Araştırmacı Mete Hatay, Karpaz’da 3 bin 500 dönümlük orman arazisinin İTÜ’ye devredilmesiyle ilgili tepkisini dile getiren yazı paylaştı.
Mete Hatay’ın sosyal medya hesabından konuyla ilgili yaptığı değerlendirme şöyle:
“Karpaz’da bir üniversite kampüsü kurulacak denildiğinde kimse itiraz etmedi. Aksine, çoğu insan “nihayet” dedi. Bölge yıllardır ihmal edilmiş, yatırım görmemiş, gençlerini kaybetmiş bir coğrafya. Bir üniversitenin oraya gitmesi, hele ki İTÜ gibi köklü bir kurumun, elbette ki bir kalkınma umudu olarak görüldü.
Ama mesele hiçbir zaman sadece “üniversite gelsin mi gelmesin mi?” değildi. Mesele, bu yatırımın nasıl, hangi hukuki çerçevede ve kimin pahasına yapıldığıydı.
2009’da başlayan süreçte yaklaşık 2000 dönüm hali arazisi bu iş için ayrıldı, 500 dönüm özel mülk ise kamulaştırıldı. Bu bile başlı başına devasa bir ölçek. Yetmedi, 3500 dönüm orman arazisinin de bu yerleşkeye dahil edilmesine karar verildi. Yani mesele bir kampüs kurmaktan çıkıp, küçük bir şehir kurmaya evrildi.
Şimdi durup sormak gerekiyor:
İTÜ’nün İstanbul’daki ana kampüsünden beş kat büyük bir alana Karpaz’da neden ihtiyaç duyulur?
Bu sorunun makul, ikna edici bir cevabı bugüne kadar verilmiş değil.
Daha da ilginci halihazırda tahsis edilmiş ve kamulaştırılmış geniş bir arazi varken, neden özellikle orman arazisinin de bu projeye dahil edilmesi için bu kadar ısrar edildi? Eğer mesele kampüsün nefes almasıysa, yeşil alan ihtiyacıysa, bu alan zaten kampüsün yanı başında korunarak da sağlanabilirdi. Ormanı üniversiteye devretmeden de orman olarak bırakmak mümkündü.
Ama öyle yapılmadı.
2022’de Yeşil Barış bu süreci yargıya taşıdı. Tam da bu noktada olması gereken, hukukun işlemesini beklemekti. Mahkeme kararını versin, kamuoyu tartışsın, süreç şeffaf ilerlesin.
Onun yerine ne oldu?
Dava devam ederken yasa değiştirildi.
Üstelik öyle köklü bir reform da değil; küçük bir kelime oyunu. yasa tasarısında daha önce turizm amaçlı orman arazilerinin kullanabileceği maddesi, bu kez “eğitim amaçlı yatırımlar” başlığı altında yeniden tanımlandı. Yani yeni yasa, mevcut projeye uyacak şekilde esnetildi.
Ve belki de en çarpıcı olanı şu:
Bu karar sadece iktidarın oylarıyla değil, muhalefetin de oylarıyla, oy birliğiyle alındı.
İşte tam burada mesele daha da derinleşiyor.
Çünkü artık bu sadece bir hükümet tercihi değil, sistemsel bir mutabakat haline geliyor. Yani mesele “yanlış bir karar” olmaktan çıkıp, “itirazsız bir normal”e dönüşüyor. Muhalefetin görevi tam da bu tür durumlarda fren mekanizması olmakken, burada o frenin tamamen boşaldığını görüyoruz.
Bu da bize şunu düşündürüyor:
Gerçekten bir fikir birliği mi var, yoksa sorgusuz bir teslimiyet mi?
Karpaz gibi ekolojik olarak hassas bir bölgede, bu kadar büyük bir alanın tek bir kuruma tahsis edilmesi zaten başlı başına tartışılması gereken bir konu. Ama asıl mesele, bunun nasıl yapıldığı.
Dava sürerken yasa değiştirmek…
Orman statüsünü dolaylı yoldan aşmak…
Ve tüm bunları “kalkınma” söylemiyle paketlemek…
Bunlar iyi niyetli bir planlamadan çok, oldubittiye getirilmiş bir süreci andırıyor.
Ve şimdi buna bir de siyasal konsensüs eklenmiş durumda.
Kimse İTÜ kampüsüne karşı değil. Bunu tekrar söylemek gerekiyor çünkü tartışma bilinçli olarak buraya çekiliyor. Sanki eleştiren herkes “yatırıma karşı” gibi gösteriliyor.
Hayır.
Sorun yatırım değil.
Sorun ölçüsüzlük.
Sorun ayrıcalık.
Sorun, bir kurum için kuralların yeniden yazılması.
Ve belki de en önemlisi:
Sorun, buna kimsenin itiraz etmemesi.
Karpaz’ın kalkınmaya ihtiyacı var, doğru.
Ama Karpaz’ın aynı zamanda korunmaya da ihtiyacı var.
Kalkınma ile talan arasındaki çizgi çok ince.
Ve biz o çizgiyi artık sadece siliyor değil, hep birlikte üzerinden geçiyoruz.
Acaba biz gerçekten bir üniversite mi kuruyoruz,
yoksa hep birlikte, oy birliğiyle,
yeni bir rant coğrafyasını mı onaylıyoruz?”