Göç Kimlik ve Hak Çalışmaları Merkezi (CMIRS) Direktörü Mine Yücel, anket sonuçlarını değerlendirdi.
Yücel’in değerlendirmesi şöyle:
“Bu araştırma, Kıbrıs Türk toplumunda kaygının geçici bir ruh hali değil, yapısal ve süreklilik kazanmış bir toplumsal durum hâline geldiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Gerek Kıbrıs Sorunu’na ilişkin algılar, gerekse gündelik yaşama dair genel kaygılar birlikte ele alındığında, toplumun geleceğe dair kontrol duygusunu büyük ölçüde kaybettiği görülmektedir.
Araştırma bulgularından hareketle, Genel Kaygılar ile Kıbrıs Sorunu Kaygıları eşit ağırlıklandırılarak oluşturulan Toplumsal Kaygı Endeksi (TKE) 5 üzerinden 4,5 olarak hesaplanmıştır. Bu değer, kaygının yalnızca “yüksek” seviyede olmadığını; kronikleşmiş, normalleşmiş ve toplumsal hayatın belirleyici çerçevesi hâline gelmiş bir durumu ifade ettiğini göstermektedir.
Kıbrıs Sorunu’na ilişkin bulgular, bu meselenin toplum nezdinde yalnızca siyasi bir başlık değil, gündelik yaşamı ve gelecek beklentilerini doğrudan etkileyen yapısal bir kaygı alanı olarak algılandığını ortaya koymaktadır. Sorunun çözümüne dair beklentilerin zayıflamış olması, buna karşın çözümsüzlüğün yarattığı belirsizlik, ekonomik maliyet ve uluslararası statü endişelerinin güçlü biçimde hissedilmesi, Kıbrıs Sorunu’nu genel kaygılarla aynı ağırlıkta bir stres kaynağı hâline getirmiştir.
Araştırma göstermektedir ki her ne kadar çözüm seçeneklerinin her birisi kaygı verici olarak değerlendirilse de, mevcut statükonun kabul edilemez oluşu katılımcıların kaygı duysalar da çözüm seçeneklerine her geçen gün daha sıkı sarıldıklarını göstermektedir. Bu durum, Kıbrıs Sorunu’nun umut ve beklenti üreten bir süreç olmaktan çıkarak, belirsizlik üreten kalıcı bir yapı olarak konumlandığını düşündürmektedir.
Genel kaygılar alanında ortaya çıkan tablo ise daha da çarpıcıdır. Ekonomi, yolsuzluk, göç, kültürel kimliğin geleceği, yönetim kapasitesi ve ifade özgürlüğü gibi başlıklarda kaygı oranlarının çok yüksek seviyelere ulaşması, toplumun yalnızca bugünkü yaşam koşullarından değil, toplumsal yapının sürdürülebilirliğinden de endişe duyduğunu göstermektedir.
Özellikle kültürel kimlik, yolsuzluk ve gençlerin göçü gibi alanlarda kaygının %90’ların üzerine çıkması, ekonomik krizin ötesinde varoluşsal bir kaygı eşiğine yaklaşıldığını düşündürmektedir. Bu durum, toplumsal çözülme ve içe kapanma risklerini de beraberinde getirmektedir.
Yüksek kaygı düzeyi, toplumun siyasetle kurduğu ilişkiyi de doğrudan etkilemektedir. Bulgular, vatandaşların büyük bir bölümünün kendini karar alma süreçlerinden dışlanmış hissettiğini ve siyasal aktörlerin sorun çözme kapasitesine olan güvenin son derece düşük olduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, siyasete yönelik beklentilerin düşmesine, büyük reform ve dönüşüm vaatlerinin karşılık bulmamasına neden olmaktadır.
Toplum, bu koşullar altında değişimden çok zararın daha da büyümemesini, belirsizliğin azaltılmasını ve öngörülebilirliğin artırılmasını talep etmektedir. Kaygı düzeyinin bu denli yüksek olduğu bir ortamda, siyasal meşruiyetin yeniden inşası ve güven tesis edilmeden kapsamlı politik dönüşümlerin toplumsal destek bulması zor görünmektedir.
Araştırmanın ortaya koyduğu temel sonuç şudur:
Kıbrıs Türk toplumunda kaygı, artık bir tepki değil; toplumsal hayatın belirleyici çerçevesi hâline gelmiştir.
Kıbrıs Sorunu’ndaki çözümsüzlük genel kaygıları beslemekte, genel kaygılar ise Kıbrıs Sorunu’na dair umut ve toplumsal enerjiyi aşındırmaktadır. Bu karşılıklı beslenen döngü kırılmadığı sürece, ne siyasal istikrar ne de toplumsal iyimserlik üretmek mümkün görünmektedir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde kamu politikalarının ve siyasal söylemlerin, umut vaat eden soyut hedeflerden ziyade, kaygıyı azaltmaya, belirsizliği yönetilebilir kılmaya ve topluma yeniden kontrol hissi kazandırmaya odaklanması kritik önem taşımaktadır. Kıbrıs Sorununa bir çözüm bulunmadan toplumun kendini içinde bulduğu bu kısır döngüden kurtulması pek de kolay olmayacaktır.”