Kıbrıs sorunu konusundaki gelişmeler ve her iki tarafın da boş beleş laftan öteye gidemeyen, fiiliyatta hiçbir fayda doğuramayan söylemleri ve eylemleri artık iyice kabak tadı verdi.
Tarihin en ağır soykırımlarından birini açık açık, santim santim ifşa eden ve BM raflarında duran resmi Ortega Raporu’na göre; 1963 Aralık ayının sonunda başlayan terör saldırılarından sonraki birkaç ay içinde Türkleri yaşadığı 111 köyü yakıp yıkan, tam 103 Türk köyünü komple haritadan silen, 5 binden fazla Türk evini yağmalayıp, yakıp yıkan, 50 bin Kıbrıslı Türkü yaşadığı evlerinden söküp atan, 100 bin cıvarında Kıbrıs Türkünü tam 11 yıl boyunca adanın yüzde 3üne hapseden, yolda sokakta Kıbrıslı Türkleri yürütmeyen, gözüne kestirdiklerini vahşice ortadan kaldıran, 1974’e kadar silahlandırdığı 50 binden fazla milisle (aslında tümü terörist, gözü kanlı eoka çeteleriydi) Kıbrıs Cumhuriyeti’ni yıkmak ve Yunanistan’a bağlamak için 15 Temmuz darbesini yapıp, bu darbe sırasında en büyük toplu katliamı önce eoka ve darbe karşıtı Rumlara karşı yapan, Kıbrıslı Türklere karşı insanlık tarihinin en vahşi katliamlarından birini gerçekleştiren, sonra da Türkiye müdahale edince, fanatizm, yalan dolan ve ahlaksızlıkta sınır tanımayan Rum tarafı Hristodulis dönemiyle birlikte utanmazlığı gerçekten iyice attı!
Hristodulis zihniyeti, garantör ülke Türkiye’yi ENOSİS’i engelledi, 15 Temmuz darbesinin nihai hedefe varmasına izin vermedi, hem darbe karşıtı Rumları hem de Kıbrıslı Türkleri de toplu bir soykırımdan kurtardı diye işgalcilikle suçlarken, akıl tutulmasına uğramış bir vaziyette Kıbrıs’ın güneyine yabancı askerleri doluşturmaktan, dağları taşları silah doldurmaktan geri kalmıyor.
Hristodulis sanıyor ki bir çatışma anında resmi geçit törenlerinde rol kesip, beş yıldızlı otellerde konaklayan yabancı sosyete askerleri sahada kendisinin yardımına koşacak ve Türkiye’yi yenilgiye uğratacaklar…
Hristodulis komşumuzun ve başta Yunanistan olmak üzere, destekçilerinin anlamadığı, anlamakta zorlandığı şey şudur; Türkiye’nin değil dirisinin, ölüsünün bile gücü o güvendiği dağlara değil kar, fırtına yağdırmaya yeter…
Yunanistan ve Rum tarafı, ellerindeki hava ve deniz savaş araçlarına ve iyi gün dostu geçinen müttefiklerine güvenerek, Türkiye ile savaş ve kavga hedeflerini artık delilik seviyesinin de ötesinde bir saplantı haline getirdiler…
Bir savaşın sonucunu ne hava kuvvetleri, ne deniz kuvvetleri, ne de füzeler belirler.
Havalanan uçağın cephanesi biter, yakıtı biter, eninde sonunda yere iner, inebilecek yer bulabilirse…
Denize açılan geminin cephanesi biter, yakıtı biter, eninde sonunda sığınacak bir liman arar, liman bulabilirse…
Bir savaşın sonucunu en nihayette kara kuvvetleri belirler…
Türkiye isterse iki günde beş milyon asker çıkarır, Yunanistan’ı da Kıbrıs’ı da birkaç saatte işgal eder, ezer geçer, beş yıldızlı otellerin barlarında viski yudumlayıp, sonra da törenlerde şovmenlik yapan sosyete komandoları da TSK’nın kara kuvvetlerinin önünde kaçacak delik bile bulamazlar…
Türkiye ile sürekli didişmek, sürekli bir sinir savaşı yapmak, sürekli meydan okumak, sürekli tahrik etmek, günün sonunda Yunanistan’a da Rum tarafına da iyilik getirmez, sadece kötülük getirir…
Bunu, ortalama zeka seviyesi öğretilebilir geri zekalı seviyesinin altında olanlar bile idrak edebilir!
Rum-Yunan fanatiklerinin delilik sınırlarını çoktan geçmiş olan bu aymaz tavırlarının ve eylemlerinin geçmişte nelere mal olduğu 18 Temmuz 1974 tarihinde Makarios’un BM’de yaptığı “isyan” konuşmasında da gayet açıktır…
Makarios’un şahsen kendisi artık Türkiye’ye çağrı yapıp, garantör ülke olarak gelin de Kıbrıs’ı bu manyakların elinden kurtarın demiştir…
Türklere karşı soykırımı da içeren aynı itiraf bugün bile AKEL’in resmi sayfasına yayınlanmış halde durmaktadır.
1964 Temmuz ayında BM tarafından yayınlanan 580 sayfalık Ortega Raporu, birkaç ay içinde Türklerin yaşadığı 103 köyün nasıl yeryüzünden silinircesine yakılıp yıkıldığını, 50 bin Türkün evlerinden nasıl sürüldüğünü, 100 bin Kıbrıslı Türkün adanın sadece yüzde üçüne nasıl hapsedildiğini tüm ayrıntılarıyla yazar…
Ama, hem Avrupa Birliği, hem de Birleşmiş Milletler bu gerçekleri hep sümen altı etmeyi tercih eder, bizimkiler de, (KKTC siyasileri ve Cumhurbaşkanı, ve Türkiye’nin gelmiş geçmiş tüm siyasileri) bu gerçekleri nedense suratlarına vurmaz, işte sizin marifetleriniz bunlardır demez, hep savunmada kalır!!!
Tarihi gerçekler bu kadar açık ve net şekilde ortada dururken, Rum liderliği hala aymazlıkta sınır tanımadan Kıbrıs’ı yeni bir cehennemin içine sürüklemek için elinden geleni yapıyor…
Hristodulis ve onun zihniyetinde olanlar ister beğensin, ister beğenmesin, Kıbrıs’ta iki eşit toplum ve iki de devlet vardır…
Ama nasıl iki devlet? Onu da izah edelim ki gözden kaçan ayrıntılar da netleşsin!
Bu devletlerden Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortaklarından biri Kıbrıslı Türklerdir ve bu devletin doğal vatandaşıdırlar, bu devlette diğer kurucu ortakları Rumlar kadar, (ne fazla, ne de eksik) doğal hak sahibidirler… Diğer taraftan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu sadece Kıbrıslı Türklerdir ve kurucusu oldukları devletin doğal sahibidirler, ancak Rumların bu devlet üzerinde en ufak bir hak ve söz sahipliği yoktur…
Sadece Ortega Raporu’na baktığınızda, bu adada kendi devletlerini kurmanın ve kendi güvenliklerini sağlamanın Kıbrıslı Türklerin en doğal hakları olduğunu görürsünüz!!!
Öte yandan, yukarda belirttiğim üzere, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucu ortağı olan Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de her türlü yasal hakkına sahiptir…
Önceki gün güven artırıcı önlemlerden bahseden Rum hükümetinin temsilcisi karma evliliklerden doğan çocuklara Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığının verilmesinin bir güven artırıcı uygulama olamayacağını iddia etti…
Bizim Cumhurbaşkanı ise, tam tersine, bu çocuklara vatandaşlık verilmesinin tam da bir güven artırıcı uygulama olacağını iddia etti…
İki iddia da hikayeden ibarettir…
Gerçek olan şudur;
Ebeveynlerinden biri Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan biri, her kim olursa olsun, doğuştan anayasal hak olarak doğrudan Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olma hakkına sahiptir…
Anayasa ile belirlenmiş vatandaşlık hakkı güven artırıcı uygulama filan olamaz, yasal haktan aşağıya indirgenemez!!!
Kıbrıs Cumhuriyeti’ni 65 yıldır gasbetmiş olan Rum tarafının Kıbrıslı bir ebeveynden doğan çocuklara kıytırık sebeplerle vatandaşlık hakkı vermemesi, en hafif tabirle hem bir anayasal suçtur, hem de insanlık suçudur…
Bu suçu işleyen de, göz yuman da, görmezden gelen de suç ortağıdır, bu kadar basit.
Ha, bu arada Tufan Erhürman’ın bir taraftan KKTC’nin Cumhurbaşkanı olmasının, diğer taraftan da Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığını talep etmesinin bir çelişki olduğunu iddia edenler ve kendisini şiddetle eleştirenler de vardır…
Cumhurbaşkanı Erhürman uzun uzun düşünüp, uzun uzun yazmayı, kelimelerle oynamayı sever… Bazen bir ton laf eder ama ne dediği, nereye vardığı ya da varmak istediği anlaşılmaz… Lafı ortada bırakır, ki bu da aslında yaptığından emin olamayan birinin bilinçli olarak yaptığı, zaman kazanmaya ve kendini aklamaya veya korumaya yönelik, taktiksel bir ifade etme yöntemidir… Bu yöntemin bir faydası olmadığı gibi, mevcut statükoda bir zararı da yoktur!!!
Amma ve lakin, Cumhurbaşkanı Erhürman tarafından özellikle de karma evliliklerden doğan çocuklara Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi talebinin bazı kesimlerce tepkiyle karşılanmasının en önemli sebebi; kendisinin bu konudaki girişimlerinin altını yeterince dolduramaması, kendi siyasi duruşunun sebeplerini, ve keza, taleplerinin temelini oluşturan argümanları izah edecek ciddiyette bir siyasi duruş sergileyememesidir… Kaldı ki, seçim öncesi vaatlerinin bir tekini bile yerine getirememiştir, çünkü bu vaatlerin tümü de karşı tarafın insiyatifine bağlıdır… Karşı tarafın insiyatifine bağlı olan seçim vaatlerini seçim argümanı yapmak, toplum liderliğine soyunan biri tarafından yapılabilecek en büyük hatalardan biriydi…
Sayın Erhürman bunca yıldır siyasettedir ve federasyonu savunmaktadır, ama ne kendisi ne de temsilcisi olduğu zihniyet bir türlü şunu diyememiştir; Kıbrıs’ta iki devlet vardır, Kıbrıslı Türkler birinin kurucusudur ve sahibidir; ötekinin de kurucu ortağıdır ve diğer kurucu ortak kadar o devlette hak sahibidir… İkinci devleti, kendi devletimizi, ortağı olduğumuz devletteki haklarımıza ve canımıza kast ettiğiniz için kurmak zorunda kaldık, bu yüzden de kendi devletimizi kurmak da bizim en doğal hakkımızdır… Amma ve lakin, ortak olarak kurduğumuz devletteki bütün haklarımız da en doğal hakkımızdır ve o devlet, yani Kıbrıs Cumhuriyeti, var oldukça o devletteki haklarımız da resmen var olacaktır…
Hiç kimse, çıkıp da “KKTC’yi kurduğunuzda, yani kendi devletinizi kurduğunuzda, Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki haklarınızdan da feragat ettiniz, hak iddia edemezsiniz” diyemez… Derse, o feragatın sonucu olarak kurulan KKTC’yi, ya da Kıbrıs Türk Devleti’ni de resmen tanımak zorundadır... Ve dahası, ortaklık devletinden Kıbrıslı Türkleri neden attığını da, Ortega Raporunu da, 15 Temmuz darbesini de, üç günde katlettikleri iki bine yakın Rumun niye katledildiğini de, Atlılar, Muratağa, Sandallar gibi köylerdeki çocukları neden katlettiklerini de izah etmek zorundadır!!!
Ayrıntılara devam edelim;
Yine, Amma ve lakin, tanınmamış bir devlet olsa bile, Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan hiç kimse, özellikle de Rumlar, doğrudan KKTC vatandaşı olma hakkına sahip değildir, hiçbir türlü Türk devleti üzerinde söz söyleme hakları da yoktur… Çünkü Türk devletinin kuruluşunun temelini oluşturan faktörlere bakıldığında, herhangi bir türlü yasal veya anayasal hak kendilerine verilmemiştir… Tam tersine, Rum tarafı, Türk tarafını o hakları zorla aramak ve almak zorunda bırakmıştır.
Tekrar ifade edeyim, Rum tarafı kuzeydeki devletin kurucu ortağı filan da değildir, ortağı da değildir, bu devletin varlığı üzerinde söz hakkı sahibi de değildir… Ama, Kıbrıslı Türkler güneydeki devletin hala kurucu ortağıdırlar ve doğrudan hak ve söz sahibidirler!!!
Bizim siyasiler ısrarla bu ayrıntıyı gözden kaçırmaktadırlar ve siyasi koz olarak kullanıp da, “Ya Kıbrıs Türk Devleti’ni tanıyın, ya da Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıslı Türklerin gasbettiğiniz haklarını geri verin, günahlarınızın bedelini de savaş suçları mahkemesinin önünde ödeyin!!!” diyememektedirler…
Mevcut siyasi şartlar o kadar abuk subuktur ki; Rumlar KKTC sınırlarına girerken o tanımadıkları devletin muhaceretine kimliklerini mecburen ibraz etmek, giriş izni almak zorundadırlar… Başka şansları yoktur!
Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olan Kıbrıslı Türkler ise kimliklerini ibraz ederlerken kurucu ortağı ve vatandaşı oldukları bir devletin toprak parçasına giriş izni almak için değil, vatandaşı oldukları bir devletin toprağına girerken sadece şahıs olarak kendileri olduklarını ispat etmek, vücut isbatını desteklemek için kimlik ibrazında bulunmaktadırlar…
Dolayısıyla, Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıslı Rumlar tek vatandaşlık sahibiyken, aynı zamanda Kıbrıs’taki Türk devletinin de vatandaşı olan Kıbrıslı Türkler çift vatandaşlık sahibidirler…
Dünya KKTC’yi tanımasa da, varlığı bir realitedir ve o realitenin gereklerine Rumlar da mecburen uymaktadırlar… Zaten sınırlarından girerken, muhaceretine kimliklerini ibraz ederken, giriş izni alırken bunu mecburen yapmaktadırlar.
Gelelim yazının başlığına…
Artık yeter, dedik!
Yazının gidişatına bakıldığında, bu laf ilk başta Rumların ve destekçilerinin Kıbrıslı Türklere karşı neredeyse 65 yıldır “vahşice, acımasızca, ve hatta, ahlaksızca, akılsızca ve vicdansızca” sürdürdükleri tutumlarına karşı söylenmiş gibi algılanabilir.
Ama değil!
Bu laf, haksızlığa uğrayan, mağdur olan taraf biz olmamıza rağmen haklarımızı savunmaktan aciz kalan, ve en kötüsü de, son elli yılda Rum-Yunan ikilisinin eline her türlü kozu veren, onları tepemize bindiren bizimkileredir…
Bizim siyasilerin son 50 yıldır Yunanistan ve Rum tarafı kendi hatalarından dolayı sürüm sürüm sürünürken onlara akıl almaz tavizler ve fırsatlar verdikleri, Avrupa Birliği’ne, NATO’ya onları kendi elimizle, hiçbir taviz koparmadan soktuğumuz yetmemiş gibi, tahrikler ve iftiralar karşısında hep savunmada kaldık…
Bu yazının başlığı hem bizim hem de Türkiye’nin ne halt ettiğini, ne söylediğini bilmeyen, tek derdi günü geçirmek için laf olsun torba dolsun modunda söylemler üreten, kendi kendine gelin güveyi olmayı marifet sayan, eylem niyetine kılını bile kıpırdatmayan, gelmiş geçmiş tüm iktidarlarına ve siyasilerinedir…
Artık yeter!
Ya atalarınızın şanına yaraşır bir şekilde dik durun ve parmağınızın ardına saklanmadan hala “intikam intikam” diye bağıran şu yüzsüz, hadsiz, terbiyesiz heriflere hadlerini hak ettikleri şekilde bildirin, seslerini kesin, ya da siz de sesinizi hepten kesin!
Bunu size 74’de bir çocukken üzerine düşen bombalardan ve doğrudan hedef alınarak üzerine yağmur gibi sıkılan kurşunlardan sadece Tanrı’nın bir mucizesi olarak kurtulan, kendi yaşadıklarını çocuğunun ve diğer çocukların yaşamasını istemeyen bir insan evladı söylüyor…
Gerçekten de artık yeter!!!