TÜRKİYE BİZİM OLMAZSA OLMAZIMIZDIR

Abone Ol

Şayet zamanı geri saracak olursak, son Osmanlı’nın Kıbrıs’tan gidişini ve o gidişle beraber Kıbrıs Türkü’nün hayatına giren “terkedilme duygusu” İngiliz adaya gelinceye kadar hep vardı.

Terkedilme duygusu bende başka başka şeyler çağırıştırmıştır. Sadece bende değil, bütün Kıbrıs Türkü’nde vardı. Şayet İngiliz Kıbrıs’ı kendine koloni yapmamış ve adaya gelmemiş olsaydı Kıbrıs, Türkiye’nin son vilayeti olarak tarihe geçecekti. Dolayısı ile, ileriki zamanlarda bizim Türkiye illerinden hiçbir farkımız olmayacaktı.

İsmet İnönü Lozan Anlaşması ile Türkiye’nin misak-ı milli sınırlarını çizmiştir. Kıbrıs ise muallakta kalan bir tarihsel hatanın ürünü olarak kendini göstermiş ve ortalarda kalmıştır.

İsmet İnönü Ankara’ya gelir gelmez ilk iş olarak, Kıbrıs’ın elden çıkarılmasına dair öneriyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunması oldu. Dolayısı ile Kıbrıs’ın, o tarihten sonraki dönemde İngiliz Koloni idaresine bağlı olduğu da belgelenmiş oldu.

Kıbrıs’ın kaderi o zaman belli olmuştu. İngiliz valisi Sarayönü’nde Kıbrıs’ın artık bir İngiliz kolonisi olduğunu ilan ettiğinde, öte taraftan binlerce Türk de gemilere binerek Türkiye’nin çeşitli yörelerine göç etmişlerdi. O göçün adı, “Biz katıksız Türk’üz ve İngiliz’in idaresi altında ezilmeyiz”di. Yani tahammül edememe. Göç etmekte haksız da değillerdi. Kendi öz benlikleri ve ondan sonra da terkettikleri topraklar için savaş vermek, gidecekleri belde de mümkündü. Yani yapılan bütün illerde yapılan Kıbrıs mitingleri.

Çok gitmemişti… Rumlar cesaretlenerek EOKA örgütünü kurmuşlar ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması niyetleri olan ENOSİS için harekete geçmişlerdi.

Bazen bu konuyu bazı yazarlarla tartışırken, “Türkiye Lozan’da Kıbrıs’ı gözden çıkardı ama kendisine çok pahalıya mal oldu” deriz.

Yani Kıbrıs’ın elde çıkması, büyük bir bedel ödeme şeklinde yorumlanabilir.

1950’lerde Dr. Küçük heyeti ile sırf Türkiye’yi uyandırmak için kurmuş olduğu heyetle ziyaretleri, o bedelin önemli bir parçasıdır. Yani milli uyanış.

Okullarımız ve özellikle liselerimiz bu mücadelenin başını çekiyorlardı. İlk kan ve ilk şehitler verildiğinde, Kıbrıs Türkü’nün kanı iyice tutuşmuştu. O kan tutuşması, bütün bölgelere yayılmıştı.

Dr. Küçük başkanlığındaki heyet her Ankara dönüşünde Atatürk Meydanı’nda toplanan muazzam kalabalığa, Ankara temasları ve Türkiye siyasilerinin verdiği umutlar etraflı bir şekilde Dr. Küçük’ün ağzındandan mikrofondan dinliyor ve daha da milli dava için kamçılanıyorduk.

Şayet Özker Yaşın’ın “Nevzat ve Ben” kitabını okumuşsanız, Türkiye’nin uyanışını daha rahat analiz edebilirsiniz. Ovgoroz’lu Nevzat Karagil, binbir meşakketle bastırdığı Yeşil Ada dergisindeki Kıbrıs yazılarının okunması için Haydarpaşa Garı’ndan trene binerek, il il dolaşıp Türkiye’yi uyandırma heyecanı çok önemliydi.

Gerçekte Türkiye’yi uyandırmak kolay olmadı. O uyanış mücadelesini merhum Bülent Ecevit Ankara’daki gazeteciler grubu toplantısında şöyle demişti, kendisine şükran borcu için Türkiye’ye teşekkür ettiğimde. O grupta ben de vardım.

“Sayın Güvenir, bize şükran borçlu değilsiniz. Esasında biz size şükran borçluyuz. Çünkü Türkiye’yi bütün dünya karşısında siz uyandırdınız, davanız için.”

Onu bu tevazulu hali beynime yerleşmişti.

Harekat’ın Türkiye Başbakanı Bülent Ecevit Erbakan’la olan koalisyon ortaklığını bozmasaydı, bence Kıbrıs sorunu çözüm anlamında daha başka bir şekil alacak ve adada huzura kavuşacaktık. Yalnız biz değil, Rumlar da huzura kavuşacaklardı. Lakin olmadı.

Tabii ki Harekat evvelinde ve sonrasında bu kapının anahtarı Denktaş olmuştu.

Kıbrıs çözümü için yüzlerce defa görüşme yapmıştı. Lakin Rumlar, aynı Rumlardı. Hani Vali Stor’a zamanın piskoposu “Hoş geldiniz Valim, herhalde Kıbrıs’ı zaman içinde bize vereceksiniz, Yunanistan’la birleşmek için” demişti ya… Şimdi de bugünün piskoposları da aynı şarkıyı söylüyorlar.

Zaman bizi özümüze ve anamıza kavuşturdu. Yani Lozan anlaşması öncesi ve sonrası sürecinde yaşadıklarımız, kıyaslamalı bir tablo şeklinde anlatılıyor.

Türkiye bugün yükselen değerleri ve varlığı ile dünyanın en itibarlı ve en saygın ülkesi haline geldiğini söylemek lazım.

Dünyada dengeler değişiyor ve bu denge değişikliğinde Türkiye yeni dünyada yerini alıyor. Yarım asırdan beri Kıbrıs’ı koluna takarak yoluna devam eden Türkiye, bizim olmazsa olmazımızdır.

Farkındaysanız Rumlar Harekat’tan bu yana ENOSİS kelimesini ağızlarına almıyorlar. Sadece bir açılışta veya belli günlerin anılmasında atıp tutuyorlar. Hepsi o kadar.

Ondan öteye gidemiyorlar. En büyük kozları, yarım Kıbrıs’larıyla Avrupa Birliği’ne üyelikleridir.

Kuzey Kıbrıs artık Türkiye’nin ve Türk askerinin himayelerindedir. Giden son Osmanlı’nın yerine Türk askerinin gelişi ve adadaki varlığımızı devam ettirmemiz. Hele bir de iki eşit devlet formülünde kendi egemenliğimizle dünyaya açılırsak, işte o zaman biz, biz olacağız.