Arkadaş, gerçekten aklından zorun mu var!

Abone Ol

“Bunlar” güya monarşik devlet yapısına, yani krallık rejimine karşı bir devrim yaptılar, en iyi becerdikleri şey acımasızca birbirlerinin kafasını kesmek, bütün ülkeyi tam bir kan gölüne çevirmek, başkentlerinin sokaklarında kafa kesme yarışmasına girişmek oldu…

“Bunlar” silahla işgal ettikleri ve babalarının çiftliği sandıkları Kuzey Afrika’da yüz yıldan fazla at koşturdular, özellikle Cezayir’de en az 1,5 milyon insanın katledilmesinden de doğrudan sorumludurlar…

“Bunlar” 20. yüzyılın başında Mısır’a da girdiler, İngilizlerle Mısır’da güç savaşına tutuştular, bunların güç savaşı Mısır’da Müslüman Kardeşler denen çapulcu sürüsünün icat edilmesine sebep oldu, İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler sözde Yahudi düşmanı bu çapulcu çetesini tepe tepe kullandı, savaştan sonra ise bunları kullanmanın emperyalist çıkarlarla mükemmel şekilde örtüştüğünü fark eden ciasal akıl da bunları 1950den sonra tepe tepe kullanmaya başladı, hala kullanıyor, hala belalarını çekiyoruz, çekmeye de devam edeceğiz… Ha, unutmadan, “bunlar” siyasal islamı kendi çıkarları uğruna kullanmakta en az ciasal akıl kadar azgınlar…

İkinci Dünya Savaşı’nda Naziler bir yıldırım harekatıyla “bunların” ülkelerini işgal ettiler…

Henüz dakika bir, gol bir, “bunlar” hemen Nazilerle işbirliğinde kraldan daha kralcı olan Vichy hükümetini kurdular, işgale karşı direnen vatanseverleri çatır çatır katlettiler, Nazilere gammazladılar, topluca katlettirdiler, kendi vatandaşlarına karşı acımasızlıkta sınır tanımadılar, Gestapo bile bunların sapık faşistleri yanında zemzem suyunda yıkanmış gibi kaldı… Yetmedi, Nazilerden daha vahşi bir şekilde, üstelik de Nazilerden talep gelmemesine rağmen, ülkede Yahudi avı başlattılar, çocuk çoluk demeden onbinlerce Yahudi’yi toplama kamplarına tıktılar, katlettiler, geriye kalan en az ikiyüz bin Yahudi’yi de trenlere doldurup, toplama kamplarındaki gaz odalarına gönderdiler…

“Bunlar” o kadar azgındılar ki, son elli yıl boyunca İran’ın başına bela olan, sonra da tüm doğu Akdeniz coğrafyasına bela olan, Suriye’yi de kasıp kavuran siyasal islamın en büyük destekçisi, koruyucusu, kollayıcısı, eğiticisi, donatıcısı, akıl hocası oldular, bu konuda ciasal üst akıl ile ciddi ciddi rekabete girdiler…

“Bunlar” o kadar kötüdürler ki, son yüz yılda dünyada yaptıkları kötülükler yüzünden en az iki milyon insanın ölümünden doğrudan sorumludurlar…

“Bunların” Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milleti’nin kıçlarına attığı tekmeyi unutmadıkları için Türkiye’ye karşı Ermeni terörünü nasıl desteklediklerine, birçok masum Türkün kanına girilmesinde başrolü oynamalarına hiç girmiyorum bile…

“Bunlar” o kadar yüzsüzdürler ki, doğrudan veya dolaylı olarak yaptıkları ve sebep oldukları onca kötülüğe rağmen hala dünyaya hak, hukuk, özgürlük palavraları atmaktadırlar…

“Bunların” kim olduğunu elbette anladınız…

Şimdi ise, görünen o ki, Makarios’tan beri gelmiş geçmiş tüm Rum liderleri arasında ateşi benzinle söndürmeye çalışmayı marifet sanan, akıl ve mantık tutulmasını en uç noktaya taşıma yarışında bayrağı kimseye kaptırmamakta kararlı olan tek lider olma özelliğini ısrarla sürdürme heveslisi olan Hristodulis gitti, ayaklarının bastığı her yere bela bulaştıran, kan gölüne çeviren “bunları” çeke çeke Kıbrıs’a getirdi, soktu…

Hristodulis’e şunu söylemek artık elzem oldu; Arkadaş, senin gerçekten aklından zorun var…

Fransa’nın askeriyle, silahıyla Kıbrıs’a girmesine hangi hakla, hangi akılla izin veriyorsun!

Varsay ki, Kıbrıs’ta Türk tarafı ve Rum tarafı bir çatışmaya tutuştu, gerçekten sanıyor musun ki Fransız askeri sana bir fayda sağlayacak?

Türkiye, Fransa’nın da desteklediği bölücü terör ile nerdeyse 50 yıldır süren bir savaş içindedir ve şu anda AKP iktidarı boyunca TSK’ya kurulan kumpaslar sonucunda TSK’da bazı sıkıntılar olsa da, TSK kara kuvvetleri ve saha tecrübesi bakımından doğu Akdeniz coğrafyasının en güçlü ve operasyonel ordusuna sahiptir… Geniş çaplı bir savaş durumunda birkaç gün içinde birkaç milyon, bir hafta içinde ise eli silah tutan, öyle ya da böyle saha tecrübesi yaşamış en az beş milyon askeri silah altına alır... Zorlarsa, on milyon asker bile çıkarır…

Böyle bir gücün karşısında ne en gelişmiş uçaklar, ne en gelişmiş gemiler, ne de en gelişmiş füzeler istendiği gibi etkili olamaz, çünkü dünya savaş tarihi defalarca göstermiştir ki savaşlarda işi bitiren kara kuvvetleridir, gerisi destek güçtür…

Şu an Hristodulis’in ne yapmaya çalıştığını, niye Kıbrıs’ı beladan belaya taşımaya çalıştığını, tarihten niye ders almadığını, dünyanın bildiği tarihi gerçekleri saptırmakla ne murat ettiğini, başkan seçildiği günden beri ateşi benzinle habure niye harladığını gerçekten anlamakta zorlanıyorum.

1955’te başlayan, 1963 sonundan itibaren giderek kontrolden çıkan ve 1974’e kadar devam eden toplumlar arası olaylar sürecinde ne Türkiye ne de Kıbrıs Türk toplumu Rum toplumu için hiçbir zaman bir tehdit unsuru oluşturmadı, aksini iddia edenin alnını karışlarım…

1963 Aralık ayının sonunda kopan fırtınadan sonra Türk toplumu tam anlamıyla bir terör kıskacına alındı, hükümetten kovuldu, sokakta yürüyemez hale getirildi.

Yunan Alayı’nın sayısı beş binin üzerine çıkarıldı, EOKA-B’nin başını çektiği silahlı çetelerin sayısı 45 binleri buldu, adanın her yanında sadece Türk toplumuna değil, kendi insanlarına da terör estirmeye başladılar.

Bu çete toplamda üç kez kendi seçilmiş cumhurbaşkanları Makarios’u bile, sırf izledikleri faşizan terör yöntemlerini tasvip etmediği ve eleştirdiği için öldürmeye teşebbüs etti.

1963-1974 arasında 20 bine yakın Kıbrıslı Türk canını kurtarmak için adadan göç etti.

Ada çapına yapılmış silahlı Rum çeteleri tarafından çepeçevre kuşatılıp, sistematik saldırılara maruz kalan ve insanları çatır çatır faili meçhul cinayetlere kurban giden 103 Türk köyü can güvenliği yüzünden boşaltıldı, bu köylerin tümü Rum çapulcular tarafından yağmalandı, Türk köylülerin toprakları 11 yıl boyunca gasbedildi, bütün Türkler gettolarda yaşamak zorunda kaldı, topraklı arpa unundan ekmek yapıp yemek, çamurların içine kurulmuş eğreti bez çadırlarda, Nazi toplama kamplarından bile çok daha kötü koşullarda, tam bir açlık ve sefalet düzni içinde yaşamak zorunda bırakıldı.

15 Temmuz 1974 darbesini izleyen sonraki üç gün içinde darbecilere direnen veya kendilerine potansiyel tehdit olarak gördükleri en az iki bin Rum katledildi, başta Lefkoşa sokakları olmak üzere, Baf ve Limasol sokakları darbecilerin katlettikleri Rumlarla doldu…

Kudurmuş darbecilerin elinden kurtulmak için kaçıp Lefke’ye sığınan ve babamla dayımın bir süre güvenliğini sağladığı otuz kadar genç Rum güvenlik ve beslenme sorunları yüzünden Rumların kontrolünde olan Gemikonağı’na gönderildikten yarım saat sonra topluca katledildiler, önce topluca taranarak vuruldular, sonra kafalarına son birer kurşun sıkıldı, cesetleri CMC’nin asit havuzlarına atılıp eritildi…

Küçük bir çocuk olarak ailemle birlikte iki kez doğrudan yoğun bombardımana, iki kez de doğrudan makineli tüfek ateşine maruz kaldım, kurtuluşumuz sadece ve sadece Tanrı’nın bir lütfu idi… Lefke’de doğrudan bizi hedef alan bir makineli tüfek ateşine maruz kaldığımızda annemle babam kucaklarında kardeşlerimle dere yatağından koşarak çıkıp, portakal ağaçlarının arasına daldıklarında ben arkalarından gideceğime, korkuyla sağa sola koşturmaya başladım, açıkta kaldım, üzerime yağmur gibi yağan mermilerin sektirdiği topraklar, taşlar arasında tavşan gibi oraya buraya koşturdum, mermi yağmuru o kadar yoğundu ki en fazla on metre ötedeki annemle babam kardeşlerimi bırakarak beni almaya bile gelemedi, bağırarak beni ağaçların arasına doğru yönlendirmeye çalıştılar… En sonunda kalın bir portakal ağacının dibine saklandım, ama atış durmadı, ağacın dalları biçilmeye, başıma düşmeye devam etti… Katiller sürüsü en sonunda nereye ateş ettiklerini göremedikleri için ateşi kestiler…

Bir jipe Türk bayrağı çektiler, bayrağı görüp de sokağa çıktığımız anda bizi kurşun yağmuruna tuttular, birkaç adım ilerimde duran bir komşu kızımız kalçasından vuruldu, annem beni yolun ortasında, yağmur gibi yağan mermilerin arasında bırakıp, onu ateş hattından çıkarmak için uğraştı, sonra gelip beni aldı… O sırada vurulmayışım sadece ve sadece Tanrı’nın bir mucizesiydi…

Saniyenin yarısından daha az bir zaman farkıyla duvarın köşesine geçtiğimde, duvara vuran havan mermisinin parçaları ayaklarımızın dibindeki yolu darmadağın etti, patlamanın basıncı bizi yere yapıştırdı, aynı anda tam karşımızdaki binanın damına düşen havan mermisi ise beyaz bayrak çekmeye çalışan adamı gözümüzün önünde havaya uçurdu.

Atlılar, Muratağa, Sandallar, Türkeli köylerindeki çocuklar ve aileleri bizim kadar şanslı değillerdi, insanlık tarihinin en vahşi yaratıkları tarafından acımasızca katledildiler, toplu mezarlara gömüldüler…

1963-74 arasındaki süreçte bir tek Rum köyü Türklerin saldırısına uğramadı, bir tek Rum köyü boşaltılmadı, bir tek Rum evi yağmalanmadı… Kıbrıslı Türkler sadece ve sadece savunmada kaldı…

Merak eden açsın, Ortega Raporu’nu okusun, o raporda Türk toplumuna yapılanların sadece ve sadece küçük bir kısmı yazar, ama Rumlara karşı yapılmış tek bir misillemeden bahsedilmez…

Tripartite gücünün komutanı Yarbay Martin Packard görevden alınışına kadar giden süreçte iki toplumun kimler tarafından ve nasıl birbirine sokulduğunu, barış çabalarının kimler tarafından ve nasıl ortadan kaldırıldığını birinci ağızdan anlatır…

20 Temmuz’da adaya çıkarma yapan TSK birliklerinin eni topu sadece 200 komandosu kendilerinden misli misli daha kalabalık olan Rum-Yunan komandolarının canına 15 saatlik dehşetli bir dağ savaşında okudu, 25 cıvarında Türk komando kaybına karşın en az 300 Rum-Yunan komandosunun ölüsü Beşparmak dağlarında kaldı…

Geriye çekilen ve bir kısmı Mağusa tarafına kaçan bu çakma, çapulcu komandoların gücü, Atlılar, Muratağa, Sandallar köylerindeki çocukları, kadınları ve yaşlıları katletmeye yetti…

Bu çapulcuların ne insanlık, ne de askerlik onurları vardı, ama alçaklıkta, ahlaksızlıkta, vicdansızlıkta sınır ve rakip tanımıyorlardı…

Türk alayının toplam sayısı yüzü bile bulmayan iki takımdan oluşan askerleri ise, Yunan alayı ile havalanının irtibatını kesmek ve Lefke’ye giden yolu güvenlik altına almak için o sırada karargah ve çevresindeki toplam sayıları üç binden fazla olan Rum-Yunan alayına karşı bir intihar saldırısına girişti ve sadece birkaç kayıp vererek,15 saatten uzun süren bir çarpışmada kendilerinden en az otuz kat üstün olan bir gücü darmadağın etti, en az 300 tanesinin de leşini serdi, Yunan karargahına kadar girdi, alay sancağını ve bayrağını da ele geçirdi…

Harekat bittikten sonra ise, daha bir gün önce birbirlerini parçalayan Türk ve Rum-Yunan askerleri, Yunan alayının yanındaki bölgede, birbirlerinden sadece birkaç metre uzakta mevzi alarak, birbirleriyle sohbet etti, birbirlerine sigara ve su verdi… Cesetlerin çoğu üzerlerine kireç dökülmüş şekilde halen az ilerdeki çukurlarda yatıyordu ve kokmaya bile başlamışlardı…

Yunanistan’da ise askeri cunta tepetaklak gitme yolundaydı…

Peki, binlerce yıldır aynı coğrafyada yaşayan bu insanları birbirlerine kırdıran ortamı yaratan ahlaksızlar çetesi neredeydi?

Elbette ki, olanlardan ötürü ellerini ovuşturuyor, çıkarları doğrultusunda yeni tezgahlar hazırlıyorlardı!!!

Türkiye durduk yerde geldi de Kıbrıs’ı işgal etti diyen akıl, fikir, vicdan özürlüler derslerini iyi çalışsınlar…

Tarih, ders almasını bilmeyenler için sadece ve sadece tekerrürden ibarettir ve kaybedenler hep masumlar olur, kazananlar ise hep küresel çıkar çeteleridir…

Yüzyıllardır değişmeyen bu süreçte Hristodulis’in macera hevesi, kendine bile faydası olmayan, ayağının bastığı yeri kan gölüne çeviren Fransızlara veya başka yabancı güçlere güvenerek Türkiye’yi Kıbrıs’tan çıkaracağını hayal etmesi, Türkiye’nin Kıbrıs Türkünü savunmasız bırakacağını umması, ve keza, Türkiye’nin doğu Akdeniz bölgesindeki stratejik çıkarlarından vazgeçmesini beklemek akıl tutulmasından başka bir şey değildir…

Tekrar ve vurgulayarak yazıyorum, TSK komandoları sosyete komandosu değildir; çakma, şişme rambolara benzemezler, iş vatanı ve milleti korumaya geldi mi, tarih neler yaptıklarını ve yine yapabileceklerini yazar…

Kıbrıs’ta hiçbir aidiyeti olmayan Fransa’nın, İsrail’in veya bilmem nerenin askerinin TSK karşısında hiçbir şansı yoktur, aptalca bir maceranın bedelini de tüm Rum halkı öder, Fransızlar değil…

Bu adada insanca ve barış içinde yaşamak fırsatı varken ve 74 sonrasındaki süreçte iki toplumun yan yana barış içinde yaşayabileceği kanıtlanmışken, ne Kıbrıslı Türkler ne de Kıbrıslı Rumlar sonu hayra yorulmayacak, böylesine akılsızlıkla, şımarıklıkla, pervasızlıkla yaratılan tehditler altında yaşamayı hiç hak etmiyorlar…

Bu akılsızlıkların, sorumsuzlukların ceremesini dedelerimiz, babalarımız, biz çektik, bir de çocuklarımıza mı çektireceğiz!!!

Eğer bizim yaşadıklarımızı çocuklarımıza da yaşatmaya niyetlenenler varsa, tarihin tekerrür edeceğini, üstelik de bu kez çok daha acı ve yıkıcı şekilde tekerrür edeceğini, yanacak ateşlerde o ateşleri yakanların da yanacağını bilseler, iyice idrak etseler iyi olur…

Akıl, izan yoluyla aklı başına gelmeyenin zorla da aklı başına gelir, getirilir…

Yukarda verdiğim örnekler ne demek istediğimi anlatmaya yeter de artar bile…

Eğer aklınızdan zorunuz yoksa, bir an önce akıl yoluna dönmeniz herkesin hayrına olacaktır…