Saray’dan atılan gazeteci, kürsüde fırça yiyen doktor…

Abone Ol

En “süt liman” ortamlarda bile, “kılçık”lık yapan bu tür “gazeteci”lerin çok seyrek olsa ansızın ortaya çıkmaları beni heyecanlandırıyor…
Önceden hazırlanıp eline tutuşturulan “soruları” değil de, kamuoyunun merak ettiklerini sordun mu, Seyhan Avşar kızımız gibi, yaka paça Saray’dan atılırsın…
Üstüne üstlük, kocaman “resmi” makamlar, sana “tetikçi” damgasını vururlar ki, meslekte “barınman” çok zor olur…
1990 yılındaki KKTC seçimlerinin hemen arkasından, geniş bir grup Kıbrıslı Türk gazeteci, GAP Projesi’ni yerinde incelemek üzere TC makamları tarafından davet edilmiştik.
Güneydoğu Anadolu’da proje alanlarını günlerce gezdikten sonra, son durağımız Ankara’ydı…
O günlerde Başbakan olan Yıldırım Akbulut, “yavruvatan”dan gelen gazetecileri makamında ağırlamıştı.
Hamaset içerikli heyecanlı konuşmaların ardından, ben de söz istedim…
Tıpkı Seyhan kızımız gibi, “gazeteci”nin öncelikli görevinin “dalkavukluk etmek” yerine, soru sormak olduğunu sanıyordum…
“Efendim” diye söze başladım… “Sizin partiniz, KKTC’deki seçimlere müdahale etti. Bizim kendi demokrasimizi yaşamamıza izin vermediniz. Şimdi orada siyasal kriz var. Muhalefet Meclis’i boykot ediyor. Bu konuda tavrınız ne olacak?”
Konuşmam devam ederken, heyet içindeki arkadaşlarımızdan biri, sözlerimi keserek “Sayın Başbakanım, heyetimiz adına özür dilerim. Bu arkadaşımız bizi temsil etmiyor. Biz buraya bağlılığımızı bildirmeye geldik.” demez mi?
Tabii bir karışıklık oldu, ite kaka beni salondan çıkardılar. Kalabalık heyetimizden kimse ağzını açmamıştı…
Heyet Başkanımız; dışarıda beni bir köşeye sıkıştırıp, “Ne demektir koskoca Anavatan Başbakanı’na soru sormak?” diye azarlamış, okkalı da bir tehditte bulunmuştu.
Donup kalmıştım… Kıbrıslı Türk medyasındaki anlayışa göre, resmi makamlara “soru sormak” kocaman bir suçtu demek…
Arkasından, BRT’nin tek kanal olarak yayıncılık yaptığı dönemde, kalabalık bir gazeteci ordusu ile stüdyodaydık…
Karşımızda zamanın “Cumhurbaşkanı” Rauf Denktaş vardı… “Canlı yayın” değildi. O zamanlar programlar banda alınır, “sansür”den geçirilir ve öyle yayımlanırdı…
Tribünde oturan “gazeteci”ler, sırası geldikçe Başkan’a sorularını sorar, Başkan da yanıt verirdi.
Ben de o günlerde Denktaş’ın reddettiği “çözüm önerileri”ni ve kendisine “Mr. No” denmesinin nedenlerini sormuştum…
Rauf Bey, çok kızmıştı. Eli ile işaret ederek kaydı durdurdu. “Böyle soru olmaz” dedi. “Baştan sor” dedi. Ortalık karıştı. Stüdyoyu terk etmek zorunda bırakılmıştım.
Daha sonraki yıllarda özel televizyonlar devreye girdi. Genç TV’de “Doğruya Doğru” programını yapıyordum… TV’nin sahibi, sevgili Ertan Birinci Rauf Denktaş’ı konuk almamı istedi. Rauf Bey, ilk kez “devlet memuru” olmayan bir gazetecinin karşısına oturacaktı…
Ertan, nasıl olmuşsa, kendisini “ikna” etmişti. Rauf Bey, stüdyodaki yerini almadan, özel doktoru beni görmek istedi. “Başkanın kalbi var. Dikkat et. Sonra olacaklardan sen sorumlu olursun” dedi.
Böylesine bir “stres” altında programa başladım.
Doktorunun ve üniformalı yaverinin gözleri üstümde, stüdyoda karşılıklı oturduk… “Sor bakalım” dedi Rauf Bey… “Her şeyi sorabilir miyim?” dedim. “Tabii…” diye yanıtladı…
Siyasette eski gerginliklerin sona erdiği, Rauf Bey’in muhalefete ve sola daha “toleransla” yaklaştığı bir dönemdi…
İlk sorum şöyleydi:
“Efendim Viagra kullanmaya başladınız mı?”
Şok olmuştu Rauf Bey… “Bu da nereden çıktı?” dedi. Viagra üzerine harika espriler yaptı. Karşılıklı kahkahalar attık. Ortamın gerginliği bir anda yok oldu…
Ben de BRT stüdyosundan atılışımın rövanşını almıştım…
Daha sonraki yıllarda Ersin Tatar’a ait Kanal T televizyonunda, Rauf Bey’le birçok söyleşiler yaptım. Ona “Üç tane Başbakanı nasıl yediniz?” diye sordum. “1962’de avukatları kim öldürdü” diye sordum. “Türk Haberler Bürosu’na bombayı kim atmıştı?” diye sordum…
Sorabildim…
Ama şimdi, gerilere, 1990 öncesine, soğuk savaş günlerine “hayranlıkla” bağlı bir başkası oturuyor Saray’da…
Rauf Bey’i değil, Tayyip Erdoğan’ı takip eden, onun davranışlarını kopyalayan, ona “yaranmayı” politikasının temeli sayan birileri oturuyor Silihtar Köşkü’nde…
Nitekim geçenlerde, burada konuk Türk Tabipleri Birliği temsilcisinin tören konuşmasına müdahale ederek “Burada böyle konuşamazsın” diyerek bir skandala imza atmıştı. Kendisi karış karış Anadolu’da ülkesinin muhalefetini yuhalatırken, burada bir konuk doktora “git ülkende konuş” diyebiliyor. Üstüne üstlük de bunu “Erdoğan’a laf ettirmem” jargonu içinde yapıyor. Sonra da davranışının özel haberini yaptırıp Erdoğan’ı da taklıyor.
İşte böylesi bir politikacıya, Seyhan kızımız da, Kutlu Adalı’yı soruyor, Halil Falyalı’nın paralarını soruyor…
Elbette 1990’lar öncesi kapalı rejimin hayranı ve tutsağı Ersin Tatar, “soru soran” gazeteci istemez…
Bakın bakalım… Kendi ülkesinden bir gazeteci, ona bu soruları soruyor mu? Muhalefet soruyor mu?
Baksanıza, buralarda her şey “normalleşiyor”… Tatar, ana muhalefet lideri ile birlikte kurdele kesip sergi açıyor…
Buralarda, kimse Kutlu Adalı’yı sormuyor…
Kimse mafyanın, kara paranın, uyuşturucunun peşine takılmıyor…
Sana ne oluyor da, evin balkonu varken, arka bahçeye gelip “soru” soruyorsun Seyhan Avşar?