Okyanusta, gözle görülmesi neredeyse imkânsız olan ve halk arasında “yengeç paraziti” olarak bilinen dişi bir Sacculina larvası kendisine bir yengeç arar.

Bulduğunda zırhın en zayıf noktasına, genellikle bir eklem yerine ya da bir kılın dibine tutunur. Kabuğunu atar ve iğne gibi bir uçla yengecin içine birkaç hücre enjekte eder.

Dışarıda yalnızca boş bir kabuk kalır.

Yengeç bir şey hissetmez.

İçeri giren hücreler kök gibi dallanmaya başlar. Bu kökler yengecin bağırsaklarının çevresini sarar, bacaklarına kadar uzanır, sinir sistemine bile dokunur.

Yengeç dışarıdan sapasağlam görünür.

Ama içi artık işgal altındadır.

Parazit önce yengecin üremesini durdurur ve onu kısırlaştırır. Sonra deri değiştirmesini de engeller. Bu yüzden yengeç, kopan bir bacağını artık yeniden çıkaramaz.

Bütün enerjisi parazite akar.

Yengecin karnının altında, normalde kendi yumurtalarını taşıyacağı yerde parazitin yumurta kesesi belirir. Yengeç bu keseyi kendi yavrusu sanır. Temizler, korur, suyu tazelensin diye yelpazeler. Zamanı geldiğinde de larvaları denize bir anne gibi özenle salar.

Parazit erkek bir yengece girse dahi onu dişileştirir. Erkeğin karnı dişininki gibi genişler, davranışları da değişir. O da yabancı yumurtalara annelik etmeye başlar.

Yengeç ömrünün geri kalanını kendi neslini sürdürmeden, bir başkasının yavrularını büyüterek geçirir.

Bu, adeta bir “zombi” hikâyesidir.

Parazit, yuvayı içeriden ele geçirmekle kalmaz; ev sahibinin kendisini yuvaya dönüştürür.

Guguk kuşu yuvayı ele geçirir.

Sacculina ise yengecin bedenini ve iradesini.

Peki, gerçek hayattan alınmış bu hikâyeyi neden anlattım?

Biraz geçmişe gidelim.

Yuvanın adı Cumhuriyet Halk Partisi'ydi.

2000'li yıllara gelindiğinde CHP'nin başında Deniz Baykal vardı.

Baykal tartışılan bir liderdi. Seçim kazanamamakla eleştiriliyor, parti içindeki hâkimiyeti sorgulanıyordu. Fakat bir özelliği vardı:

Yuvanın kapısını sıkı tutuyordu.

Sonra 2002'de Türkiye'nin siyasi iklimi değişti.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geldi. Yıllar geçtikçe iktidar güçlenirken CHP, ana muhalefet partisi olarak karşısında kaldı.

Mayıs 2010'da Deniz Baykal'ın özel hayatına ilişkin gizlice elde edilmiş görüntüler internette yayımlandı.

Baykal bunun sıradan bir özel hayat skandalı olmadığını söyledi.

“Komplo” dedi.

10 Mayıs'ta genel başkanlıktan istifa etti.

O gün bilinmeyenlerin bir bölümünü, yıllar sonra açılan davalar ortaya çıkaracaktı.

Baykal ve bazı eski MHP yöneticilerine yönelik gizli görüntü operasyonları hakkında yürütülen davada çok sayıda sanık çeşitli suçlardan mahkûm edildi.

Dolayısıyla ortada hukuk dışı bir operasyon bulunduğu iddiası artık yalnızca siyasi retorikten ibaret değildi.

Fakat tarihin hâlâ tam olarak cevaplayamadığı başka bir soru vardı:

Bu operasyonun nihai siyasi amacı neydi?

Hukukun cevaplayabildiği sorular burada bitiyor; siyasetin cevaplaması gereken sorular ise tam burada başlıyor.

Bir siyasi partinin tarihi açısından on iki gün nedir?

Neredeyse hiçbir şey.

Fakat bazen on iki gün, on yılların yönünü değiştirebilir.

10 Mayıs: Deniz Baykal istifa etti.

Kılıçdaroğlu başlangıçta genel başkanlığa aday olmayı düşünmediğini açıkladı.

Sonra fikrini değiştirdi.

Kılıçdaroğlu daha sonra, Önder Sav'ın kendisini adaylık konusunda ikna etmesinin bu karar değişikliğinde etkili olduğunu açıkça anlatacaktı.

17 Mayıs'ta adaylığını açıkladı.

22 Mayıs'ta CHP Genel Başkanı seçildi.

On iki gün.

Bir lider gitti.

Başka bir lider geldi.

Fakat asıl değişim yalnızca koltukta değildi.

Baykal 2010'da iktidarı açıkça suçladı. Sonraki yargılamalar ise görüntü operasyonunda FETÖ bağlantısı çerçevesinde yargılanan kişilerin bulunduğunu ve çok sayıda sanığın mahkûm edildiğini ortaya koydu.

Fakat tam burada tarihçinin kalemini durdurması gerekir.

Çünkü birbirinden farklı ihtimaller vardır:

Bir: Operasyon, yalnızca Gülen yapılanmasının kendi siyasi operasyonuydu.

İki: Dönemin iktidar-cemaat ilişkileri içerisinde daha geniş bir güç mücadelesinin parçasıydı.

Üç: Operasyon başka amaçlarla gerçekleştirildi; fakat ortaya çıkan siyasi sonuçlar daha sonra farklı aktörler tarafından kullanıldı.

Bunlardan hangisi?

Yoksa hiçbiri mi?

Elimizdeki olguların kesin olarak cevaplamadığı yerde hüküm vermek yerine soru sormak gerekir.

Romalı hukukçuların meşhur sorusudur:

Cui bono?

Kimin yararına?

Baykal'ın ayrılmasından kim kazandı?

Kılıçdaroğlu'nun yükselişinden kim kazandı?

CHP'nin sonraki siyasi ve ideolojik dönüşümünden kim kazandı?

Siyasette bazen bir aktör kapıyı açar.

İkincisi içeri girer.

Üçüncüsü ortaya çıkan boşluğu kullanır.

Dördüncüsü ise oluşan yeni düzenin imkânlarından yararlanır.

Ve yıllar sonra herkes aynı soruyu sorar:

“Bütün bunlar tesadüf müydü?”

Belki öyleydi.

Ancak 2010'da yaşanan değişim yalnızca genel başkanlık koltuğuyla sınırlı kalmadı.

23 Mayıs 2010'da oluşan 80 kişilik Parti Meclisi'nde, Baykal dönemindeki üyelerin 52'si artık yer almıyordu.

Aralık 2010'daki ikinci Parti Meclisi seçiminden sonra ise Baykal döneminden kesintisiz biçimde görevini sürdüren yalnızca sekiz isim kalmıştı.

Dolayısıyla 2010'u yalnızca bir genel başkan değişimi olarak okumak eksik kalır.

Aynı yıl CHP'nin karar mekanizmasında da çok kapsamlı bir kadro değişimi yaşanmıştı.

Kılıçdaroğlu bu süreçte iki büyük seçimde doğrudan aday olarak seçmenin karşısına çıktı.

2009'da CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayıydı ve seçimi Kadir Topbaş'a karşı kaybetti.

2023'te ise cumhurbaşkanı adayı olarak yarıştı. Seçim ikinci tura kaldı ve Recep Tayyip Erdoğan karşısında seçilemedi.

Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığı dönemindeki milletvekili seçimleri, yerel seçimler, cumhurbaşkanlığı seçimleri ve referandumlar birlikte değerlendirildiğinde ortaya uzun bir seçim yenilgileri bilançosu çıkıyor.

Bu yazıda kullandığımız hesaplama yöntemine göre bu sayı 13.

Sonra CHP'de bir kez daha lider değişti.

5 Kasım 2023'te yapılan CHP 38. Olağan Kurultayı'nda Özgür Özel genel başkan seçildi ve Kılıçdaroğlu dönemi sona erdi.

CHP, Özel liderliğinde girdiği ilk seçim olan 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yüzde 37,77 oy aldı; 14 büyükşehir, 21 il ve 337 ilçe belediye başkanlığı kazandı.

Parti, uzun yıllar sonra Türkiye genelinde sandıktan birinci parti olarak çıktı.

Ancak hikâye burada da bitmedi.

Sonrasında CHP'nin kurultay süreçlerine ilişkin hukuki tartışmalar, parti yönetimine yönelik davalar, partinin bölünmesi ve yeni siyasi oluşumların ortaya çıkması, CHP'den ayrılan belediye başkanları ve belediye meclis üyeleri yeniden siyasetin gündemine geldi.

Ve yıllar sonra Kılıçdaroğlu'nun yeniden CHP yönetimine dönmesi tartışılmaya başlandı.

Peki bütün bunlar, 2010'da başlayan dönüşümden tamamen bağımsız gelişmeler olarak mı okunmalıdır?

Elbette siyaset biyoloji değildir.

İnsanlar da parazit değildir.

Fakat doğadaki Sacculina örneği, kurumların nasıl dönüştüğü konusunda çarpıcı bir metafor sunuyor:

Bir yapıyı ortadan kaldırmadan onun karar mekanizmasını, kadrolarını ve zaman içerisinde yönünü değiştirmek mümkün müdür?

Bir siyasi yapıyı etkisizleştirmenin tek yolu onu ortadan kaldırmak mıdır?

Yoksa bazen yapıyı olduğu yerde bırakıp karar mekanizmasını, kadrolarını ve zaman içinde siyasi yönünü değiştirmek de aynı sonucu doğurabilir mi?

Sacculina yengeci öldürmez.

Onu dışarıdan bakıldığında yine aynı yengeç olarak bırakır.

Değişen, onun kimin geleceği için çalıştığıdır.

CHP'nin 2010'dan bugüne uzanan hikâyesine bakarken de belki sorulması gereken budur:

Baykal'ın ayrılması…

On iki günde gerçekleşen lider değişimi…

Aynı yıl Parti Meclisi'nin büyük ölçüde yenilenmesi…

Ardından gelen uzun seçim bilançosu…

2024'te Özgür Özel yönetiminde elde edilen birincilik…

Ve sonrasında yeniden başlayan kurultay, yönetim, bölünme ve belediye başkanlarının parti değiştirmesi tartışmaları…

Bunların her biri tek başına açıklanabilir.

Belki hepsi gerçekten birbirinden bağımsızdır.

Fakat tarih bazen olaylara tek tek değil, yan yana bakmayı gerektirir.

Ve o zaman Romalı hukukçuların iki bin yıldır sorduğu o kısa soru yeniden anlam kazanır:

Cui bono? : Kimin yararına?

Yoksa parazit mi var?