Bir önceki yazımda BM Genel Sekreteri Guterres'in Ada ziyaretini ve Kıbrıs Türk tarafının sahadaki gerçekliklere dayanan egemen eşitlik duruşunu ele almıştım. Bu sayıda ise perdenin arkasındaki pragmatik pazarlıklara ve BM dahil diğer küresel aktörlerin Doğu Akdeniz satrancına odaklanıyorum.
Masanın Altındaki Gerçekler: BM ve Rum Tarafının Kulis Hesapları
Kıbrıs Türk halkı artık resmî açıklamaları ve klişe diplomatik metinleri ezbere biliyor. Oysa perdenin arkasında çok daha pragmatik ve somut bir pazarlık dönüyor.
Madalyonun diğer yüzüne bakarsak; diplomatik koridorlarda bilinen ama yüksek sesle söylenmeyen gerçek şu ki; BM'nin birincil önceliği artık mucizevi bir çözüm üretmek değil, adadaki BM Barış Gücü'nün (UNFICYP) görev süresini her dönem sorunsuz bir şekilde uzatabilmektir. Nitekim KKTC topraklarındaki BM faaliyetleri için de KKTC makamlarıyla doğrudan bir Yasal Statü Anlaşması (SOFA) yapılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü tampon bölgenin fiili yönetimi, ara bölgede filizlenen projeler -Pile-Yiğitler yolu gerginliğinde olduğu gibi-, geçiş kapılarının işleyişi ve mülkiyet sorunları, BM için artık ucu açık federasyon müzakerelerinden çok daha acil başlıklar haline geldi.
Peki Rum tarafı bunca katı tutumuna rağmen neden masaya dönmek zorunda kalıyor?
Doğu Akdeniz'deki bölgesel enerji projelerinde Türkiye'yi ve KKTC’yi tamamen dışarıda bırakmanın mümkün olmadığını nihayet anladılar. Özellikle hayal olarak kalan EastMed projesinin yaşadığı ekonomik sıkıntılar, Avrupa'nın Rusya-Ukrayna savaşı sonrası acilleşen enerji güvenliği ihtiyacı ve Türkiye'nin bölgesel bir enerji merkezi olarak ağırlığı, Rum tarafını daha temkinli ve esnek bir diplomatik hat izlemeye zorluyor.
Perde Arkası: Aktörler Ne Yapıyor, Okur Ne Bekliyor?
Sahadaki düğümü anlamak için büyük aktörlerin ne yaptığına bakmak şart:
New York Hazırlığı: BM Genel Merkezi, süreci koparmamak adına bir "ara formül" metni üzerinde çalışıyor. Hedef; tarafları resmi müzakerelere zorlamadan, egemen eşitlik ile federasyon parametreleri arasında köprü olabilecek esnek ve zamana yayılmış bir diyalog zemini oluşturmak.
5+1 Masası: Liderler düzeyindeki ikili görüşmeler tıkandığında, topu garantör ülkelere -Türkiye, Yunanistan, İngiltere- atmak BM’nin klasik bir yöntemidir. 5+1 formatı, Türk tarafının "yeni parametre" taleplerini iletebileceği, Rum tarafının ise garantörlük sistemini esnetme hayali kurduğu tek gayri resmi zemin.
ABD Faktörü: Doğu Akdeniz'deki enerji ve güvenlik dengeleri, Washington'ın Kıbrıs dosyasına yeniden ağırlık vermesine neden oldu. Bu nedenle ABD, Ada'da gerilimin tırmanmasını önlemek amacıyla diplomatik girişimlerini hızlandırdı.
İngiltere’nin Sessizliği: Ada’daki egemen üsleri -Ağrotur ve Dikelya- sayesinde varlığını zaten garantiye almış olan Londra, fırtınanın ortasında durmamayı seçiyor. "Sessiz ve derin" bir diplomasiyle garanti sistemine dokundurtmadan bekle-gör politikası izliyor.
AB'nin Tarafı: Güney Kıbrıs’ın 2004’ten bu yana üye olması, AB’yi tarafsız bir aktör olmaktan çıkarıp Rum tezlerinin kalesi haline getirdi. Birlik, dayanışma ilkesi gereği Atina ve Lefkoşa’nın veto tehditleri karşısında adil bir vizyon geliştiremiyor; bu da AB'yi çözümün değil, kilidin bir parçası yapıyor.
Yeni Sayfa mı, Aynı Senaryo mu?
Ziyaretin ardından öne çıkan "güven artırıcı önlemler", yeni geçiş kapılarının açılması veya teknik komitelerin canlandırılması gibi adımlar, günlük yaşamı kolaylaştırıp tansiyonu düşürebilir. Ancak bunları nihai bir çözümün yerine koymak büyük bir yanılgı olur. Güven artırıcı önlemler ancak iki tarafın eşit statüsü tanındığı takdirde gerçek bir anlama kavuşabilir.
Sonuç: Zamanın Ruhu Ne Diyor?
Doğu Akdeniz artık sadece Kıbrıs Türklerinin ve Rumların meselesi değil; hidrokarbon yatakları, enerji nakil hatları ve bölgesel dengelerin kesişim noktası. Bölgedeki jeopolitik fay hatları bu kadar hareketliyken, Kıbrıs’ta "miş gibi" yapmak kimseye bir şey kazandırmıyor.
Guterres’in bu hamlesi, sonbaharda yapılması planlanan genişletilmiş gayri resmi görüşmelere (5+1) bir ön hazırlık niteliğindeydi. Açık konuşmak gerekirse; Kıbrıs’ta gerçek bir ilerleme, geçmişin başarısız formüllerini zorlamakla değil, Ada’da yan yana yaşayan iki egemen eşit devletin varlığını ve müktesep haklarını kabul eden gerçekçi bir yaklaşımla mümkündür. Çünkü masadaki sandalyeler ve taraflar aynı kalsa da zaman değişti; Kıbrıs'ta çözümün tek adresi BM değildir hiç şüphesiz. Çözüm; tarafların siyasi iradesi, garantör ülkelerin yaklaşımı ve uluslararası toplumun gerçekçi tutumuyla mümkündür. Ancak BM ve Rum tarafı eski ezberleri tekrarlamaya devam ettikçe, bu sürecin ilerlemesi de her geçen gün daha fazla gecikecektir.