Güney Kıbrıs’ta yayınlanan Alithia gazetesinde, BM Genel Sekreterinin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Holguin’le ilgili şöyle bir haber çıkmıştı, 22 Şubat 2026 tarihli nüshasında:

“BM Genel Sekreteri’nin kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin, Kıbrıs’a temmuz ayında koştuğu şartların yerine getirilmesi kaydıyla geri dönecek, Güven Yaratıcı Önlemlerle (GYÖ) zaman tüketilsin diye genişletilmiş uluslararası konferans düzenlenmesi söz konusu değil.”

Bu da yine aynı noktaya geldik demektir. Özellikle güvenin tesisi, sonra da genişletilmiş bir toplantısının yapılması gerekeceği mealindeki düşünce yanlış değil ama, hiçbir zaman beklenen güvenin de sağlanamayacağı gerçek.

Güven yaratıcı önlemler her dönemde vardı ve var olmaya devam ediyor.

Teker teker bu cümledeki kelimelerin anlamını sıralayacak olursak, bu ifadenin altında yatan gerçek düşünce şudur:

Yani Kıbrıs sorununun çözümü için iki halkın bir birine karşı kaybolan güvenin yarattığı düşünce, insanlarda oluşması beklenen sevgi, saygı ve en önemlisi verilen sözlerin tutulmasıdır. Mesela kaybolan Türkler nasıl ortalardan yok oldu? Ne cesetleri bulundu, ne de esameleri.

1968’ten 1974’e kadar geçen sürede ne kadar insanımız öldürüldü. Kemikleri dahi bulunamayanlar var.

Yeni bir ortaklığın yapılmasında karşımızdaki Rumların ne malum yeniden aynı şeyi yapmayacakları. Veya yeniden silaha sarılmayacağı ve halkın tadının kaçmayacağı. Ben şahsen, Türk halkının bir bireyi olarak kesinlikle Rumlara güvenmiyorum. Siz gelin de benim düşünce özgürlüğüm içinde güven verin bana, yaladıklarım karşısında.

İkinci Barış Harekatı’nda katledilen masum insanlarımızın görüntüsü hala gözlerimin önündedir. O katliamda özbe öz halam ve yeğenlerim vardır. O yakınlarımın ve diğerlerinin ne günahları vardı? O katliamda hayatını kaybeden insanlarımızın yakınlarına sorunuz, Rumlara güvenir misiniz diye, size “Kesinlikle tırnak kadar güvenimiz kalmamıştır” diyeceklerdir.

Yarım asırdan fazla bir zaman geçti olayların üzerinden. O geçen zamanda Kumsal baskınında banyo küvetinde EOKA’cılar tarafından delik deşik edilen bir anne ve çocuklarının kan kokan fotoğrafları hala gözlerimin önündedir. Ve daha yüzlerce, hatta binlerce olayın fotoğrafları.

Üzerinden bir asır da geçse, bu güveni tesis etmek mümkün değil.

Cumhurbaşkanı Erhürman’la Rum toplumu lideri Hristodulidis güren artırıcı önlemleri yenden ele almışlar. Alsınlar canım. Bu ve bunun gibi konuları ele alsalar da yine aynı noktaya geleceğiz.

Şöyle bir düşünüyorum…

21 Aralık 1963’ten bu yana kaç tane BM Genel Sekreteri, onların temsilcileri, görüşmecileri, arabulucuları, Holguin gibi nice değerli insanlar geldi geçti bu topraklardan. Ama hiçbiri kaybolan güveni tesis edemediler.

Onların suçları yoktur. Görevli olarak gelip geçen insanları hiç suçu yoktur. Çünkü tümü de kendilerine verilen görevleri yaptılar ve hala yapıyorlar.

İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Strow, yıllar sonra itirafta bulundu.

“Rumları AB’ye almamız hataydı. Tek çözüm, yan yana iki egemen devlet formülüdür.”

Jack Strow “hataydı” derken kendisini de katarak analiz yapıyor. Çünkü Rumların tek taraflı olarak AB’ye alındığı dönemde İngiltere de o karara onay vermişti. Strow’un kastettiği de budur.

İngiliz Parlamenterler de en doğru kararın yan yana iki egemen formül olduğunu vurguluyor.

Konunun daha da derinlerine inersek, pek çok siyasetçi bize bunları sıralayacaktır. Yan yana iki ayrı egemen devlet formülünün özünde yatan, iki halkın kaybolan güveninin tesisinin mümkün olmadığı gerçeğidir.

Gerek Türklerde, gerekse Rumlarda pek çok gelmiş geçmiş siyasetçi olmuştur. Bu insanlar neden “Güven yaratıcı önlemler” önemliydi ve bu uğurda çaba sarfetmişerdir? Ama o güveni yeniden tesis edemediler.

Diyorlar da bir netice alamadılar.

Şayet Kıbrıs bölünmüşse, şayet binlerce Türk ve Rum yerlerinden edilmişse, bunlar kesinlikle bizim eserimiz değil, Rumların eseridir. Türkiye’nin 20 Temmuz 1974 askeri operasyonu gerçekleşmişse, bu Türkiye’nin suçu değil, ENOSİS için yanıp tutuşan Rumlarındır.

20 Temmuz 1974 Başbakanı Ecevit bu operasyonu gerçekleştirmişse, Türkiye’nin garantör olarak bu harekatı gerçekleştirmiştir. Bunu kimse yargılayamaz. Çünkü askeri müdahale, Türkiye’nin bir oldu-bitti karşısında müdahalede bulunma yetkisine sahip olmasındandır.

Merhum Ecevit, Birinci Harekatın hemen arkasında yaptığı çağrı kabul görmemişti. Ecevit ne demişti?

“Biz Kıbrıs’a savaşmak için değil, barışı tesis etmek için geldik” demişti. Uçaklardan atılan Rumca bir broşürleri de Rumlara barış çağrısıydı.

Rumların eski başkanlarından Hristofyas’ın bir itirafı vardı.

“Türk askerini adaya biz davet ettik.”

Yani Hristofyas, elimizle yaptık, boynumuzla çekeriz, demeye getiriyordu.

O halde bırakın iki halkın Cumhurbaşkanları görüşmelere devam etsinler, halkın vicdanını zedelemeden. Kısacası zaman bu iki Başkan’a yetmeyecek, güven artırıcı önlemleri tesis etmek için. Holguin’in de zamanı yetmeyecek.

Ve bizler söylemeye devam edeceğiz.

“Buralardan nice Holguin’ler geldi geçti ve geçecek.”