İlginç bir netice diyeceğim, ama değil!

Abone Ol

Rahmetli babam polisti, teşkilata ilk kez 1955 yılında girmişti ve 74’e kadar başından geçmedik badire kalmamıştı.

Çocukluğumda hafızamda kalan ilk hatıralarımda da Lefke polis karakolu önemli bir yer tutar.

Çocukluğumuzda polisleri hep sert, korkulacak adamlar, ama aynı zamanda, başımız sıkıştığında da ilk başvurulacak adamlar olarak bilirdik.

Çocukluğumda Lefke sahasında futbol maçlarında çıkan kavgalarda Lefkeli polislerin Lefkeli ve diğer takımların kavgacılarını hiç ayırt etmeden “silkelediklerine” defalarca şahit de olmuşumdur.

Bir keresinde, bizim yamaçta park edilmiş arabadan maçı izlerken çıkan kavganın arasında kalan babamı korkuyla izledik, sürüyle kavga eden adamın arasında kalınca başına bir şey gelecek diye endişelendik, fena halde korktuk…

Babam ve birkaç polis yığınla adamın arasında kalmış, artık kavgayı ayırmaya değil, kavga edenlere okkalı birer tokat yapıştırıp, onları yere sermeye odaklanmıştı.

Aklımda kalan, sahanın güney kalesinin çevresinde yoğunlaşan kavgada rahmetli babam ve rahmetli Şükrü Mert polisin kavgacıları artık tekme-tokat hallaç pamuğu gibi attığıydı.

Bizim rahmetli normal bir insanı küçük çocuk gibi havaya kaldıracak kadar güçlüydü, tuttuğunu savuruyordu.

Kısa süre sonra kavga duruldu, kavgacılardan da iki tanesi, ki ikisi de tanıdıktı, sallana sallana arabanın yanına geldi, yere oturdular.

Biri ötekine “Erol abi bir tokatta kafamı söktü be!” dedi, öteki de “Benim de kıçıma attığı tekme barsaklarımı söktü!” dedi.

Annem de arabanın penceresinden gülerek “Deli mi oldunuz be çocuklar, ne gavga edersiniz boşu boşuna.” dedi.

Bir tanesi gülerek “Canımız gene dayak çektiydi be yenge.” dedi.

Diğeri, “Dur daha, yarın gene karakola çağıracaklar bizi.” dedi.

Gerçekten de o sırada tutuklanıp da hapse atılmayanlar ama kavgaya karıştığı görülenler tek tek karakola çağrılırlardı, ya da kendiliklerinden giderlerdi.

Polisler tanıdık, vukuatlılar tanıdık, ama polis bu gibi durumlarda ayrımı sadece “pislik” yapmayı sürekli adet haline getiren birkaç zata karşı yapardı, diğerleri nasihatten sonra utana sıkıla evine yollanırdı.

O zamanlar polislik olmak gerçekten de çok utanılacak bir durumdu.

Serseriliği, kavgacı gürültücü olmayı alışkanlık haline getiren tiplere kız bile verilmediği için herkes ayağını denk alırdı.

Hatta, damat adayları kız istediğinde, bazen kızın babası polislerden “nasihat” alırdı… Polis damat adayı için “tamamdır” derse, kız verilirdi… “Değildir” derse, damat adayı kısa yoldan damgalanmış demekti!

Bir ihtimal muhterem damat adayı kızın gönlünü önceden fethetmişse, artık mecburen hizaya girip, vukuatsız bir hayat yaşayıp, polislerin de gönlünü fethetmek zorundaydı, çünkü polis “tamamdır” demedikçe, kızı alması yine pek de kolay olmayacaktı…

Yakın çevremde bildiğim böyle birçok hikaye ve örnek var.

Geçmişte polisin yeri işte bu kadar saygındı, iki dudak arasından çıkan sözü toplumsal kurallar ve sosyal yaşamın üzerinde bile son derece etkiliydi…

Sonra, nedendir bilinmez, biraz da sıkıntılı bir meslek olduğu ve polisin başından da dert hiç eksilmediği için herkes devlet memurluğuna filan yöneldi, polise rağbet kalmadı, ve sonuçta öyle bir dönem geldi ki polis memurlarının alımında liyakat ve insani kalite pek gözetilmedi ve “mecburiyetten” teşkilata sıkıntılı, hem de çok sıkıntılı şahıslar da alındı.

Bu uygulamanın da teşkilatın saygınlığına gerçekten belirgin bir zararı oldu.

Dün polisin içeri tıktığı, kimsenin saygı göstermediği, yüzünü bile görmek istemediği şahıs, ertesi gün karşınızda polis üniformasıyla duruyordu!

Bir süre sonra, toplumda oluşmaya başlayan tepkiler üzerine teşkilat yine bir toparlanma sürecine girdi ve polis memuru alımlarında daha bir dikkatli davranılmaya başlandı.

Yeni alınan polislerin eğitim süreçleri de uzatıldı ve daha kapsamlı hale getirildi, sadece yasal mevzuatla ilgili bilgi donanımı değil, insani ilişkiler de eğitimin bir parçası haline getirildi.

Böylece polis teşkilatı, giderek artan bir ivmeyle daha çağdaş, daha kaliteli normlarla çalışmaya başladı, hem toplumsal ilişkilerini geliştirdi, hem de toplumsal güveni kazandı.

Eskiden teşkilatın içinde hata yapanlara amirler, müdürler fırçayı basardı, iş kapanırdı… Eğer polis memurunun vukuatı çok ciddi bir vukuatsa, şahıs bir şekilde teşkilat dışına itilirdi.

Şimdi ise, gelişen ve oturan toplumsal ve mesleki bilinç sayesinde polis hem kendisi hata yapmadan görevini yapmaya çalışıyor, hem de vatandaşın hatasını doğru değerlendirmek ve ona göre işlem yapmakla mükellef olduğu bilinciyle hareket ediyor.

Yakın zamanda toplumun devlet kurumlarına olan güvenini ölçen bir anket çalışması yapıldı.

Çok da şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu çalışmada polis teşkilatı toplumun en güvendiği devlet kurumu oldu.

Arkasından da yargı sistemi ve Cumhurbaşkanlığı geldi…

Siyasiler ve diğer devlet kurumları çok gerilerde kaldı.

Bu, aslında dünyada bir ilk oldu diyebilirim.

Nerden mi biliyorum?

İzah edeyim.

Genellikle Finlandiya, Norveç, İsveç, Danimarka, Singapur, Yeni Zelanda gibi her yönüyle gelişmiş, toplumsal barışın hüküm sürdüğü, insanların yasalara uyduğu, yönetimlerin tamamen şeffaf olduğu,devlet kurumlarının ve siyasilerin görevlerini eksiksiz yapmaya çalıştığı, devlete ve hükümetlere güven duyulan, yönetimde kalite standardının düşmemesi için özen itina gösterilen ülkelerde, devletin tüm kurumlarına duyulan saygı ve güvenin bir eseri olarak, polis teşkilatlarına duyulan toplumsal güven de en üst düzeydedir.

Gelişmiş ülkelerde polisler bazen aylara değil, yıllara yayılan çok zorlu bir eğitim sürecinden geçtikten sonra teşkilatta göreve başlarlar ve meslekte bulundukları sürece de mesleki eğitimleri devam eder.

Bizde ise, yukarda da ifade ettiğim üzere, muhtemelen dünyada bir ilk yaşandı ve yargı dahil, tüm kurumlar güven kriteri yönünden polisin gerisinde kaldı…

Halbuki, polise güven duyulduğu bir noktada, diğer tüm idari kurumlara ve yöneticilere de aynı güvenin duyulması beklenirdi, olmadı!!!

Bu sonuç, işin tabiatına aykırıdır, hem de doğrudan aykırıdır ve sağlamından ders çıkarılması gerekir.

Bu aslında çok da şaşırtıcı bir sonuç değildir.

Siyaseten idarenin yaptığı hatalar yüzünden bizim memleket suç ve suçlu cennetine döndü ve polis de personel ve yasal mevzuat yönünden eksik ve kısıtlı imkanlarla suç makineleriyle mücadele etmeye başladı.

Polisin elindeki imkanlara ve bu imkanlar dahilinde gösterdiği performansa baktığınızda, elindeki imkanlar ve ortaya koyduğu başarı oranı hiç de orantılı değil…

Teşkilatın yasal mevzuat ve teknik altyapı bakımından imkanları son derece kısıtlı, ama buna rağmen adi ve organize suçla mücadelede son derece başarılılar… Bu başarı da son yıllarda giderek arttı.

Bu başarı medyaya da yansıyınca, doğal olarak halkın da polis teşkilatına karşı olan memnuniyeti ve duyduğu güven en üst seviyeye çıktı.

İşin özüne dönersek, eğer bir toplumda devletin kurumlarına güven değerlendirmesinde polise olan güven en önde çıkıyorsa, devletin diğer kurumları polisin altında kalıyorsa, bu iki şeyin açık göstergesidir;

Birincisi; devlet kurumları ve idare görevini yapması gerektiği gibi yapmamakta, onların yarattığı açığı ve sebep oldukları sorunları da polis teşkilatı toplumsal menfaat doğrultusunda kapatmaktadır.

İkincisi; polis teşkilatı idaredeki bütün sorunlara rağmen, kendi bünyesinde kısıtlı imkanlarla yapabildiğinin en iyisini fazlasıyla yapmaktadır ve kamuoyu da bunu gözlemlemektedir.

Son yıllarda polis teşkilatına alınan memurların da hemen hemen tümü üniversite mezunudur, mesleki olarak da en azından bir konuda branşlaşmıştır.

Ha, üniversite eğitimi polislik mesleğinde çok da işe yarar mı? Doğrudan yaramasa da, dolaylı olarak az ya da çok, yarar…

Şimdi, tekrardan gelelim işin püf noktasına…

Hazır toplumun polis teşkilatına duyduğu güven en üst seviyeye çıkmışken, 2015den beridir polisin organize suçla daha etkin mücadele için beklediği, istediği, gerçekten de ihtiyacının olduğu, ama başta CTP’nin “polis yatak odamızı mı dinleyecek” diye saçmalayıp da karşı çıktığı yasaların bir an önce geçirilmesi ve yasal mevzuat yönünden de polisin elinin güçlendirilmesi artık bir mecburiyettir…

Bu tür yasalar dünyanın bütün ülkelerinde vardır, bir tek KKTC hariç!

Ve, yine dünyada bir ilk olarak, devletin diğer tüm idari kurumlarına karşı duyulan toplumsal güven erozyona uğramışken, kısıtlı imkanlarla görevini yapmaya çalışan polis teşkilatına duyulan güven en üst düzeyde çıkmıştır!

Bizim toplumun ve bizim topluma 52 yıldır hükmeden (aslında hükmettiğini sanan) siyasi zihniyetin saplantı haline getirdiği çok kötü bir huyu vardır; ne kendileri hayır ederler, ne de başkasının hayır etmesine fırsat verirler…

Bir diğer deyişle, kıskançlıktan olsa gerek, kendisi hayır etmediği ve çevresine de hayır yüzü göstermediği gibi, hayır edecek ve kendisine de hayır yüzü gösterecek olana da fırsat vermemek için elinden geleni yapan bir garip toplum, siyaset ve devlet idari yapımız vardır…

Son söz: Umarım özellikle memlekete ve topluma hakim olan siyasi zihniyet, sırf kendisine duyulan güven erozyona uğradı diye, polis teşkilatına duyulan güveni desteklemek yerine, kösteklemek için elinden geleni yapmaz ve acilen polisin ihtiyacı olan yasaları uygulamaya koyar, polis teşkilatının teknik altyapısını geliştirmek için de elini taşın altına koyar…

Tekrar hatırlatayım, okullara, hastanelere, trafik altyapısına harcayacak para bulmakta zorlanan bu devlet hapse tıktığı ithal suçluların sadece bakımına her yıl en az 60-70 milyon dolar para harcıyor…

Yazıktır, günahtır!

Hade, birazcık insafa gelin ve teşkilatın acilen beklediği yasaları hemen gündeme alın, bir an önce çıkarın…

Bu toplum sizi de sevsin, size de güvensin…

Hadi bir “ilk” daha yapın!