Kıbrıs Türk toplumunun varoluş mücadelesinde hem bir hekim şefkatiyle yaraları saran hem de bir lider kararlılığıyla hak arayışına rehberlik eden Dr. Fazıl Küçük’ün mücadelesi, tarihçi akademisyen Dr. Senem Civgin’in titiz çalışması “Kıbrıs'ın Sesi: Dr. Fazıl Küçük ve Türk Toplumunun Hak Arayışı” kitabında yeniden hayat buldu.

Dr. Küçük’ün 'Kıbrıs’ın Sesi' olma serüveninden 'en büyük davamız' dediği Evkaf meselesine, kurduğu mukavemet örgütlerinden bugün hâlâ güncelliğini koruyan siyasi vizyonuna kadar pek çok kritik başlığı; gazetemizin İstanbul temsilcisi ve aynı zamanda köşe yazarımız olan Uğur Bakıcı’nın özel söyleşisinde mercek altına aldık.

Dr. Fazıl Küçük ve Kıbrıs Türk toplumunun hak arayışı üzerine bu kapsamlı çalışmayı yapmanızdaki temel motivasyon ne oldu?

Kitabımı kaleme almaya teşvik eden sürecin başlangıcı esasında Yüksek Lisans eğitimimi aldığım yıllara dayanıyor. Şöyle ki; 2010-2011 eğitim-öğretim yılında Yeditepe Üniversitesi’nde aldığım Yüksek Lisans derslerinden biri olan Siyasi Tarih dersi kapsamında Kıbrıs meselesini konu edinen bir ödev hazırladım. Söz konusu ödevin hazırlık aşamasında okuduğum birçok ikinci el kaynakta “Dr. Fazıl Küçük” adının çok nadiren geçtiğini fark ettim. Bununla birlikte, Fazıl Bey’in Türkiye’de de tanınırlığı ne yazık ki oldukça sınırlıydı. Buradan hareketle, Doktor Fazıl Küçük’ ün yaşamını ve Kıbrıs Türk Toplumu’nun verdiği mücadelede üstlendiği rolü mercek altına alan, “Kıbrıs ve Dr. Fazıl Küçük” adlı yüksek lisans tezimi yazdım. Aradan geçen yıllar sonrasında 2024 senesine geldiğimiz de ise Dr. Fazıl Küçük’ ün 40. ölüm yıl dönümü ve 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın 50.yılında onun zorluklarla örülmüş mücadelesini bir kez daha gözler önüne sermek istedim. Buradaki temel motivasyonum Türkiye’de ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde özellikle genç nesil arasında Dr. Fazıl Küçük ile onun toplumu için verdiği mücadelenin bilinirliliğine bir katkı sağlamak ve bu husustaki toplumsal hafızayı tazelemekti. Bu hedef doğrultusunda yüksek lisans tezimi genişleterek elinizde bulunan kitabımı okuyucuyla buluşturduk.

Kibrisin Sesi Kapak

Kitabın başlığında Dr. Fazıl Küçük için "Kıbrıs'ın Sesi" ifadesini kullanıyorsunuz. Bu niteleme sadece bir liderlik vasfı mı, yoksa toplumsal bir yankının sembolü mü?

Kitabın başlığında Dr. Küçük için “Kıbrıs’ın Sesi” nitelemesine yer vererek, söz ettiğiniz iki vasfı birlikte vurgulamak istedim.

Malumunuz Dr. Küçük, Kıbrıs Türk Toplumu’nun haklarını ve sorunlarına yönelik çözüm taleplerini dile getiren en önemli aktördü. Bir başka ifade ile o, sadece bir hekim ve siyasetçi değildi. Kıbrıs Türk Toplumu’nun lideri ve sözcüsü konumundaydı. Aynı minvalde özellikle İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nde ve sonrasında vuku bulan siyasi gerilimler sırasında onun gazeteci kimliğiyle kaleme aldığı yazıları aracılığıyla verdiği mücadelenin “ses” kelimesiyle güçlü bir şekilde sembolize edilebileceğini düşündüm. Zira mücadelesinin en önemli vasıtası olan Halkın Sesi Gazetesi de bu anlamı somutlaştırmaktadır. Tüm bunlara ek olarak “Kıbrıs’ın Sesi” ifadesi Kıbrıs Türklerinin Ada dâhilinde, uluslararası arenada ve Anavatan Türkiye kamuoyunda görünürlük kazanması adına üstlendiği rolü öne çıkarmaktadır.

Dr. Küçük’ün kurduğu Halkın Sesi gazetesinin, toplumun bilinçlenmesi ve teşkilatlanmasındaki rolünü bulgularınız ışığında nasıl değerlendirirsiniz?

Öncelikle, Halkın Sesi Gazetesi’nin ilk sayısı, 14 Mart 1942 tarihinde yayınlandığında, yerel ve uluslararası gelişmelerden sadece radyo aracılığıyla haberdar olan Kıbrıs Türk Toplumu’nun gazeteye duyduğu ihtiyaç karşılanmaya başladı. Bununla birlikte gazetenin tek misyonu Türk Toplumunu dünyadaki gelişmelerden haberdar etmek değildi. Nitekim, Halkın Sesi’nin ilk sayısı yayınlandığında gazetenin yayın prensipleri de okuyucuya duyurulmuştu. Burada öne çıkan ilkelerden ikisi “Türk Toplumu’nun haklarını korumak ve toplum dertlerini dile getirmek” ile “Sömürge İdaresi ve Rum emelleri ile mücadele etmek” şeklindeydi. Bu prensiplerin ışığında başta, Dr. Küçük’ün kaleme aldığı yazılarda üzerinde durulan “Evkafın Kayıtsız Şartsız Türk Toplumuna Bırakılması” ve “Okulların Kayıtsız Şartsız Türk Toplumuna Devri” gibi önemli sorunlarının çözümünde gazete son derece etkili oldu. Yine toplum gazete aracılığıyla kronikleşmiş sorunlarının farkına vardı, mevcut sorunlarını dile getirme fırsatını yakaladı. Ayrıca toplumun problemlerin çözümü noktasında edilgen bir pozisyondan çıkıp, haklarını arayan ve savunan bir profil çizmesine katkı sağladı. İkinci olarak, Halkın Sesi Gazetesi Rum tarafının Enosis ideali çerçevesindeki talepleri ve faaliyetleri karşısında Türk toplumunun varlığını, haklarını ve ayrı bir toplum olarak statüsünü sürekli vurgulamıştır. Bu yönüyle gazete bir karşı söylem üretmiş ve toplumun kimlik bilincini güçlendiren bir platform olmuştur. Siyasal ve toplumsal mobilizasyon aracı olarak işlev gören gazetenin toplumun örgütlenmesi aşamasındaki katkısı da son derece önemlidir. Halkın Sesi, eğitim, ekonomi, kültür ve sosyal sorunlara dair kaleme alınan yazılarla toplumun ortak meseleler çevresinde birleşmesini sağlamıştır. Gazetenin toplumun örgütlenmesi hususundaki bir faydası da hiç şüphesiz ki Dr. Fazıl Küçük’ün mücadele arkadaşlarının da Halkın Sesi çatısı altında yer almış olmalarıdır. Bu isimlerden biri Rauf Denktaş’tır. Halkın Sesi Gazetesi Kıbrıs Türklerinin teşkilatlanması bağlamında da çok yönlü bir rol üstlenmiştir.

Toplumda birlik olma, ortak bir amaç ve kimlik etrafında toplanarak, ortak hedefler doğrultusunda hareket edilmesine yardımcı olmuştur. Buna ek olarak, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu gibi örgütlenmelerin oluşumuna zemin hazırlayan bir kamuoyu yaratmıştır. Gazetede yayımlanan yazılar, Türk Toplumu’nun eğitim, ekonomi ve siyaset alanında kurumsallaşması gerektiğinin altını çizmiştir; böylece dernekler, sendikalar ve siyasi oluşumların ortaya çıkmasını teşvik etmiştir. Yine gazete bir iletişim ve koordinasyon ağı işlevi görmüştür. Farklı bölgelerde yaşayan Kıbrıs Türkleri birbirlerinin sorunlarından haberdar olmuş ve ortak tepkiler gösterebilmişlerdir. Bu durum özellikle mitingler, protestolar ve siyasi taleplerin örgütlenmesin de kritik bir rol oynamıştır.

Senem Civgin (2)

Dr. Küçük, neden askeri mücadeleden bile önce Evkaf’ın yönetimini 'En Büyük Davamız' olarak gördü ve bugün onun 'Evkaf elden çıkarsa toplumun geleceği söner' uyarısından ne gibi dersler çıkarmalıyız?

Dr. Fazıl Küçük’ün “Evkaf Meselesi En Büyük Davamızdır” şeklindeki yaklaşımı, yalnızca bir mülkiyet hakkının iadesi tartışması değildi. Bu mesele Kıbrıs Türk Toplumunun varlığı, kimliği ve ekonomik bağımsızlığı ile doğrudan ilgiliydi. Bu sebeple Doktor Küçük, meseleyi hayati bir konu olarak nitelendiriyordu. Şöyle ki, Kıbrıs Evkaf İdaresi Osmanlı hâkimiyeti sırasında kurulmuş ve Türk Toplumu’nun vakıf mallarını yöneten bir kurumdu. Ancak İngiltere yönetimi döneminde bu malların kontrolü büyük ölçüde İngiliz idaresine geçmişti. Dr. Küçük’e göre, bu durum Türk Toplumu’nun tarihsel haklarının gaspı anlamına geliyordu. Evkafın idaresinin Kıbrıs Türk Toplumu’na iadesi geçmişten gelen hakların geri alınması manasını taşıyordu. Evkaf malları topraklar, gelir getiren taşınmazlar ve dükkânları kapsıyordu. Bu gelir kalemleri Türk Toplumu’nun eğitim harcamalarını, dini hizmetlerini ve sosyal yardımlarını finanse etmek için kullanılabilirdi. Özetle, Evkaf malları Türk Toplumu’nun yararına kullanılmalıydı. Bu çerçevede, Dr. Küçük Evkafın Türk Toplumu’nun kontrolüne geçmesini, ekonomik olarak kendi kendine yetebilen bir toplum yaratmanın anahtarı olarak görüyordu. Ona göre, aynı amaç doğrultusunda örgütlenebilmenin temeli ekonomik güçtü. Ayrıca Evkaf gelirleri Türk Toplumu’nun kurumsallaşmasını destekleyebilirdi. Yeni okulların açılması, öğrencilere burs verilmesi gibi icraatlar teşkilatlanmaya katkı sağlayabilirdi. Bir başka ifade ile Evkaf meselesi sadece mülkiyet sorunu değildi, kurumsallaşmanın da ekonomik alt yapısını teşkil ediyordu. Halkın Sesi Gazetesi vasıtasıyla bu konu sürekli gündemde tutuldu. Evkaf meselesi, Kıbrıs Türk Toplumu’nu ortak bir hedef etrafında birleştirdi. Siyasi bilinçlenmeyi arttırdı. Lider ile halk arasında bağ kurdu. Bu yönüyle Evkaf, toplumsal mobilizasyonun önemli sembollerinden biri haline geldi. Dr. Küçük Evkaf’ı o günlerin ve geleceğin iktisadi kalesi olarak nitelendirmekteydi. Bu nedenle, bu sözü her ne kadar Kıbrıs’ta İngiliz Sömürge Yönetimi Dönemi’nin konjonktüründe sarf etmiş olsa da bugün içinde derin ve çok katmanlı dersler içerdiğini dile getirmek yanlış olmayacaktır. Bu ifade sadece vakıf mallarının kaybına değil, Türk Toplumu’nun ekonomik, kurumsal ve kimliksel zeminini kaybetme tehlikesine işaret etmektedir. Evkafın iktisadi boyutu haricinde önemli olan bir yönü de Osmanlı Devleti’nden miras kalan bir tarihsel ve kültürel sürekliliği temsil etmesiydi. Bu nedenle, Evkafın kaybı, geçmişle bugünün bağını koparabilir. Bu da yine uzun vadede toplumda kimlik bilincinin zarar görmesine neden olabilir. Bu nedenle, tarihsel mirasın korunması toplumsal hafızanın ve kimliğin muhafazasına katkı sağlar. Bu nedenle, Evkaf’ın korunması stratejik bir gerekliliktir.

Kitabınızda üzerinde durduğunuz ve birçok kaynakta göz ardı edilen KITEMB (Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği) üzerine olan saptamalarınız çok önemli. Dr. Küçük’ün bu yapının kurulmasına yönelik yaptığı girişim savunma öngörüsünü nasıl kanıtlıyor?

KITEMB EOKA’nın faaliyetlerine karşı Kıbrıs Türkleri’nin savunma ile haberleşme ihtiyacını karşılamayı amaçlayan bir yapıdır. Dr. Fazıl Küçük’ün bu teşkilatlanmayı hayata geçirerek, EOKA’ya karşı mukavemet örgütlenmesini başlatması, onun savunma konusundaki öngörüsünü çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Bunu birkaç temel noktada açıklayabiliriz: Öncelikle, EOKA henüz silahlı faaliyetlerine başlamadan Rumların Enosis ideallerinden vazgeçmeyeceklerini ve bu hedef doğrultusunda gittikçe radikalleşeceklerini Dr. Küçük doğru bir şekilde okumuştur. Bir başka ifadeyle, Türkler ’in varlığına karşı tehdit oluşum aşamasındayken önlem alma refleksi göstererek, tehdidi erken fark etmiştir. İkinci olarak, Dr. Küçük Kıbrıs Türk Toplumu’nun sadece diplomasi ve basın yoluyla kendini savunmasının mümkün olamayacağını erken dönemde öngörmüştür. Bu doğrultuda, pasif kalmanın Türker’in Ada’daki fiziksel varlığını tehlikeye sokacağını önceden fark ederek, örgütlü bir öz savunma mekanizmasının teşkil edilmesinin zorunluluğunu idrak etmiştir. Üçüncü olarak, Fazıl Bey’in bir mukavemet birliği tesis etme yönündeki adımı onun, toplumsal direnişi örgütleme yeteneğinin bir kanıtıdır. O bireysel direnişin kolektif ve disiplinli bir sisteme dönüşmesi gerektiğinin farkında olmuştur. Dördüncü olarak; Dr. Fazıl Küçük’ün bu girişimi, onun caydırıcılık anlayışını benimsediğini de göstermektedir. Şöyle ki, Dr. Küçük’ün yaklaşımı sadece saldırıya karşılık vermek değil aynı zamanda karşı tarafı saldırıdan vazgeçirecek bir güç dengesi kurmaktı. Son olarak, Dr. Küçük bu yapıyı tesis ederek, siyasi liderlik ve güvenlik vizyonunu birleştirmiştir. Neticede; Dr. Küçük; olaylara günlük ve ani tepkiler veren değil, olayları önceden okuyup, hazırlık yapabilecek öngörüye sahip bir liderdi.

Dr. Fazıl Küçük’ü VOLKAN ("Var Olmak Lazımsa Kan Akıtmamak Niye") sloganına ve halkın özsavunması konusunda ısrarcı olmaya iten süreç neydi?

Dr Fazıl Küçük’ü bu söylemine yönelten ve VOLKAN Teşkilatı’nı kurmaya iten süreç her şeyden önce Ada’daki Türk Toplumu açısından ağırlaşan güvenlik krizi nedeniyle başlamıştı. EOKA’nın kuruluşu ile Rum tarafında Enosis hedefi doğrultusunda silahlı mücadele başladı. EOKA’nın faaliyetleri özellikle Türk köylerini tehdit etti. Türker’in can güvenliğinin sağlanması ve olayların yatıştırılması hususunda İngiliz sömürge yönetimi yetersiz kaldı. Bu şartlar altında Kıbrıs Türkleri yaşam haklarını güvence altına alma konusunda İngilizlere itimat edemezlerdi. Buna ek olarak Dr. Küçük’ün Halkın Sesi Gazetesi vasıtasıyla toplumu bilinçlendirmesi ve siyasi kurumların çatısı altında yürütülen faaliyetlerin Kıbrıs Türk Toplumu’nun güvenliğini sağlayamayacağı anlaşıldı. Özetle, artan şiddet olayları karşısında durum artık Türk Toplumu’nun fiziksel varlığının korunması meselesine dönüştü. Bu noktada Dr. Küçük’ün düşüncesi “eğer varlığımız tehdit altındaysa savunma için güç kullanmak meşrudur” şiarına dönüştü. Ardından da Temmuz 1955’te VOLKAN Teşkilatı kuruldu. Görüldüğü üzere, Dr. Küçük’ü teşkilatın adının açılımındaki söylemi dile getirmeye ve söz konusu teşkilatı kurmaya iten süreç; artan şiddet, güvenlik boşluğu, siyasi yolların yetersizliği ve varoluşsal tehdit algısı neticesinde şekillenmiştir.

Dr. Fazıl Küçük'ün Ankara ile yürüttüğü diplomasi ve o dönemdeki "Anavatan" algısının inşasındaki payı nedir?

Dr. Fazıl Küçük’ün Ankara ile yürüttüğü diplomasi, Kıbrıs Türk Toplumu’nda “Anavatan Türkiye” algısının oluşmasında ve güçlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Bu süreç sadece dış politika ile ilgili bir husus değil aynı zamanda kimlik, güvenlik ve aidiyet inşası ile ilgilidir. 1950’lerde Kıbrıs Meselesi daha çok İngiltere ve Yunanistan arasındaki bir sorun olarak kabul görüyordu. Dr. Küçük Ankara ile sürekli temas kurarak, Kıbrıs Türkleri’nin içinde bulunduğu zorlu süreci uluslararası kamuoyuna duyurarak ve meseleyi uluslararası düzeye taşıyarak Türkiye’yi Kıbrıs Meselesinin doğrudan tarafı haline getirdi. Bu ise “Anavatan” fikrinin siyasal zeminde güçlenmesini sağladı. Buna ilaveten Rum saldırılarının şiddetlendiği kesitte Kıbrıs Türk Toplumu ciddi bir güvenlik tehdidi altındaydı. Bu noktada Dr. Küçük, Türkiye ile askeri bağların kuvvetlendirilmesi görüşünü savundu. Böylece Türkiye Kıbrıs Türkleri için sadece bir ülke değil, koruyucu ve garantör bir güç (Anavatan) olarak algılanmaya başladı. Yine Dr. Küçük, Halkın Sesi Gazetesi aracılığıyla Türkiye ile olan bağların önemini sürekli vurguladı. Bu minvaldeki yazılar halkta Türkiye’ye yönelik duygusal bağlılığı artırarak “Biz yalnız değiliz arkamızda Anavatan Türkiye Var” düşüncesini pekiştirdi. Sonuç olarak Dr. Küçük’ün yürüttüğü diplomasi ve oluşturduğu kamuoyu Anavatan algısını duygusal, siyasi ve stratejik bir gerçeklik haline getirdi.

Dr. Fazıl Küçük’ün o dönem ortaya koyduğu siyasi vizyon, bugün hala devam eden Kıbrıs sorununun çözüm arayışlarına veya Kıbrıs Türk halkının güncel statü mücadelesine nasıl bir ışık tutuyor?

Dr. Fazıl Küçük’ün ortaya koyduğu siyasi vizyon, sadece kendi döneminin koşullarına bir cevap değil, aynı zamanda bugün hâlâ çözülemeyen Kıbrıs Sorunu için önemli bir düşünsel zemin sunmaktadır. Bunu birkaç husus çerçevesinde açıklamak mümkündür. İlk olarak, Dr. Küçük’ün en belirgin yaklaşımı Kıbrıs Türklerinin siyasi eşitliğe sahip kurucu bir halk olduğu teziydi. Yine o, Türklerin azınlık olarak nitelendirilmesine ve bu doğrultuda muamele görmesine kesinlikle karşıydı. Günümüzde tartışılan federasyon ya da iki devletli çözüm modellerinde de “siyasi eşitlik” ilkesi hâlâ temel hususlardan biridir. Yani Dr. Fazıl Küçük’ün çizmiş olduğu çerçeve bugün farklı çözüm modellerine aynı kökten beslenen bir meşruiyet zemini sağlamaktadır. İkinci olarak, Doktor Küçük’ün Halkın Sesi aracılığıyla yürüttüğü mücadele toplumun pasif değil aktif bir siyasal özne olması gerektiğinin altını çizerek, toplumu edilgen olmaktan çıkarmayı hedefliyordu. Bugün bunun yansımasını, toplumun müzakere süreçlerine duyarlılığı ve kimlik ile hak bilincinin korunması şeklinde görmekteyiz. Üçüncü olarak, Dr. Fazıl Küçük’ün Türkiye ile kurduğu ilişki toplumda Anavatan algısını doğurmuştu. Bununla birilikte Fazıl Bey’e göre, Türkiye ile tesis edilen münasebetler bir bağımlılık değil, güvenlik ve varlık teminatıydı. Bugün, Dr. Küçük’ün bu yaklaşımı hâlâ belirleyici bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır. Zira günümüzde de güvenlik garantileri çözümün en kritik konu başlıklarından biridir. Dördüncü olarak, Dr. Fazıl Küçük kurumsal yapıların korunması, şartsız, koşulsuz ekonomik bağımsızlık ve kültürel kimliğin sürekliliği gibi hususlarda oldukça çetin mücadeleler yürütmüştü. Bu mücadelelere örnek olarak Evkaf meselesi verilebilir. Bugün de uluslararası izolasyonlara rağmen, kurumsal yapıların kuvvetlendirilmesi ve ekonomik açıdan güçlenme yollarının aranması Dr. Küçük’ün savunduğu ilkeler ile örtüşmektedir. Sonuç olarak; Dr. Fazıl Küçük’ün vizyonu bugün bizlere belirleyici iki ilke sunmaktadır: Eşitlikten taviz vermeden çözüm aramak ile Kıbrıs Türk Toplumu’nu güçlü ve örgütlü biçimde tutmak.

Bugün Halkın Sesi gazetesinin arşivlerine baktığımızda, Dr. Fazıl Küçük’ün o dönem yazdığı 'muhalif' yazıların bugün hâlâ Kıbrıs Türk siyaseti için bir ayna tuttuğunu söyleyebilir miyiz?

Dr. Fazıl Küçük’ün Halkın Sesi Gazetesi’nde kaleme aldığı muhalif yazılar, yalnızca dönemin sömürge yönetimine ve Rumların baskılarına karşı bir tepki değil, aynı zamanda Kıbrıs Türk Toplumu’nun iç dinamiklerini eleştiren, yön veren ve uyaran bir siyasal bilinç metinleridir. Bu özelliğiyle bugün hâlâ Kıbrıs Türk siyaseti için bir ayna işlevi gördüğünü ifade etmemiz mümkündür. Şöyle ki; Dr. Küçük’ün yazılarında dikkat çeken en önemli unsur sadece dış tehditlere değil, toplum içerisindeki zaaflara da açıkça değinmesiydi. Bu noktada, Fazıl Bey’in toplumsal dağınıklığın ve kısa vadeli kişisel çıkarların öne çıkmasının Türk Toplumu açısından ne kadar tehlikeli olacağına dair görüşlerini dile

getirdiği yazıları bu minvalde değerlendirilebilir. Günümüzdeyse benzer yapısal sorunların devam ettiğine dair eleştiriler görülebilmektedir. Yine Dr. Küçük, Kıbrıs Türk Toplumu’nu edilgen değil, sorumluluk sahibi ve haklarının bilincinde olan gerektiğinde haklarını savunmaktan çekinmeyecek bir aktör olarak görmüştür. Buradan hareketle, gazetesindeki yazılarında da “hak verilmez alınır” ve “toplumun kendi kaderine sahip çıkması” anlayışını sıklıkla vurgulamıştır. Bugün ise: benzer biçimde seçmen davranışları gibi hususlar halen birer tartışma konusudur. Bu da onun yazılarının, günümüzdeki tartışmalara doğrudan ışık tuttuğunu göstermektedir.

Tarihçi akademisyen gözüyle Kıbrıs meselesini nasıl görüyorsunuz? Bu mesele sizce nasıl çözülür?

Kıbrıs sorununun çok katmanlı bir mesele olduğu kanaatindeyim. Bu sorun sadece iki toplum arasındaki bir anlaşmazlık değildir. Tarihsel travmalar, bölgesel güvenlik kaygıları, uluslararası hukuk ve kimlik unsurlarının iç içe geçtiği karmaşık bir konudur. Özellikle 1960-1974 arası periyotta Kıbrıs Türk Toplumu’nun yaşadığı acılar, verdiği kayıplar toplumun hafızasında derin izler bırakmıştır. Bu nedenle, günümüzde bilhassa geçmişin tanıklarının perspektifinden Rumlarla birlikte yaşayabilme olanağı oldukça zayıf bir ihtimal olarak görülmektedir. Bu noktada da Kıbrıs Türkleri açısından güvenlik ve eşitlik prensiplerinden taviz vermeden üretilecek çözüm modelleri ön plana çıkmaktadır. Öte taraftan Rumların bakış açısından ise toprak bütünlüğü ve egemenlik kriterleri öncelik kazanmaktadır. Netice olarak, bugün Ada’da iki ayrı toplumsal bellek, iki ayrı siyasi yapı ve iki ayrı güvenlik algısı mevcuttur. Bu şartlar altında, Kıbrıs Meselesinin çözümüne dair üç ana çözüm modeli üzerinde tartışılmaktadır. Bunlardan ilki, yıllarca BM öncülüğünde görüşülen federasyon modelidir. Bu sistemde iki toplumlu, iki bölgeli tek devlet ve tek uluslararası kimlik prensipleri çerçevesinde bir düzen kurulması amaçlanmaktadır. Bu sistemin uluslararası arenada en çok desteklenen model olduğunu ve buna ilaveten Türk tarafı açısından ise siyasi eşitlik prensibi dolayısıyla kritiklik arz ettiğini ifade etmek mümkündür. Yine bu model özelinde geçmiş travmaların güven eksikliğine sebep olduğunu ve tarafların bu düzen üzerinde uzlaşmalarının zor olduğunu ifade etmemiz de yanlış olmayacaktır. İkinci sistem; günümüzdeki duruma en yakın olan iki devletli çözüm modelidir. Burada bilindiği üzere, Kuzey ve Güney’in iki ayrı devlet olarak tanınması fikri ön plandadır. Bu yapıda da Türk tarafının uluslararası düzlemde tanınma problemi bulunmaktadır. Bir diğer model ara bir formül olarak da niteleyebileceğimiz esnek /gevşek konfederasyon düzenidir. Bu yapılanmada iki devlet gibi örgütlenmekle birlikte ekonomi ve enerji gibi alanlarda taraflar arası iş birliği öngörülmektedir. Bu yaklaşım daha esnek ve pragmatik olsa de tarafların siyasi hedeflerinin hâlâ farklı olması ortak bir paydada buluşmayı engellemektedir. Tüm bunlara rağmen; kademeli olarak, taraflar arasındaki güveni yeniden tesis edecek adımlar atılması da mümkündür. Bu minvalde

ekonomik projeleri ortaklaşa hayata geçirmek veya genç nesiller arasında iletişim kurulmasına zemin hazırlamak atılacak ilk adımlar olabilir. Sonuç olarak; kanaatimce Kıbrıs Meselesi tek bir yazılı belge ile çözüme kavuşturulabilecek bir mesele olmanın ötesinde toplumlar arası güven inşasına bağlı zamanla yumuşayacak ve nihayetinde çözüme varabilecek bir meseledir.

Senem Civgin (3)

Güney'deki suç oranları Kuzey'e fark atıyor
Güney'deki suç oranları Kuzey'e fark atıyor
İçeriği Görüntüle

Doğu Akdeniz’deki enerji ve jeopolitik rekabette, Kuzey Kıbrıs bu denklemde nasıl bir diplomatik ve ekonomik yol haritası izlemeli?

Doğu Akdeniz’de enerji rekabeti özellikle doğalgaz keşifleri Kıbrıs Meselesini daha da stratejik bir duruma getirdi. Bu denklemde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hareket alanının kısıtlı olduğunu ifade etmek mümkün. Buna rağmen; iyi planlanmış bir yol haritası izleyerek bölgedeki etkisini arttırması ve güç odakları arasında dengeleyici bir aktör olması da olasılıklar dahilindedir. Bu doğrultuda öncelikle, KKTC Doğu Akdeniz’deki kaynaklar konusunda eşit hak sahibi olduğunu yılmadan vurgulamalı. Burada elbette, KKTC’nin tanınırlık probleminin bir uzantısı olarak uluslararası platformlarda görünürlüğü maalesef düşük düzeyde bulunmaktadır. Bu nedenle, KKTC’nin sesini duyurabileceği farklı metotlar ve alanlar oluşturulmalı. Bir başka ifade ile, tanınmasa da etkisini ve görünürlüğünü arttırabilecek faaliyetler yürütülmeli. Bu noktada örneğin; akademik, hukuki ve enerji temelli raporlar hazırlanabilir. Yine tanınmama problemi doğrultusunda, tanınmamanın tamamen dışlanmak manasına gelişini engellemek için BM ve AB ile teknik düzeyde temaslar kurulabilir. Bu girişimler KKTC’nin uluslararası kamuoyunda meşruiyet kazanmasına katkı sağlayabilir. Bunların haricinde; KKTC Türkiye ile enerji alanında entegre olarak, sürdürülebilir iş birliği çizgisinde birlikte hareket edebilir. Son olarak, KKTC Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya taşınması için kurulan enerji koridorunda bir ara hat rolü üstlenerek, bölgedeki konumunu güçlendirebilir.

Kuzey Kıbrıs’ta gençlerin artan göç eğilimi sizce bir gelecek krizi mi? Bu gidişat durdurulamazsa Kıbrıs Türk toplumunu nasıl bir tablo bekliyor?

Kuzey Kıbrıs’ta gençler arasında artan göç eğilimi ciddi bir gelecek krizi potansiyeli taşıyor.

Kuzey Kıbrıs’ta özellikle iyi eğitimli gençlerin; sınırlı kariyer olanakları ve ekonomi alanındaki belirsizlik nedeniyle; taşıdıkları gelecek kaygısı ile bu endişelere eklenen uluslararası izolasyon hissi gençlerin yurt dışına yönelmelerine ve beyin göçüne yol açıyor. Bu noktada, gençlerin ülkelerini terk edişi, yakın bir gelecekte nüfusun yaşlanmasına, doğum oranlarının düşüşüne ve nüfusun kendini yenileyememesine neden olabilir. Bu durum da uzun vadede kimlik ve varlık meselesine dönüşebilir Bu olumsuz sonuçlara ek olarak, ekonomik alandaki sıkıntılar kronikleşebilir. Örneğin; kısıtlı olan üretim daha da zayıflar, girişimcilik azalır ve sonuçta dışa bağımlı, kendi kendine yetemeyen durağan bir ekonomi tablosu ortaya çıkabilir. Demografik ve ekonomik alanlardaki bu olumsuzluklara ek olarak, gençlerin sürekli ülkeyi terk etme

düşüncesi içinde olmaları Kuzey Kıbrıs’ta kalmayı tercih edenler üzerinde “bu ülkede gelecek yok ya da geleceğimiz tehlikede” gibi bir algı oluşmasına ve uzun vadede psikolojik olarak yıpranmaya sebebiyet verebilir. Yine genç nüfusun azalması siyasi temsil ve iradeyi zayıflatabilir. Bu durumda içten gelebilecek yenilenme motivasyonunu kırar. Bu da çözüm üretme kapasitesini köreltebilir. Neticede; toplum yavaş yavaş ekonomik olarak zayıf, kültürel olarak kırılgan ve gençsiz bir yapıya dönüşür.