Muhtar isyan ediyor. Muhtar kangren olmuş doga tahribatına parmak basiyor. Önceden duyuruyor yetkili etkili mercilere ses veriyor ama maalesef bildik yol ve yöntemlerle kötü işler devam ediyor. Sonunda muhtar feveran ediyor. Huuu var mı duyan? Heyy muhtarın sesi geliyor mu? Hade duyan duymayana söylesin. Bilen bilmeyene anlatsın. Bari halktan ses çıksın. Diyorum.
(Hüseyin Cumaoğlu)
Kimlikle giriş olsa bile cebinde kaç para var, ne amaçla geldin , ne kadar kalacaksın sorularını sormadan elini kolunu sallayarak girişler devam ederse kriminal suçlar artarak devam edecek!
(Hamit Sakallı)
“Sadece hükümet gitsin, bakan değişsin” deyerek bu ülkenin sorunları çözülseydi…
Bu memleket şimdiye kadar cennete dönmüştü.
Asıl mesele isimler değil, akıl var mı, vizyon var mı, proje var mı?
Ortaya somut plan koyuyor muyuz?
Kısa vadeli popülizm değil, uzun vadeli çözüm üretiyor muyuz?
Üretilen projeleri, kamuoyunun anlayacağı ve sahipleneceği şekilde anlatabiliyor muyuz?
Toplumu arkamıza alacak cesur ve net bir yol haritamız var mı?
Yoksa hâlâ “değiştir gitsin” kolaycılığıyla mı avutuluyoruz?
Bu ülkenin sorunu koltuk değil.
Bu ülkenin sorunu akılsızlık, vizyonsuzluk ve plansızlıktır.
Bunlar değişmedikçe, koltuklar değişse ne olur?
(Mehmet Güneyli)
Sabah erkenden bir dairenin kapısına dikilen bir adam... Elinde dosya veya herhangi bir dilekçe yok. Sadece bir isim var aklında. Sıranın ona gelmesini beklemeden içeri süzülüyor, camın arkasındaki memura eğilip alçak sesle soruyor:
“Falanca bugün burda mı?”
Memur başını kaldırıp bakıyor, yüzünde belirsiz bir ifade. Adam ekliyor:
“Bir selamımı söyle gendine be gardaş”
O selam, dosyadan daha ağırdır.
Eskiden bu tür sahneler için kullanılan kelime forstu. İngilizceden gelen force, Kıbrıs’ta kaba kuvveti değil, idarenin içinden sızan bir yakınlığı anlatırdı. Fors, bir kişide değil, bir ilişkide dururdu. Karakoldaki tanıdık, belediyedeki akraba, dairede eski bir okul arkadaşı… İltimas vardı ama para yoktu. Karşılığında beklenti, sadakat, bazen de sessizlik vardı. Usul hâlâ vardı; sadece bükülüyordu.
Zamanla kelime değişti, sahne genişledi. Torpil demeye başladık iltimas alanlar için. Bu sözcük Kıbrıs’a ait değildi; Türkiye’den geldi. Ama gelişi tesadüf değildi. Torpil, artık yüz yüze selamın değil, telefon zincirlerinin, yukarıya doğru akan isimlerin kelimesiydi. Kimin kime ulaştığı, hangi hattın açık olduğu belirleyiciydi. İltimas kişisel olmaktan çıktı, bir ağ hâline geldi. Para hâlâ doğrudan konuşulmazdı ama borç birikirdi. Bugün yapılan yarın hatırlatılırdı. Özellikle seçimlerden önce.
Sonra üçüncü bir evre başladı. Aynı daire, aynı kapı; ama bu kez selam yetmiyor. Fısıltı değişiyor:
“Bunun bir yolu var ama…”
Cümlenin ucu paraya dokunuyor. Rüşvet, torpilin piyasaya düşmüş hâlidir. İlişki, yerini işleme bırakır. Usul artık bükülmez, pazarlığa açılır.
(Mete Hatay)
Çoĝaldık ya burda..
Ülke vatandaşlığı için evlilikler önemli hale geldi...
Bizi da bozdular ya bi yandan..
Merak ederim hala daha anlaşmalı evlilikler devrede mi.
(Cengiz Ozaner)



