Kıbrıs meselesi bir kez daha hızlanıyor gibi görünüyor. Ama bu hızlanma, çözümden çok konumlandırma yarışına işaret ediyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Nikos Christodoulides’in “yıl sonuna kadar çözüm planı mümkün” açıklaması, ilk bakışta umut verici bir diplomatik açılım gibi okunabilir. Ancak aynı açıklamanın içinde saklı olan kritik ifade, meselenin yönünü net biçimde ortaya koyuyor: “Crans-Montana’da kaldığı yerden devam.” Bu cümle, aslında bir çözüm önerisi değil; müzakere çerçevesinin tek taraflı yeniden dayatılmasıdır.
Rum eski Dışişleri Bakanı Erato Kozakou Marcoullis’in “en iyi fırsatı kaçırdık” açıklaması da aynı hattın devamıdır. Bu söylem, uluslararası kamuoyuna şu mesajı verir: “Çözüm mümkündü, engellendi ve şimdi yeniden denenmeli.” Ancak burada kritik bir kırılma noktası görmezden geliniyor: Crans-Montana süreci, yalnızca bir “kaçırılmış fırsat” değil, aynı zamanda taraflar arasındaki güven krizinin zirve noktasıdır. Daha da önemlisi, bu süreçten sonra uluslararası sistemde şu gerçek daha görünür hale gelmiştir: Tanınma asimetrisi, müzakere masasında eşitlik üretmez. Bu nedenle bugün yeniden aynı parametrelerle masaya dönmek, çözüm üretmekten çok, mevcut güç dengesini kurumsallaştırma riskini taşır.
Rum siyasetinde dikkat çeken bir diğer unsur ise söylemin tonundaki değişimdir.
Mağusa üzerinden kurulan “ortak gelecek”, “birlikte yeniden doğuş” gibi ifadeler, klasik sert güvenlik dilinin yerini daha yumuşak bir anlatıya bıraktığını gösteriyor. Bu söylem, özellikle uluslararası kamuoyunda güçlü bir etki yaratır. Çünkü artık mesele, siyasi bir ihtilaftan çok
insani ve ortak yaşam projesi olarak sunulmaktadır. Ancak burada da kritik bir soru ortaya çıkıyor:Eğer gerçekten ortak bir gelecek hedefleniyorsa, neden bu gelecek hâlâ tek egemenlik, tek uluslararası kimlik ve tek temsil üzerine kuruluyor? Bu çelişki, aslında yeni söylemin eski stratejiyi örttüğünü gösterir. Christodoulides’in “sessiz diplomasi” vurgusu ve BM Genel Sekreteri António Guterres-Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan görüşmesine yaptığı atıf, sürecin yalnızca Lefkoşa’da değil, Ankara–BM–Brüksel üçgeninde şekillendiğini ortaya koyuyor.
Bu noktada Rum tarafının temel hedefi nettir:
- Süreci hızlandırmak
- Uluslararası meşruiyet avantajını kullanmak
- Ve Türkiye’yi yeniden müzakere zeminine çekmek
Ancak burada gözden kaçırılan kritik bir değişken var: 2020 sonrası süreçte Kıbrıs Türk tarafı, ilk kez bu kadar açık biçimde egemen eşitlik ve iki devletli çözüm tezini masaya koymuştur. Bu, müzakere zeminini kökten değiştiren bir kırılmadır. Bugün ortaya çıkan tabloyu tek bir soruyla özetlemek mümkün: Bu süreç gerçekten yeni bir çözüm arayışı mı, yoksa eski çözüm modelinin yeni araçlarla yeniden kabul ettirilmesi mi?
Çünkü mevcut dinamikler şunu gösteriyor:
- Rum tarafı süreci hızlandırmak istiyor
- Uluslararası aktörler “çözüm” görüntüsü arıyor
- Ancak yapısal eşitsizlikler olduğu gibi duruyor
Bu da bizi kaçınılmaz bir sonuca götürüyor: Kıbrıs’ta müzakere süreci yeniden başlayabilir. Ama bu, çözümün yaklaştığı anlamına gelmez. Aksine, yeni bir statükonun inşa edilme ihtimali daha yüksektir.
Önümüzdeki süreçte üç senaryo öne çıkıyor:
- Kontrollü Müzakere Süreci Görüşmeler başlar, ancak sonuç alınamaz. Uluslararası sistem “çaba gösterildi” diyerek süreci dondurur.
- Federasyon Modelinin Revizyonu Eski model küçük değişikliklerle yeniden sunulur. Ancak sahadaki siyasi gerçeklik buna direnç gösterir.
- Yeni Paradigma Tartışması (En Kritik Senaryo) Egemen eşitlik, tanınma ve çoklu temsil gibi konular ilk kez ciddi biçimde tartışılmaya başlanır. Bu, Kıbrıs meselesinde gerçek kırılma noktası olabilir.
Kıbrıs’ta bugün yaşananlar bir “çözüm süreci” değil, çözümün nasıl tanımlanacağına dair bir mücadeledir. Ve bu mücadelede belirleyici olan artık yalnızca masa değil;
uluslararası algı, söylem ve meşruiyet üretimidir. Bu nedenle asıl mesele şudur: Kıbrıs’ta kim çözümü istiyor sorusu değil, kimin çözümü, hangi şartlarla tanımladığıdır.