Dr. Büşra Üzehan yazdı:

Avrupa Birliği son günlerde Kıbrıs için aynı ifadeyi tekrarlıyor: “Avrupa’nın güvenliği tehlikeye atılamaz.”

Ancak aynı Avrupa’nın Ortadoğu’da bıraktığı tabloya bakıldığında bu sözlerin ne kadar inandırıcı olduğu ciddi bir tartışma konusudur. Irak’tan Libya’ya, Suriye’den Filistin’e kadar geniş bir coğrafyada geride kalan yıkım ortadayken, bugün Doğu Akdeniz’de “güvenlik” söylemiyle yeni askeri hamleler yapılması önemli bir çelişkiyi ortaya koymaktadır.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Güney Kıbrıs ziyareti sırasında Doğu Akdeniz’de güvenliği sağlamak ve ekonomiyi korumak için gerekli adımları atacaklarını açıkladı. Ancak burada sorulması gereken soru şudur: Güvenlik gerçekten gerilim yaratarak mı sağlanacaktır? Kıbrıs Türklerinin güvenliği yok sayılarak mı kurulacaktır? Çünkü bölgeye savaş gemileri göndermek, askeri varlığı artırmak ve adayı yeni bir jeopolitik rekabet alanına dönüştürmek güvenlikten çok yeni bir tehdit ortamı yaratmaktadır. Daha da dikkat çekici olan ise şu çelişkidir: Batılı ülkeler yıllardır “düzen kurma” söylemiyle hareket ederken, çoğu zaman var olan dengeleri bozmuş ve geride yeni kriz alanları bırakmıştır. Bugün benzer bir yaklaşımın Doğu Akdeniz’de yeniden sahneye konulduğu görülmektedir.

Karma evliliklerden doğan çocukların hak mücadelesi AİHM gündemine alındı
Karma evliliklerden doğan çocukların hak mücadelesi AİHM gündemine alındı
İçeriği Görüntüle

Güney Kıbrıs Rum Yönetimi farklı ülkelerle askeri anlaşmalar yaparken, bölgeye yabancı askeri güçler konuşlandırılırken ve savaş gemileri Doğu Akdeniz’de devriye gezerken bu durum “güvenlik iş birliği” olarak sunulmaktadır. Ancak Türkiye’nin Kıbrıs Türk halkının güvenliği için F-16 savaş uçaklarını adaya göndermesi söz konusu olduğunda aynı çevrelerin rahatsızlık dile getirmesi açık bir çifte standarttır. Oysa gerçek oldukça nettir.

Türk F-16’larının Kıbrıs semalarında bulunması bir saldırı hazırlığı değil, caydırıcı bir güvenlik mesajıdır. Bu yalnızca askeri bir görüntü değil, Doğu Akdeniz’de tek taraflı güç projeksiyonlarına karşı kurulan bir denge unsurudur. Tam da bu noktada Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık dile getirdiği bir söz hatırlanmalıdır: “Artık eski Türkiye yok. Artık hesabını herkes buna göre yapsın.” Kıbrıs’ın yakın tarihi bu gerçeği açık biçimde göstermektedir. 1974’ten bu yana adada büyük çaplı bir çatışmanın yaşanmamış olması, Türkiye’nin garantörlüğünün ne kadar güçlü bir caydırıcılık oluşturduğunu ortaya koymaktadır.

Bugün de tablo değişmiş değildir. Rum yönetimi bir yandan Türkiye’yi uluslararası platformlarda hedef alırken diğer yandan adayı farklı ülkelerin askeri hesaplarının merkezi haline getirmektedir. Oysa askeri gerilimin yükseldiği bir coğrafyada en büyük zararı her zaman bölge halkı görür. Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: Türkiye’ye yönelik sert söylemler sürerken ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini riske atabilecek hamleler gündeme gelirken, hâlâ gerçekçi bir uzlaşma zemininin kaldığını söylemek mümkün müdür?

Turizm ve hizmet sektörüne dayalı ada ekonomisinin en verimli döneminde Kıbrıs’ın yeniden bir gerilim alanına dönüşmesi yalnızca siyasi değil aynı zamanda ekonomik bir risktir. Bu nedenle Türkiye’nin garantörlüğü ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcı varlığı yalnızca Kıbrıs Türklerinin değil, aslında adanın tamamının güvenlik dengesinin önemli bir parçasıdır. Kıbrıs semalarında görülen Türk F-16’ları da bu dengenin sembolüdür. Çünkü Doğu Akdeniz’de barış tek taraflı askeri hamlelerle değil, gerçek bir güç dengesiyle korunur.