21 Aralık günü Hristodulidis, köyüm Lefkara’da “AB Dönem Başkanlığı”nın açılışını yaptı…

Ünlü bir Rum gazeteci dostum, aynı akşam bana telefon etti…

“Sizden; oradan göç eden Kıbrıslı Türklerden hiç söz etmedi. Sizi yok saydı” dedi…

Hristodulidis; yeni Kıbrıs stratejisinin ipuçlarını önce köyümde vermişti…

“Kıbrıslı Türkleri yok saymak…”

Daha doğrusu “Kıbrıs sorunu”nu görmezden gelmek…

Hatta unutturmak…

“Yokmuş” gibi davranmak…

Onunla birlikte yaşamak…

“Çözüm olmadan da ilerleriz…” demeye getiriyor…

Biz de 1974’ten sonra uzun yıllar böyle yapmamış mıydık?

Mümtaz Soysal buralara gelip “Kıbrıs sorunu diye bir sorun yoktur” diye bize nutuk atmamış mıydı?

Şimdi sıra Rumlarda…

Hristodulidis’i, Strazburg’ta, Avrupa Parlamentosu’nda can kulağıyla dinlerken, “yok sayma” politikasının derinlikli yeni bir “siyaset” olduğunu gözlemledim…

Tabii, konuşmasında söylediklerinden çok; söylemedikleri, gizledikleri, ya da içeriğini değiştirdiği sözcükler çok daha önemliydi...

Bu yeni “siyaset”in elbette bir yığın konjektürel nedeni olabilir…

Hatta; Amerika’yla, AB ile birlikte “dizayn” edilmiş yeni bir “yaklaşım” bile olabilir…

Hristodulidis’in 2300 kelimelik konuşmasında “Kıbrıs sorunu” diye bir ifade yer almadı…

Belli ki yeni diplomasi gereği, bundan sonra bu ifadeyi duymayacağız…

Bu; ya sorunu görmezden gelmek, ya da onunla birlikte yaşamak anlamına geliyor…

“Kıbrıslı Türkler” ifadesi de yalnızca bir yerde geçmişti.

Hristodulidis, kürsüde kendi ülkesinden söz ederken yalnızca “işgal” sözcüğünü kullandı.

“AB’nin hâlen işgal altında bulunan tek üye devleti Kıbrıs’ın Cumhurbaşkanı olarak huzurunuzda bulunuyorum” dedi.

“İşgal”i, dünyanın güncel hassasiyetlerini kaşıyan işgallerin rüzgârı içinde sundu.

“Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi” biçimindeki geçmiş Rum liderlerin “retoriğini” bile terk etti…

Hristodulidis’in, konuşmasının ardından parlamentodaki “Basın Ofisi”nde Türk ve Rum gazetecilerle söyleşisinde de yeni politik tavırlarının “ipuçları” vardı…

Orada da, “özgüveni yüksek” bir portre çizgi…

Kendisine şunu sordum: “Sayın Erhürman’ın önerileri hakkında bir pozisyonunuz var mı? Yanıt olarak yazılı bir metin hazırladınız mı? Ya da bunların üzerinde çalışıyor musunuz?”

Önce şaşırmış gibi yaptı, duraksadı. “Erhürman’ın önerisi mi var?” dedi. Belli ki Erhürman’ın 10 maddelik paketini çok ciddiye almadı.

Arkasından “Erhürman siyasal eşitlik üzerinde durdu. Ben hiçbir zaman siyasal eşitliği reddetmedim. Ancak etkin oy kullanımı ve dönüşümlü başkanlığı önceden neden kabul edeyim? Masada bunları konuşalım. Ben de garantiler ve asker konusunu ileri sürüyorum. Hepsini de karşılıklı konuşmaya hazırım.”

Bir sorum da şuydu: “Tek taraflı ya da jest olarak Kıbrıslı Türklere yönelik bazı önlemler açıklamayı düşünüyor musunuz?”

“2 konuda düşünürüm” dedi. “Ama söylemeyeyim şimdi” dedi.

Arkasından da “Sağlık ve ekonomi” dedi.

Ve ekledi: “Tek başıma bunları açıklamak istemem. Sayın Erhürman’ın tepkisini bekliyorum. Olumlu ise bunu yapacağım. Aramızdaki kişisel ikili ilişkileri geliştirmek istiyorum.”

Devam ettim: “Peki Sayın Erhürman’a önerilerde bulundunuz. Tepkisi ya da yanıtı ne oldu?”

Bunu yanıtlamadı.

“Bu önerilerden hangisi sizin için çok önemli?” diye sordum.

Bu da, arada kaynadı. Not almıyordu çünkü…

“Bir de Avrupa Konseyi Başkanı olarak soruyorum. Bu 6 aylık sürede Kıbrıslı Türkleri AB’ye yaklaştıracak adımlar atacak mısınız?”

Buna da yanıt vermedi…

Arkasından “Imagine” projesini, hellim ve Yeşilhat Tüzüğü’nü soracaktım. Soramadım…

Tam kalkıyordu, Aysu Basri harika bir soru sordu Hristodulidis’e…

“1963’e ilişkin söyleminiz incitti Kıbrıslı Türkleri” dedi.

Yanıtı şu oldu:

“Gerçek şu ki Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ne Kıbrıslı Türkler, ne de Kıbrıslı Rumlar benimsedi. Ben de bunun üzerine değerlendirme yaptım. Bunu satın almak zorunda değilsiniz.”

Yani “Umurumda değil sizin ne düşündüğünüz” gibi bir tavırdı tarihe ilişkin değerlendirmesi…

Hristodulidis’in tavırları bizi mutsuz etse de, aslında kendi siyaseti çerçevesinde “başarılı” sayılmalıdır.

Avrupa’da “itibar” gördüğünü, kimsenin ona “skandal video”yu sormaya cesaret bile edemediğini gözlemledim.

Erhürman, iç siyasete ve Ankara’ya yönelik “sevimli” çıkışlarla uğraşırken, o Erhürman’ı “incitmemeye” özen gösteriyor.

Görüşmelere başlamak için “önşartlar” koymuyor…

BM ve AB ile ortak dil kullanıyor. “Federal çözüm”den zerre kadar caymıyor…

Yani; “müzakere masası”nın kurulmasını talep ediyor.

Tabiidir ki, Erhürman’ın “zorluklarını” bildiği için bunda ısrar ediyor olabilir…

Ama “beni masada test edin” diyor.

Böyle olunca da “güven yaratıcı” küçük dokunuşlar güme gidiyor…

Erhürman’ı, “Görüşme ortamını sürüş ehliyeti sınavına çevirmekle” suçlayan Ümit İnatçı’nın dediği gibi;

“Bu kaygan yolda, ölümcül popülizm ile karşı tarafı zor durumda bırakma merakı” çözümün iştahını söndürebilir…

Öte yandan “Bağımsızlık Yolu” da ciddi bir uyarıda bulunuyor…

Diyor ki Celal Özkızan; “Samimi çözüm ve barış mücadelesi, şimdi Rum liderliğini sıkıştırmaya dönük stratejik adımlara döndü…”

Ne stratejik adımlar, ne popülizm…

Erhürman; bu yukarıdaki “veri”lerle Hristodulidis’e ve AB’ye çok daha farklı, çok daha çözümcü bir “üslup”la yaklaşmalıdır.