Kıbrıs tarihinde maalesef tekrar eden acı bir döngü var: Ada’da iki taraf arasında gerçek bir uzlaşı ihtimali belirdiğinde, güneyde milliyetçi ve aşırı sağ çevreler hemen harekete geçiyor.
Türk tarafının kırmızı çizgileri olarak gördüğü değerlere, bayrağına ve kimliğine yönelik provokasyonlar artıyor. Amaç çok net: Ortamı germek, diyaloğu zehirlemek ve statükoyu korumak.
Şu anda da tam olarak böyle bir dönemden geçiyoruz.
KKTC’de Tufan Erhürman’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte çözüm yönünde yeni bir dinamik oluştu.
Rum lider Nikos Christodoulides ise bu gelişmeden belirgin şekilde rahatsız. “Herhangi bir anlaşmayı önce ben onaylamalıyım” üslubundaki açıklamaları, Rum tarafındaki klasik “kontrolü elden bırakmama” zihniyetini açıkça yansıtıyor.
Bu sıkışmışlık, adadaki radikal unsurları cesaretlendiriyor. Özellikle aşırı sağcı ELAM partisi ve türevleri son dönemde Kıbrıs sorunu konusunda ardı ardına provokatif açıklamalar yapıyor ve eylemler düzenliyor.
Bu hareketlerin tesadüf olmadığı ortada; bu yapılar geçmişteki kritik dönemlerde de gerilimi tırmandırma rolünü üstlenmiş bir yapı.
Türklerin eşitliğine, değerlerine yönelik saldırılar ise bu süreçte en kolay ve en etkili gerilim aracı haline getiriliyor. Çünkü böyle provokasyonların Türk tarafında haklı bir öfke yaratacağını ve müzakere ortamını zedeleyeceğini çok iyi biliyorlar.
BM Genel Sekreteri’nin Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin samimi ve yapıcı bir tutum sergiliyor. Ancak Kıbrıs, Kolombiya değil. Burada onlarca yıllık derin güvensizlik, zıt tarih anlatıları ve jeopolitik hesaplar var.
''Bir ulus başka bir ulusa karşı alışkanlık haline gelmiş nefret veya sevgi beslerse, bir bakıma köle olur'' sözü bu süreçte tam anlamıyla geçerli.
Holguin 'stratejik' sürecin zarar görmemesini istiyorsa; duygusal değil, kararlı adımlar atmalıdır.
Kıbrıs sorunu teknik değil, siyasi irade sorunudur. Güney Kıbrıs’ta hâlâ “zafer” arayan, eşitliği kabul etmekte zorlanan bir zihniyet var oldukça, kalıcı ilerleme elde etmek zorlaşıyor.
Türk tarafı sağduyulu ve yapıcı tutumunu korumalıdır. Buna rağmen provokasyonlar karşısında kararlı, vakur ve soğukkanlı duruşunu da asla terk etmemelidir. Çünkü bu tür oyunlara kapılmak, tam da karşı tarafın istediği şeydir.
Ada’da gerçek bir çözüm, ancak iki tarafın eşitliğini, güvenlik kaygılarını ve meşru çıkarlarını tanıyan, dayatmacı olmayan bir modelle mümkündür.
Bunun dışındaki yaklaşımlar, statükonun korunmasından öteye geçmemekte ve iki tarafın da uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmemektedir.