Yapılan son anketlere göre İsrail’de Musevi çoğunluğun %93’ünün savaşı desteklediği iddia ediliyor. Bu rakam, bir “kamuoyu eğilimi” değil; bir siyasal kültürün adeta röntgen filmi. İsrailli aktivist Idan Landau ise bunu şöyle açıklıyor: 'Bu savaş bir sapma değil, sistemin ta kendisi.' Sürekli savaş hali olmadan ayakta duramayan bir siyasal yapıdan söz ediyoruz diyor. Yani savaş, bir araç değil; varoluş biçimi olmuş. Böylesi bir düzende barış, sadece zor bir ihtimal değildir; neredeyse bir sapkınlıktır. Toplumun geniş kesimlerinde oluşan o “paranoya ve kaygı hali” aslında çok tanıdık bir mekanizmayı üretir... Ya biz, ya onlar. Ya güvenlik, ya yok oluş. Bu ikiliğin içine sıkışan bir toplumda, etik hızla askıya alınır. Ölenin kim olduğu önemini yitirir. Sayılar büyür, anlam küçülür. Ve bir noktadan sonra, şiddet sadece meşrulaşmaz, sıradanlaşır. Daha tehlikeli olan ise bu ruh hali sadece içeriden beslenmiyor. Dışarıdan korunuyor da. ABD ve Avrupa’nın sağladığı o kalın koruma zırhı, bu yapının hiçbir zaman gerçek bir “ahlaki bedel” ödememesini sağlıyor. Bedel ödenmeyince, sorgulama da olmuyor. Sorgulama olmayınca, değişim ihtimali de ortadan kalkıyor. O yüzden %93 sadece bir oran değil. Bir kapanma hali. Bir toplumun kendi içine kapanıp, kendi korkularını gerçeklik sanmaya başladığı anın sayısal ifadesi. Ve genellikle bu tür çoğunluklar, kendilerini her zaman “normal” sanırlar.
(Mete Hatay)
El alem ne der"
"El alem ne der" sözü ilk cümle kurmayı öğrendiğimiz zamandan hayatımıza girdi. Aşılmaz kos koca duvarlı bir hapishane gibi içine koydular bizi. Her hareketimiz her davranışımız "el alem ne der" cümlesi ile hapishaneye mahkum sokar gibi beynimize sokuldu. Yanlış yapmasak da yine bu söz anlımıza dayanmış namluya mermi sürülmüş silah gibi bizi tehdit etmeye yetti. Biz "el alem ne derse desin" diyemediğimiz için kendi mahkumiyetimizi onayladık. Sonunda bu "el alem ne der" öylesine büyüdü ve hayatımıza yerleşti ki, olay uluslararası boyuta döndü. "Amerika ne der" “Türkiye ne der" “İngiliz ne der" “Rum ne der" boyutuna ulaştı ve hep kaybettik. Kaybetmeye mahkum edildik. Sevdiklerimiz kaybettik, Doğamızı çevremizi kaybettik, en önemlisi kendimiz olmayı kaybettik. Hep "el alem bir şey demesin" diye yaşar olduk.
Amerika, İngiltere, AB, Türkiye, Rum bir şey demesin diye toplumsal değerlerimizdeki erozyona çanak olduk. Birileri ayağımızı kesti, birileri sesimiz kesti birileri selamı kesti.ve biz sevgi denen o kutsal olguya sırtımızı döndük.biz değil ben olmayı tercih ettik.
(Hüseyin Cumaoğlu)
SİZİN GANİMET DEDİĞİNİZ BİZE ÜLKEDİR!
Tam tamına 3,430 dönüm. Boyut daha rahat anlaşılsın diye izah edeyim. Ortalama 480 futbol sahası büyüklüğünde Karpaz arazisi dün İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bir sürü afralı tafralı laflarla hediye edildi. Hem de el birliğiyle. 2008 yılında başlayan süreç tellemenin ötesine gidememesine, Mağusa’da yine hediye edilen hastahane hariç, Karayolları Dairesi Binaları ve Vakıflar İdaresine ait binalara hala yatırım yapmayan ve öğrenci sayısı 500’ü geçmeyen bu üniversiteye denize sıfır, İstanbul’daki kampüsünün yedi katı bir arazi dün, afedersiniz ama, peşkeş çekilmiştir.
İTÜ’nün yatırım yapması elbet teşvik edilmelidir. Örneğin Yenierenköy içerisindeki atıl binalar tahsis edilebilir, kampüs buraya konuşlandırılır, yatırım daha az maliyetle, öğrenciyi de merkezde tutarak bölgeye kazandırılır. Deniz kıyısı da çok elzemse orda uygun bir yer tahsis edilir ve gerekli yatırımlar yapılır. Makul olan da budur.
Aksi halde Dipkarpaz’da yapılan ‘eğitim’ amaçlı tahsisler, Bafra/İskele’de yapılan ‘turizm’ amaçlı tahsisler gibi büyük bir rantın ötesine geçmeyecek, zamanla başka amaçlara yönelen bir ganimetten daha fazlası olmayacaktır.
(Cemil Sarıçizmeli)


