Yıllardır hem akademik kürsülerde hem de bu köşede Kıbrıs meselesinin düğüm noktalarını, tarihsel ve hukuki gerçekler ışığında analiz etmeye çalışıyorum. Bu süreçte federal çözüm tezlerinin, iyi niyetli temennilerden öteye geçemediğini, masada harcanan onlarca yılın ardından bu teze olan inancımın azaldığını her fırsatta açık yüreklilikle dile getirdim. Çünkü Doğu Akdeniz’in sert jeopolitik gerçekliği ve adadaki güç asimetrisi, duygusal yaklaşımları her seferinde acı bir şekilde cezalandırmıştır.
Ancak bugün, federal çözüm modelinin en kararlı, en yoğun savunucularından biri olan KKTC’nin 4. Cumhurbaşkanı Sayın Mustafa Akıncı’nın tarihi bir açıklamasını, arşivlerin tozlu raflarından bugüne taşınan bir hakikati konuşmak gerekiyor. Kendisini geçmişte çalıştığım üniversitede ağırlama şerefine nail olduğum, davetimi kırmayarak nezaketle gelen Sayın Akıncı’nın insani yapısının mükemmelliğine, devlet adamı saygınlığına bizzat şahitlik etmiş bir akademisyenim. Siyasi vizyonlarımız federal tez noktasında ayrışsa da, onun liderlik etiğindeki o muazzam özellik bugün bile Kıbrıs Türkünün karakterini özetler niteliktedir: Dürüstlük.
İşte o dürüstlük, "tarihkibris" sayfasının paylaştığı Sayın KKTC 4. Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın yeniden önümüze düşen şu tarihi cümlelerinde saklı: “Sığınacak tek liman var, o da Türkiye’dir... Kıbrıslı Türk'ün patatesini alan bir Rum tüccarın Rumlar tarafından tehdit edildiğini, iş yerinin yakılmak istendiğini görüyoruz. Bütün bunlar bu günlerde yaşanıyor. Dolayısıyla kimse bize bu konuda garantiye güvenceye ihtiyacınız yoktur demesin."
Kıbrıs Türk halkı, uluslararası arenada ve sosyal ortamlarda her zaman dürüstlüğü, barışçıl niyetleri ve samimiyetiyle öne çıkmış bir millettir. Akıncı da bu halkın yetiştirdiği, inandığı tezi sonuna kadar savunan ama gerçekleri görecek kadar da dürüst olan bir liderdir.
Özellikle Crans-Montana müzakere sürecinde Rum liderliğinin maksimalist talepleri, "sıfır asker, sıfır garanti" dayatmaları karşısında, Akıncı gibi bir liderin bile Türkiye’nin garantörlüğünün hayatiyetini bu denli sert ve net bir dille savunması, adadaki güvenlik paradoksunun en somut kanıtıdır. Avrupa Birliği çatısı altına girmeyi bir "rahatlık" ve güvenlik illüzyonu olarak görenlere, bizzat federasyonun mimarlığını üstlenmiş bir lider "Kusura bakmasınlar, öyle yağma yok" demiştir. Çünkü uluslararası sistemde belirleyici olan yalnızca tanınma değil, güvenlik üretebilme kapasitesidir; güç, çoğu zaman hukuki statüden değil, fiili güvenlikten doğar.
Bu itiraf, sadece geçmişe ait bir anekdot değildir; bugünün Doğu Akdeniz politikasında, Mavi Vatan’daki hak ve menfaatlerimizde ne kadar haklı olduğumuzun en büyük dayanağıdır. Eğer çözümün en büyük savunucusu bile "Türkiye’siz bir gelecek, garantörsüz bir yaşam mümkün değildir" diyerek sığınacak tek limanı işaret ediyorsa; adadaki asimetrik tehditlere karşı Ankara'nın etkin ve fiili garantörlüğü tartışılamaz bir kırmızı çizgidir.
Kıbrıs Türkleri dürüst bir millettir. Masaya her zaman iyi niyetle oturan, barış için emek vermiş bir millettir. Ancak Sayın Akıncı’nın da netlikle ortaya koyduğu gibi, karşı tarafta kendi soydaşına bile tahammülü olmayan bir ambargo zihniyeti varken, anavatan Türkiye’nin güvencesi olmadan atılacak her adım, Ada’yı fırtınalı bir denizde limansız bırakacaktır.
Teşekkürler Sayın Akıncı; tarihte saklı duran bu dürüst itirafınızla, yıllardır savunduğumuz tezlerin ne kadar tarihsel bir hakikat olduğunu dosta düşmana bir kez daha kanıtladığınız için.