgulayacak, itiraz edecek olanlar daha en başından toplu katliama tabi tutulmuş, arkadan gelenlere veya gelecek olanlara da gözdağı verilmişti…

Humeyni öldüğünde, kefeninden bir parça koparıp, o parça ile kendilerine cennetten yer almak isteyen milyonlarca kişi birbirlerini ezdiler, izdihamda kimileri öldü, binlercesi yaralandı, izdiham ancak silahlı müdahale ile sonlandırılabildi, ceset de defnedileceği mezara ancak helikopter ile indirilebildi…

Cehalet böyle birşeydi işte, kendini Allah yerine koyan bir çetenin elebaşının kefeninden bir parça kopar, sen de cennette yerini garantile…

Şimdi ise, İsrail ve büyük abisi Amerika’ya “yeteri kadar” hizmet ettikten sonra, artık son kullanım tarihleri geldi…

45 yıldır İran halkını inim inim inleten “çakma Allahların” defterleri artık dürülecek, hem de acımasızca dürülecek…

Dünya belki 1980lerde daha büyüktü ama şu andaki teknolojiler sayesinde artık fare deliği kadar bile sayılmaz.

Peki, zırcahil molla takımı iktidardan gittikten sonra ne olacak?... Ne olsun, İsrail ve Amerika’nın çıkarlarına hizmet edecek ayak takımı iktidara getirilecek…

Tıpkı Suriye’de olduğu gibi…

Yani anlayacağınız, Türkiye’nin ve Türk milletinin başı yine beladan kurtulmayacak, çakma Allah müsveddeleri defolup gidecek, yerlerine de onların bıraktığı yerden Amerika ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek yenir “türler” gelecek.

Siyasal İslam denen aparat İsrail ve ABD, ve keza, onların dümen suyunda giden İngiltere ve Fransa gibi emperyalistler için o kadar kullanışlı bir aparat ki, bu coğrafyadan silinmesi mümkün değildir…

Silinebilmesi için öncelikle Türkiye’nin ve Türk milletinin Cumhuriyet ayarlarına dönmesi, resetlenmesi gerekmektedir, ki Türkiye bölgede yeniden bir denge unsuru olabilsin...

Aksi takdirde, dünün emperyalist icadı çapulcuları, vahşi katilleri bugünün çakma Cumhurbaşkanları, çakma hükümetleri olmaya devam edecek, Ortadoğu coğrafyasının insanları da vahşet ve dehşet içinde yaşamaya, en hafifinden sürekli huzursuz yaşamaya mecbur kalacak.

Son olarak, mollaların Amerika’ya karşı hovardalığına gelince; siz sanıyor musunuz ki İsrail gibi bir devlet, Amerika gibi bir devlet, bütün kozlarını 12 gün savaşında harcadı!!!

Yok öyle bir dünya, İsrail ve Amerika 12 gün savaşında sadece A planlarını uyguladılar, sırada daha nice planları var, Tanrı bilir!

İddiayla yazıyorum, bu ikili eğer isterlerse mollaları ve gücü ancak kız çocuklarına, silahsız gençlere yeten katil sürüsü muhafızlarını topyekün temizlemeleri bir saat bile sürmez…

Bunu yapmamalarının ve seçici davranmalarının tek sebebi, dünyanın tepkisini çekmemek için molla tayfasını silip süpürürken sivil zayiatlara da neden olmak istememeleridir…

Yine de korkunun ecele faydası yoktur, İran’ın “çakma tanrılarının” sonları gelmiştir, öyle de böyle de gidecekler ve 45 yıllık günahlarının hesabı da kendilerinden sorulacak, yaptıkları akıl almaz kötülükleri öyle ya da böyle ödeyecekler…

Minaresi görünen köy artık kılavuz istemez, fakat şu anda esas sorulması gereken soru şudur; Anglo-Amerikan ikilisinin eseri olan siyasal İslam ürünü çakma tanrı müsveddeleri ortadan kalktıktan sonra kadim İran halkının kendi özüne, kendi kimliğine dönmesine, ülkenin iç barışa ve huzura kavuşmasına izin verilecek mi, verilirse ne kadar verilecek, yoksa emperyalizmin ağa babaları yine farklı bir tür siyasal İslam aparatı mı yaratacaklar!!!

Burada yine iki dudak arasından çıkacak hüküm ön plana çıkıyor, maalesef ki…