Yılların ayıramadığı iki yüreğin yolu, 47 yıllık bir ayrılığın ardından Karadeniz’in hırçın ama dingin kenti Sinop’ta yeniden kesişti.
Uzun bir aradan sonra memleketi Sinop’a giden şair ve yazar Dilek Orhan, 47 yıldır görmediği yakın akrabası, emekli öğretmen Hüsniye Tam ile bir araya geldi.
İstanbul’un gecekondu mahallelerinde yeşeren umutları, yıllar sonra adrese teslim edilen masum çocukluk hayallerini ve zamana direnen vefa hikâyelerini konu alan bu dokunaklı buluşma, kirlenen dünyaya inat iyiliğin hâlâ var olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Çeyrek asırlık meslek yaşamını "Dünya vatanım, insanlar kardeşim, iyilik yapmak dinimdir" felsefesi üzerine inşa eden 79 yaşındaki Hüsniye Öğretmen, İstanbul’un gecekondu mahallelerinde yetişen öğrencilerinin yüreğe dokunan hikâyelerini, yıllara direnen vefa anılarını ve iyiliğe dair yaşam tecrübesini aktardı.
Bir öğretmenin şefkatli dokunuşuyla değişen hayatları, yıllar sonra adrese teslim edilen masum çocukluk hayallerini ve insanlığa dair paha biçilmez anılarını paylaşan Hüsniye Öğretmen, meslek hayatı boyunca İstanbul’un en zorlu mahallelerindeki çocuklara hem öğretmenlik hem de annelik yaptı.
Hüsniye Öğretmen, çeyrek asırlık hafızasından süzülen unutulmaz anılarla okuyucuyu insanlığa, şefkate ve vefaya dair ilham dolu bir yolculuğa çıkardı.
Dilek Orhan’ın Hüsniye Tam ile gerçekleştirdiği söyleşi şöyle:
Herkesin, şimdilerin moda tabiriyle bir "motto" su vardır. Senin motton, yaşam felsefen neydi Hüsniye ablacığım?
Lise son sınıfta öğrenciyken, bir gazeteden Thomas Pain'e ait bir söz okumuştum. "Dünya vatanım, insanlar kardeşim, iyilik yapmak dinimdir." diye. O kadar etkilenmiştim ki; kupür olarak kesmiş, çantamda saklamış, hep yanımda taşımıştım. Hatta, canımı sıkan pek çok olayın üst üste yaşandığı bir dönemde, bu sözü kartelaya yazmış, sırtıma asmış ve İstanbul sokaklarında dolaşmıştım. Şu anda 79 yaşımdayım, geriye dönüp, baktığımda, bu sözün yaşam felsefem olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Bilirsin ben, insana dair yaşanmışlıklara çok değer veririm. çeyrek asır öğretmenlik yapmış bir insan olarak en çok iz bırakan bir kaç anını sorsam, ilk aklına gelen hangileri olur?
Ben, uzun yıllar, İstanbul'da, Sanayi Bölgesi'nde kozmopolit sosyolojiye ve düşük gelir düzeyine sahip, çoğunluğu gecekondularda oturan öğrencilerin olduğu bir okulda öğretmenlik yaptım. Aklımda kalanlardan bir kaç anı anlatayım.
İlk aklıma gelen, Hüseyin Yeter oldu. Köyden, İstanbul' a yeni gelen ailenin çocuğuydu. Müdire Hanım "bu çocuğumuzu, kim sınıfına almak ister?" diye sordu. Ürkek bir ceylan gibi bakıyordu. "Ben alırım" dedim. Üçüncü sınıftan, 5. sınıfa kadar okuttum. Sonra tayinim Beşiktaş'ta bir okula çıktı. Yıllar sonra, Beşiktaş’taki okulda, öğretmenler odasında oturuyorum. Kapı açık, karşıda bir delikanlı duruyor. "Evladım, kimi arıyorsun?" diye sorunca, "sizi arıyorum öğretmenim" dedi. Büyüdükçe simalar değişiyor malum. Tanıyamayan gözlerle bakınca, "ben Hüseyin Yeter öğretmenim, hani müdire hanım sorduğunda, elinizi omuzuna koyup, sınıfınıza götürdüğünüz öğrenciyim. Anne sevgisi gibiydi o dokunuş. Ne o dokunuşu ne öğrettiklerinizi ne de sizi hiç unutmadım. Mimar Sinan Üniversitesi, Mimarlık Bölümü'nü kazandım. İlk müjdeyi size vermek için geldim." dedi. Bir öğretmen için bundan büyük hediye olamaz.
Bir başka öğrencimle ilgili kıymetli bir anımı daha anlatayım.
Tüm öğretmenlik hayatım boyunca, öğrencilerime 3. sınıfa başladıkları ilk gün aynı soruyu sorardım. "Eğer size, her istediğinizi yapabilecek bir güç verilse, ne isterdiniz?" muhteşem cevaplar yazıyorlardı.
Hasibe Azime Acar diye bir öğrencim vardı. "Büyüyünce doktor olmayı, annemin babamın, sevdiklerimin, ormandaki kuşların ölmemesini ve Atatürk’ün hep yaşamasını istiyorum" diye yazmıştı. Ben bu sorumun cevaplarını, bir deftere yazdırırdım. Dilek, ben Azime'nin yazdıklarına o kadar hayran olmuştum ki; onun yazdığı sayfayı yırtıp, saklamak için çantama koydum. Sonra, Azime ve ailesi taşındı. Aradan yıllar geçti. Kağıt, yıpransa da yıllara direniyordu. Azime'yi bulmak ve yazıyı esas sahibine teslim etmek istiyordum. Hala görüştüğüm eski öğrencilerime bu isteğimi ilettim. Bir gün, bir öğrencim telefon etti. "Öğretmenim, bir mucize oldu ve ben Azime'yi buldum" dedi. Sevinçten havalara uçtum ve biz Azime’yle buluştuk. Kendi değil ama kızı doktor, iki oğlu da mühendis olmuş. Emanetini alınca çok sevindi. Gözlerinden hafif bir hüzün dalgası geçti. Sanırım, o hüzün, dileklerinin gerçekleşmeyenlerine dairdi... Hala, pek çok eski öğrencimle olduğu gibi Azime ile de görüşüyoruz.
Çok etkilendim. Haydi öğretmenim başka anılar da çağırsın.
İdris ve Talip'i anlatayım. Talip, çok çalışkan, İdris tembeldi. İdris zayıf aldı, Talip, durmadan elini kaldırıyordu. "Söyle Talip" deyince; öğretmenim ben notumun yarısını İdris'e verebilir miyim? diye sormuştu. Cevabım, "mümkün değil ama sen, İdris‘i çalıştırırsan, ben de çalıştırırım, onu da senin seviyene çıkarırız" olmuştu. Sonra, biraz ilerleme oldu ama her çocuğun kapasitesi aynı olmuyor. Çocukların tek ortak özelliği, tümünün iyi olması. Çocuklar 5. sınıfa gelince gerçek kişilik özellikleri ortaya çıkıyor. Değerli yazar ve şair Murathan Mungan'ın yazdığı gibi "biz büyüdük ve kirlendi Dünya".. Dilek'çiğim, sen iyi bilirsin, ben çok okurum. İyilik de, kötülük de insanlık tarihi kadar eski ama kötülüğün tüm zamanların ötesine geçtiği bir dönemi yaşıyoruz sanki... Umarım ve çok dilerim, bu denge iyilik lehine dönüşür.
Sohbetimizin başında, Mottom olan "Dünya vatanım, insanlar kardeşim, iyilik yapmak dinimdir” sözünden bahsetmiştim. Kişiler vardır; onlara görevleri gereği saygı duyulur...
Kişiler vardır Gittikleri her göreve saygı getirirler. Unutmayın çıkarken bıraktıklarınıza, inerken yine rastlayacaksınız. "Üçkuruşluk adama beş kuruşluk değer verirsen kalan iki kuruşa seni satar." sözünü boşa söylememişler.
Bir söz daha var "baş olanlar sevinmesine gelirse başa gelir. diz toprağa yaslanır da, baş düşerse taşa gelir. Döner, kıvrılır fakat daire olmaz."...
Neyse, daha fazla girmeyelim bu konulara... Madem bu kadar güzel dinliyorsun, bir anı daha anlatayım. Bu kez öğrencimin adı Hamza Özel, şimdilerde iletişimimiz yok ama ben o öğrencimi de hiç unutmadım. Atatürk'ü anlatan bir kompozisyon yazmalarını istemiştim. Hamza, "Aratürk küçükken, dayısının tarlasındaki kargaları kovdu, büyüyünce de, yurdumuzdan düşmanları..." diye yazmıştı. İşte bunlar unutulmuyor Dilek'çiğim.
Hüsniye ablacığım "gerçek bir öğretmen nasıl olmalı?"nın örneği anılar anlattın. Şimdilerde öğretmenlerle ilgili değerlendirmelerini dinlemek isterim
Ah işte benim yarama dokundun. Köy Ensitülerinin kapatılması öğretmenlerimizin yetişmesine vurulan ilk darbeydi. Bizden önceki kuşak muhteşemdi, bizim kuşağımızda, bizi mahçup etmedi. Şimdi ki kuşağın bizden daha iyi değiller. İstisnaları tenzihle, yeni kuşak öğretmenlerin ve onları yetiştiren kurumların, öğretmenliğin ne kadar kutsal bir meslek olduğunu fark etmelerini, değişip, dönüşmelerini yürekten dilerim. Çünkü, bu farkındalığa çok ihtiyacımız var. Çünkü, doğduğu evde sevgi, ilgi, bilgi ve görgü görmeyenlerin, kimliğinin temeli, ilk öğretimde atılıyor. Bu temel, doğru atılmazsa, toplumlarda tahribat çok ağır oluyor, bugün örneklerini yaşadığımız gibi...
Son olarak, sen ata sözlerine çok meraklısındır bilirim. Hüsniye ablacığım bazı şeylerin hiç değişmemesi ne kadar güzel. Biz seninle tam 47 yıl önce de böyle sohbetler ederdik. Her zaman ruhumu zenginleştirdi bu sohbetler. Yine öyle oldu. Sana gökyüzündeki yıldızlar kadar çok teşekkür ediyorum. 57 yıllık hayat arkadaşın, bu dünyaya kanatsız bir melek olarak gelmiş Mehmet ağabeyimle, biricik oğlunuz Merih ve en sevdiklerinle sağlıklı uzun bir ömür diliyorum”





