Dr. Büşra Üzehan
Gazze’nin güvenliği ve yeniden imarı için kurulduğu iddia edilen bir “Barış Kurulu”na Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) kurucu üye olarak davet edildi. Kıbrıs Türklerine karşı tarihsel olarak şiddet, dışlama ve Enosis ideolojisini savunmuş bir yönetim, nasıl olup da “barış” adına küresel bir platformun parçası olarak sunulabilir? Bu soru yalnızca Kıbrıs meselesine değil, uluslararası siyasetin hafızasızlığına da işaret ediyor. GKRY liderlerinin söylem ve icraatlarında görülen süreklilik, günümüzde GKRY lideri Nikos Hristodulidis’in söylemlerinde de açıkça izlenmektedir.
Hristodulidis, EOKA anma etkinliklerinde yaptığı bir konuşmada, Rum toplumunun özgürlüklerini EOKA mücadelesine borçlu olduğunu söylemiş ve şu ifadeyi kullanmıştır: “Çocuklarımıza ve torunlarımıza EOKA mücadelesini öğretmeliyiz.” Bu sözler, yalnızca bir tarih vurgusu değil; EOKA’nın ideolojik mirasının yeni kuşaklara aktarılması çağrısıdır. Ancak Kıbrıs Türkleri açısından EOKA, “özgürlük mücadelesi” değil; travma, korku ve zorunlu göç demektir. Dolayısıyla bu söylem, Rum tarafının geçmişle yüzleşmek yerine onu romantize etmeye devam ettiğini göstermektedir.
Bu tarihsel arka plan göz önüne alındığında, GKRY’nin küresel bir “Barış Kurulu”nda kurucu aktör olarak sunulması, yalnızca diplomatik bir gelişme değil; tarihsel hafızaya meydan okuyan bir söylem dönüşümüdür. Kıbrıs Türklerine yönelik saldırılar, zorla göç ettirme politikaları ve siyasi eşitliği reddeden anayasal düzenlemeler, GKRY’nin “barış aktörü” olarak pazarlanmasını ironik hale getiriyor.
Barış, yalnızca uluslararası platformlarda temsil edilmekle değil, geçmişle yüzleşmekle anlam kazanır.
Gazze meselesi, küresel siyasette ahlaki meşruiyet üretmenin güçlü araçlarından biridir. Filistin meselesi üzerinden konumlanmak, devletlere normatif üstünlük kazandırır. Güney Kıbrıs’ın Gazze bağlamında öne çıkarılması, yalnızca insani bir hassasiyet değil; Doğu Akdeniz’de merkez aktör olma arzusunun söylemsel bir uzantısı olarak da okunabilir.
Bu, Kıbrıs meselesinde tarafsızlık iddiasındaki küresel aktörlerin fiilen Rum tarafını merkeze alan bir jeopolitik mimariyi normalleştirme çabasının parçasıdır.
Tarihsel olarak şiddet, dışlama ve hegemonya söylemleriyle şekillenmiş bir yönetimin, küresel barış mimarisinin parçası olarak sunulması, uluslararası siyasetin seçici hafızasını gözler önüne seriyor. Kıbrıs Türklerinin yaşadığı travmalar çoğu zaman ikinci planda tutulan bir mesele olarak görülürken, GKRY Avrupa Birliği üyeliği ve Batı ittifakı içinde “meşru devlet” olarak merkezileştirildi.
Bugün Gazze üzerinden yeniden üretilen “barış aktörü” imajı, bu tarihsel asimetrinin yeni bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor.
Barış, yeni kurullar kurmakla değil, geçmişle yüzleşmekle inşa edilir. Geçmişle yüzleşmek yerine dışlayıcı ve faşizan söylemleri yeniden üreten bir liderlik yaklaşımı barış söylemiyle çelişmektedir. Gazze için barış arayan dünya, Kıbrıs’ın hafızasını da hatırlamak zorundadır. Çünkü gerçek barış, sadece geleceği değil, geçmişi de kapsar.





