Deniz hatayı bağışlamaz, peki ya insan ihmalleri?
Mavi sular, bu toprakların insanı için her zaman iki ayrı yüzü simgeledi: Hem ekmek kapısı hem de beklenmedik vedaların adresi. Ne acıdır ki coğrafyamızda deniz, bereketinden çok bıraktığı kederle anılır hale geldi. Önce KKTC karasularında batan yolcu gemisinde yitip giden canlar, ardından Silivri açıklarında iki ticari geminin çarpışmasıyla günümüz teknolojisine rağmen hâlâ ulaşılamayan mürettebat, denizle kurduğumuz bu hassas dengeyi bir kez daha sarstı. Haritada aralarında yüzlerce kilometre olsa da bu iki olay bize tek bir gerçeği hatırlatıyor: Dalgaların yuttuğu bir facia sadece suda kalmıyor; geride kalanların bitmeyen belirsizliğine ve çalan her telefonda irkilen ailelerin yüreğine oturuyor. Belirsizlik karşısındaki çaresizliğin psikolojik boyutu da cabası...
KKTC’deki facianın şokunu henüz üzerimizden atamamışken Silivri’den gelen haberle sarsıldık. Gemilerin battığı yerler, tarihler farklı olabilir ama geride kalan boşluğun, o ağır çaresizliğin rengi hiç değişmiyor. Bizler ekran başında haber kanallarını izlerken ve bu haberler kayıpları birer sayıdan ibaret görürken, o evlerde hayatın bir daha asla eskisi gibi olmayacağını unutmamalıyız.
KADER Mİ, İHMAL Mİ?
Denizcilik elbette zor, doğayla mücadeleye dayanan köklü bir zanaat. Denize çıkan her kaptan, her mürettebat fırtınanın ve suyun gücünü gayet iyi bilir. Fakat burada net bir çizgi çekmek şart: Doğanın sertliğiyle yaşamak başka şeydir, insan ihmali yüzünden felakete davetiye çıkarmak bambaşka bir şey. Yıllardır süregelen bu sorumsuzluk sarmalına her seferinde kılıf uydurmaktan vazgeçmek zorundayız.
Açıkçası yaşanan her felakete "kısmet" ya da "talihsizlik" deyip geçmek, asıl konuşulması gerekenlerin üzerini örtmekten başka işe yaramıyor. Bu aşırı kabulleniş, ne yazık ki yeni ihmallerin en büyük cesaret kaynağıdır. O gemilerin bakımları zamanında yapılmış mıydı? Denetimlerden gerçekten geçebilmişler miydi? Hava muhalefetine rağmen o sefere onay veren irade ne kadar sorumluluk taşıyor? Bunlar iş işten geçtikten sonra değil, o gemiler limandan palamar çözmeden önce sorulması gereken sorular. Yaşanan kayıpların ardından sunulan taziye mesajları acıyı dindirmeye yetmez. Bazen gemileri batıran şey dalgaların boyu değil, limandayken alınmayan basit bir önlemdir.
AİLELERİN BELİRSİZ SINAVI
Olayın teknik ve hukuki boyutu bir yana, en ağır yükü limanda gözü telefonda bekleyenler taşıyor. Kıbrıs'taki ailelerin yaşadığı derin üzüntü ile Silivri sahilinde haber bekleyenlerin hissettiği endişe aynı ortak acıda birleşmektedir. Bir deniz kazasının ardından ailelerin girdiği ruh hali, sıradan bir yas sürecine benzemez. Sürecin getirdiği belirsizlik, yakınlar için taşınması son derece güç bir yük oluşturur. Bir insanın belirsizlikle sınanması, yasın kendisinden çok daha yıpratıcı bir süreçtir. Bu bekleyiş süresince yaşanan endişe ve umut arasındaki hassas denge, ailelerin omuzundaki duygusal yükü daha da artırır. Zaman ilerledikçe yaşanan bu süreç, geride kalanlar için uzun soluklu bir dayanışma ve destek ihtiyacını beraberinde getirir. Toplum olarak tam da bu noktada, kameralar çekildikten sonra da o insanların yanında durabilmeyi başarmalıyız.
SORUMLULUK BİLİNCİ VE GERÇEK TEDBİRLER
Bu yüzden deniz güvenliğini sadece liman başkanlıklarının, mevzuatların veya arama-kurtarma ekiplerinin rutin bir işi olarak göremeyiz. Silivri’dekiler için Marmara sadece seyredilecek bir manzara değil; hayatın, hafızanın bir parçasıdır. Kıbrıs için Akdeniz, insanların rızkını kazandığı evidir. Yaşanan her kaza doğrudan bu kentlerin, bu insanların canını yakar.
Kıbrıs’tan Silivri’ye uzanan bu acı tablodan çıkarılacak tek bir somut ders var: Denizin tehlikelerini kader gibi kabullenmek yerine, insanın sebep olduğu ihmalleri sıfıra indirmek. Eğer bu dersi yine çıkaramazsak, bir sonraki felakete kadar sessizce sıramızı beklemiş oluruz.
GELECEK İÇİN HESAPSIZ ADIMLAR
Bir kaza olduktan sonra "Nasıl oldu?" diye dövünmek yerine, "Biz bu canları korumak için neyi eksik yaptık?" sorusunu sorma cesaretini göstermeliyiz. Asıl cesaret, facia yaşanmadan önce o koltukların ve kuralların gereğini yapabilmektir.
Bir eksik, bir ihmal veya denetim zaafı varsa üzeri kapatılmamalı, hesabı sorulmalıdır. Kayıplarımızın anısını yaşatmanın en doğru yolu, bugün atılacak ciddi adımlarla yarın başka ailelerin aynı çaresizliği yaşamasını engellemektir.
Mavi sular bize cömert olduğu kadar serttir de. Ancak geride kalanlara sadece gözyaşı bırakmak zorunda değiliz; katı denetimler, şeffaf süreçler ve insan hayatını her türlü ticari hesabın önüne koyan bir anlayış bırakmak zorundayız. Unutmayalım ki insan hayatından tasarruf edilerek kazanılan hiçbir kazanç meşru değildir. Deniz hatayı bağışlamaz, doğru; ama bizim görevimiz de aynı hataların tekrarlanmasına göz yummamak, engel olmaktır.