Ama sen bunu yanlış anladın evlat…

Abone Ol

1963 Aralık ayının sonunda toplumlar arası olaylar patladığında, bir hafta içinde 370’den fazla tamamen masum Kıbrıslı Türk kadın, çocuk, erkek, yaşlı demeden kudurmuş EOKA katilleri tarafından evlerinde, sokak ortasında, yollarda katledildi…

Bu katillerin 50 kadarı, saldırılar sırasında evini, ailesini korumaya çalışan Türkler tarafından öldürüldü.

İş çığırından çıkınca Garantör Devletler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere acilen bir Ortak Ateşkes Kuvveti kurdu, bu kuvvetin komutası da İngiliz General Peter Young’a verildi.

Bu kuvvetin altında hızla adına Tripartite Patrol Organization (TPO, Üçlü Devriye Organizasyonu) denen bir kuvvet oluşturuldu, komutası da İngiliz Yarbay Martin Packard’a verildi… TPO’da görev yapanlar Türk, Yunan ve İngiliz subaylarıydı, yanlarında da İngiliz askerleri, Türk ve Rum polisleri vardı.

TPO hızlı bir şekilde adanın her tarafında göreve başladı ve özellikle kırsal kesimlerde iki toplum arasında yaşanan gerginliği yatıştırdı, birkaç hafta içinde de ada genelinde sükunet sağlandı.

Bunun üzerine ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball çıkıp Kıbrıs’a geldi, Yarbay Packard’dan yaptıkları çalışmaları anlatmasını istedi.

Yarbay Packard TPO’nun başarılarını gururla anlattı ve aslında iki toplum arasında yaşanan sıkıntıların birtakım tedbirlerle düzeltilebileceğini örnekleriyle gösterdi, sonra da George Ball’ı bütün bir gün Kıbrıs’ın orasında burasında gezdirdi, TPO sayesinde sükunetin nasıl sağlandığını gururla gösterdi.

Gezinin sonunda karargaha dönüldüğünde, gördüklerinden hiç memnun olmayan George Ball Yarbay Packard’da "Ama sen bunu yanlış anladın evlat. Kimse sana buradaki hedefimizin bölünme olduğunu söylemedi mi?" (But you've got it wrong son. Hasn't anyone told you that our target here is for partition?) deyiverdi…

Yarbay Packard ne diyeceğini bilemedi, öylece kalakaldı… Tam bir hafta sonra görevinden alındı, İngiltere’ye geri gönderildi, TPO dağıtıldı, hemen arkasından da toplumlar arası çatışmalar yeniden, bu kez daha da şiddetli bir şekilde başladı…

Başladı diyorum da, aslında başlatıldı, kimin tarafından başlatıldığını da bu saniyeden sonra tekrarlamama herhalde gerek yok, arif olan geri zekalının en önde gideni olsa bile anlar…

TPO’nun görevi sonlandırılır sonlandırılmaz, Türk-Yunan-İngiliz subaylarının barışı koruma çabaları güme gitti, hemen ardından da EOKA-B’nin çapulcuları sadece Kıbrıslı Türklere değil, Kıbrıslı Rumlar arasında kendilerine karşı çıkanları da hedefe aldılar ve katletmeye başladılar.

Bunun üzerine, toplumlar arası çatışmaları durdurmak için 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı ile Kıbrıs’a bir Barış Gücü kuvveti gönderildi, hala da buradalar…

Yani, durmuş olan çatışmalar ufak bir ayak oyunuyla yeniden başlatıldı, önce Türk-Yunan-İngiliz ortak yetkisi ve etkisi ortadan kaldırıldı, sonra da adaya Barış Gücü adı altında İngiliz birlikleri gönderildi ve böylece, önce Türk ve Yunan askeri güçleri devre dışı bırakıldı, sonra da İngiltere’nin tek başına Barış Gücü adı altında “artistik” yapması sağlandı…

Daha sonra bunu, Kanada, İsveç, İrlanda, Finlandiya gibi ülkelerden gelen BG gücü izledi…

Ne tesadüftür ki, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios Rusya ile iyice sıkı fıkı olmaya başladıktan sonra Kıbrıs’ta tedhiş ve terör olayları başlamıştı… Anlaşılan o ki, hazırda tutulan tetikçilere birileri “harekete geçin” emrini vermişti…

Bu arada, Amerikalıların ve İngilizlerin İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında Yunanistan’daki komünist Yunanlıları katletmek için kullandığı ve sonrasında da Kıbrıs’a gönderip, Kıbrıs’ta olası Rusya yanlısı komünist oluşumlara karşı tetikçilik görevi verdiği, bu eylemlere kılıf olarak da EOKA adlı örgütü kurdurttuğu Grivas denen megalomanyak tip de Kıbrıs’taydı… (1974 başında nerdeyse otuz yıl boyunca katlettiği solcu/komünist Rumlar kendisini yakalamak için peşine düştüklerinde, korkusundan saklandığı delikte kalp krizi geçirerek öldü, cesedi feci şekilde koktuktan sonra bulundu, Limasol’da gömüldü…)

Ne tesadüf, tam da aynı dönemde, ABD içindeki komünist avı bütün acımasızlığıyla sürüyordu…

Dönelim Kıbrıs’a…

Birleşmiş Milletler Barış Gücü toplumlar arası olayları yatıştırmak için Kıbrıs’a gelir gelmez olaylar daha beter çığırından çıktı, Yunanistan da adaya göz göre göre silah ve asker yığmaya, adadaki Rum tedhiş gücünü büyütmeye başladı…

Nitekim, 1964 yazına gelindiğinde, adadaki Yunan askeri sayısı binlere ulaşmış, Yunanistan’ın silahlandırdığı EOKA militanı gücü de ada çapında yirmi bini geçmişti.

EOKA çatısı altında girmeyen veya girmeyi reddeden, bu oluşumu eleştiren Rumlar da sokak ortasında aleni şekilde katlediliyordu.

Kıbrıslı Türkler tam bir kuşatma altına alınmışlardı ve 650 kişilik Türk Alayı’nın yapabileceği hiçbir şey yoktu, imkanları ve hareket alanı tamamen kısıtlıydı… Türkiye bu gidişat ve yeni oluşum karşısında tamamen gafil avlanmıştı…

Kıbrıslı Tüklerin tek açık kapısı olarak Erenköy kalmıştı, o da Grivas komutası altındaki 6 bin silahlı Rum milis ve Yunan askeri tarafından kuşatma altına alınmıştı.

Rumların elinin altında 4 helikopter, 3 hücumbot, yüzlerce zırhlı araç, insana karşı kullanımı yasak olan yığınla .50 kalibre ağır makineli tüfekler ve daha küçük çaptaki ağır makineli tüfekler de vardı…

Erenköy’deki köylüler tamamen köşeye sıkışmıştı.

Bunun üzerine, birkaç günlük silah eğitiminden geçirilen ve ellerine piyade tüfekleri verilen 500 kadar Kıbrıs Türk üniversite öğrencisi geceleri gruplar halinde sandallarla Erenköy sahiline çıktılar ve Erenköy’ün savunmasına giriştiler.

Durumu fark eden Grivas emri altındaki bütün askeri güce Erenköy’e saldırı ve Erenköy’ü ele geçirme emrini verdi… Denizden hücumbotların, karadan da havancıların ve hafif topçuların desteğiyle saldırıya geçen 6 bin kişilik Rum-Yunan gücü 500 üniversitelinin can siperane gayretiyle durduruldu…

Türkiye BM’de Kıbrıs’ta yaşananları protesto etti, Kıbrıslı Türklere karşı sürdürülen amansız terör ve vahşet devam ederse, müdahale edeceğini söyledi, ama kimse dinlemedi…

Makarios “Eğer Türkiye Kıbrıs’a müdahale ederse, kurtaracak tek bir Türk bile bulamayacak.” diyerek, aleni şekilde Türkiye’yi tehdit etti.

Bunun üzerine, 500 öğrenci artık dirençlerinin son noktasına geldiğinde, Türkiye önce 34, sonra da 64 savaş uçağı ile Erenköy bölgesine müdahale etti ve Rum-Yunan saldırısını geri püskürttü.

Uçaklar Kıbrıs semalarına geldiğinde, mücahitlerin bulunduğu tepelere serilen beyaz çarşaflar hangi tepelerin Türklerde olduğunu gösteriyordu, buna rağmen uçaklardan atılan bombaların bir kısmı Türk mevzilerinin dibine kadar düştü… Çünkü artık sadece bir veya iki öğrencinin savunduğu mevzilerin çevresinde biriken Rum-Yunan güçleri karınca gibiydiler ve vurulmaları için Türk mevzilerinin dibine kadar bombalanması, makineli tüfeklerle taranması gerekiyordu.

En güneyde kalan mevzide tek başına kalan ve gerideki arkadaşlarıyla irtibatı tamamen kopan rahmetli Erol Ulutekin’in tek başına bir Bren ile savunduğu ve uçak saldırısından hemen önce son şarjörünü kullandığı mevzinin etrafı çepeçevre ateşler içinde kaldı, alevlerin yaydığı sıcaklıktan sırt derisi kızardı, ama mucize eseri sağ kaldı…

Sağlam bir darbe yiyen Rum-Yunan ikilisi saldırılarına bir süreliğine ara verdi, ancak tam olarak durmadılar.

Nitekim, 1964-1974 arasında süren Rum-Yunan saldırıları sonucu tam 103 Türk köyü boşaltıldı, 50 binden fazla Kıbrıslı Türk evinden, yerinden, yurdundan göç etti, evleri ve tüm malları yağmalandı, 2000’e yakın Kıbrıslı Türk öldürüldü, 20 binden fazlası her şeyini arkasında bırakarak, adadan göç etti.

Bu süreçte öldürülen Kıbrıslı Rum sayısı birkaç yüzü geçmez, bunların da büyük çoğunluğu EOKA-B katilleri tarafından katledildi, diğerleri de Türk köylerine yaptıkları saldırılar sırasında karşı savunma ateşiyle öldürüldü.

15 Temmuz 1974 tarihinde işler iyice çığırından çıktı… Bu tarihte adadaki Rum-Yunan silahlı milis sayısı 45 bini geçmiş, Yunan Alayı’nın da 950 olması gereken asker sayısı 5 binin üzerine çıkmış, Türkler adanın her tarafında gettolara sıkışmış, birbirleriyle bağlantıları tamamen kopmuş, en temel gıda erişimine bile ulaşamaz hale gelmişlerdi…

15 Temmuz’da Yunanistan’daki Albaylar Cuntası destekli EOKA-B faşistleri Makarios’u devirip, Kıbrıs’ı doğrudan Yunanistan’a bağlamaya kalkıştılar…

15-18 Temmuz arasındaki vahşet döneminde, darbeye direnen en az iki bin Rum faşist darbeciler tarafından katledildi, öldürülenlerin çoğunluğu Lefkoşa, Limasol ve Baf taraflarında katledildiler.

Bu vahşetin ve terörün derhal durdurulması için Türkiye Yunanistan’a bir ültimatom verdi, ama dinleyen olmadı… Arkalarının sağlam olduğunu sanıyorlardı!

Nitekim, 20 Temmuz sabahı Türkiye karadan ve havadan adaya asker çıkarmaya başladı.

Yarbay Cemal Eruç’un komutasındaki sadece iki bölük Türk komandosu kendilerinden en az beş kat daha güçlü ve cephe hakimiyeti olan iki tabur Rum-Yunan komandosunu 20. Yüzyıl savaş tarihinin en dehşetli dağ savaşlarından birini yaparak, Beşparmaklardan süpürdü…

Lefkoşa Havalanı’na inecek Türk uçaklarının güvenliğini sağlamak için ikiye bölünmüş, bir tarafta sadece 25, diğer tarafta da sadece 75 kadar Türk Alayı askeri o sırada en az 3 bin kişilik bir güce sahip Yunan Alayı’na bir intihar saldırısı gerçekleştirdi, 15 saat süren çarpışmalarda sadece birkaç Türk askerinin kaybına karşılık, Yunan Alayı darmadağın edildi, en az 300 tanesi etkisiz hale getirildi, geriye kalanlar da tabanları yağlayıp, güneye kaçtı…

İkinci Barış Harekatı başlamadan hemen önce EOKA çapulcuları Mesarya’daki köylerinde sıkışıp kalmış yüzlerce Kıbrıslı Türk çocuk, kadın ve yaşlı insanı katledip, toplu mezarlara doldurdu… Dünyanın gözü önünde EOKA çapulcuları insanlık tarihinin en büyük ve tarifsiz alçaklığını yaptı… Hemen arkasından da TSK ikinci harekatı başlattı, doğu’da Mağusa’ya, batıda ise Lefke’ye doğru harekete geçildi.

Netice olarak, 16 Ağustos’ta Cemal Eruç’un komando bölüklerinin Lefke’ye ulaşmasıyla harekat son buldu, ateşkes ilan edildi…

O gün bu gündür, ateşkes halen yürürlüktedir.

Sabah akşam televizyondan ve radyodan “Bekledim de gelmedin” şarkısını çalarak, Kıbrıslı Türklerle adeta her saat başı alay eden Rumlar TSK’nın “bir gece ansızın gelmesiyle” tabanları yağladılar, sürüler halinde güneye kaçtılar.

Güneyde gettolarda kısılan Türkler de birkaç aylık bir çalışma sonunda BG gözetiminde kuzeye geçirildiler, böylece güneyde hiç Kıbrıslı Türk kalmadı, Kıbrıs’ta kuzey ve güney olmak üzere, fiiliyatta iki ayrı halk ve iki ayrı yönetim oluşturuldu.

Barış Harekatı sonrasında Albaylar Cuntası tepetaklak gitti, Yunanistan’a barış ve demokrasi geldi, ama yeni Yunan yönetimi ABD’nin Kıbrıs trajedisinde oynadığı rolü protesto ederek, bağıra çağıra NATO’dan çıktı.

13 Şubat 1975’de Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu, bu devletin meşruluğu dünya tarafından kabul edildi, kimliği ve pasaportu tanındı.

İki yıl sonra, 12 Şubat 1977’de Makarios ile Denktaş arasında imzalanan ve tarihe Doruk Antlaşması diye geçen anlaşma ile, Kıbrıs’ta “bağımsız, bağlantısız ve iki toplumlu bir federal cumhuriyet kurulması, yani federasyon temelinde bir çözüm için karar alındı… Bu karar BM tarafından tanındı.

1979’da Denktaş ve Kiprianu arasında imzalanan ikinci Doruk Antlaşması’nda bu karar teyit edildi, ama bir milim ileri gidilmedi.

1978’de Avrupa Ekonomik Topluluğu kurucu ortak Türkiye’yi çeke çeke tam üye yapmaya uğraştı, Ecevit “Yunanistan ortak ben pazar olmam” dedi, bugünkü Avrupa Birliği’ne girmeyi reddetti…

Bazı AET ülkeleri AET’ye girmek için yalvaran, ekonomisi ve siyaseti perişan haldeki Yunanistan’ı kapıdan içeri sokmamak için diretti ama neticede Yunanistan AET’ye sürüne sürüne, yan kapıdan girdi, vizyonsuzluk paçalarından akan, ne iç siyasette ne de dış siyasette burnunun ucunu bile göremeyen, anlık kararlarla devlet yönetmeye çalışan “Kıbrıs Fatihi” Ecevit’in tribünlere oynaması sayesinde Türkiye kapı dışında kaldı…

1974’de TSK Genel Kurmay Başkanı olan Orgeneral Semih Sancar’ın dik duruşu ve ısrarı, Erbakan’ı da iknası, Erbakan’ın da fazla tereddüt etmeden TSK’ya talimatı olmasaydı, muhtemelen Makarios’un “Türkiye adaya çıkarma yaparsa, kurtaracak bir tek Türk bile bulamayacak” tehdidi gerçek olacaktı… Ama Kıbrıs’ta kan gövdeyi götürürken hala “bakalım, edelim, diplomasi yoluyla çözmeye çalışalım” diyerek hayaller dünyasında gezen Ecevit şak diye Kıbrıs Fatihi oluverdi… Halbuki gerçek fatih yıllar yılı sabır taşı olmaktan çatlamış ve artık sabrı kalmamış olan TSK ve TSK’nın tavsiyesini dinleyen Erbakan idi…

12 Eylül 1980 darbesinden tam bir ay sonra Kenan Evren hükümeti kayıtsız şartsız, hiçbir taviz de koparmadan, 20 Ekim’de Yunanistan’ın NATO’ya dönüşüne onay verdi… Cumhuriyet tarihinin en büyük ihanetlerinden birine şahit olundu!

O andan itibaren, Rum tarafı ve Yunanistan Kıbrıs ve Ege sorununda ayak sürümeye başladı, hala da sürüyorlar…

15 Kasım 1983’te, bilinenin aksine, o dönemki Türkiye’nin tüm itirazlarına rağmen, Federe Devlet Anayasası’na göre bir daha devlet başkanı seçilemeyecek olan Denktaş yeniden seçilebilmek için bir hamle yaptı ve KTFD’nin anayasasını değiştirerek, KKTC’yi ilan ettirdi, Cumhurbaşkanı seçilme sınırını da kaldırdı… Tam da bu sırada, 6 Kasım’da, Türkiye’de genel seçimler yapılmış, ama hükümet kurulamamıştı…

Türkiye’deki siyasi karmaşa sürerken, Denktaş hedefine tereyağdan kıl çeker gibi ulaşmıştı ama aynı anda da karşı atak gelmiş, 18 Kasım 1983’de BM Genel Kurulu’nun 541 sayılı kararı ile KKTC temelindeki bağımsızlık ilanı yasal olarak geçersiz kabul edilmiş, bağımsızlık ilanının geri çekilmesi çağrısında bulunulmuş ve dünyadan da Kıbrıs’ta Kıbrıs Cumhuriyeti’nden başka bir devlet yapısını tanımamaları istenmiştir… 1984’de de 550 sayılı kararla, 541 sayılı karar tescil edilmiştir…

74’den öncesini saymazsak, Denktaş 1974’den 2005’e kadar, koltukta kalabilmek için binbir alavera dalavera da çevirerek, 31 yıl fiilen iktidarda kaldı, tarifsiz bir güç zehirlenmesine uğradı ve en sonunda ezici bir yenilgiye uğradı, koltuğu Mehmet Ali Talat’a kaptırdı… Tek doğru söylediği şey; Rum-Yunan tarafının Megali İdea’dan ve Enosis’ten vazgeçmeyeceği, Kıbrıslı Türkleri hiçbir zaman eşit statüde görmeyeceği idi…

İşin tuhafı, Türkiye de Denktaş’ın metazori olarak kurduğu KKTC’yi resmen hiçbir zaman tanımamıştır ama tanımış gibi ilişkilerini sürdürmüştür.

1996’da Çiller Hükümeti Cumhuriyet tarihinin en büyük hatalarından birini yaparak, AB Gümrük Birliği’ne giriş karşılığında Rum tarafının tek taraflı olarak ve Kıbrıs Cumhuriyeti adına AB’ye girişine onay verdi, hem Türkiye’nin hem de Kıbrıslı Türklerin dizine kurşun sıktı…

24 Nisan 2004 tarihinde, toprak tavizi ve TSK’nın kademeli olarak Kıbrıs’tan çekilmesini öngören Annan Planı referanduma sunuldu, Türk tarafı kabul etti, Rum tarafı reddetti… Çünkü Kıbrıs’ın tümünü, TSK’nın da tamamen çekilmesini istiyorlardı…

BOP’çu AKP iktidarı bu sonuçtan pek memnun olarak, “Biz istediğimizi aldık” dedi, ama Rumların huysuzluğunu ve oyunbozanlığını fırsata çevirmek için kılını bile kıpırdatmadı, onun yerine TSK’yı kumpaslarla ve entrikalarla çökertme, memleketi ciasal islamın gözdesi tarikatlar ve cemaatlar cenneti yapma, Ortadoğu bataklığında boyunu aşan işlere girişme, Rum-Yunan-Ermeni lobisinin icadı ve beslemesi olan ve TSK tarafından kafası ezilen PKK’ya nefes aldırma, Türkiye’yi açık hava mülteci kampına çevirme, ekonomik ve siyasi olarak da çökertme yoluna gitti…

AKP iktidarı maceradan maceraya koşarken, Yunanistan batıda Ege tarafından Türkiye’yi kuşattı, Kıbrıs’ta da, sanki Türkiye durduk yerde adaya müdahale etmiş gibi bir algı yaratıldı ve Türkiye işgalcilikle suçlandı…

Neticede, Doruk Anlaşmalarından sonra nerdeyse elli sene geçti, siyaseten havanda su dövüldü…

Bu arada, Rum tarafı deli gibi silahlandı, Trodos dağlarını füzelerle doldurdu, hala da silahlanıyor… Yetmedi, adaya çeke çeke İsrail, Fransa ve ABD silahlı güçlerini de soktu, aklınca TSK’ya karşı bir denge unsuru yaratmaya çalıştı, bu arada AKP iktidarı da kılını kıpırdatmadan seyretti, sadece “izliyoruz, kınıyoruz” gibi beylik laflar etti, sonra akıllarına KKTC’deki TSK yapılanmasını biraz güçlendirmek geldi, o da mecburen…

Bu şartlar altında, KKTC Cumhurbaşkanı seçilen Tufan Erhürman, elli senedir çöpte olan federasyon beklentisiyle halen karşı taraftan medet umuyor…

77-79 Doruk Antlaşmaları önce KKTC’nin ilanı, sonra da Rum tarafının AB üyeliğiyle resmen ve fiilen çöpe gitmiştir…

Herifler 11 yıl boyunca resmen Kıbrıs Türkünü katletti, canına okudu, sonra Türkiye’nin hataları yüzünden hem tekrar NATO’ya girdi, hem de tek taraflı olarak AB’ye girdi, kendilerine altın tepside sunulan Annan Planı’nı da reddetti, tam elli senedir çözüm konusunda ayak sürüyorlar, bu vakitten sonra bunlarla federasyon adı altında zoraki bir evlilik yapma beklentisinin anlamı ve ısrarı neyin nesidir???

İki ayrı, bağımsız, yan yana ve iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşayacak bir yapının nesi yanlıştır?

İlle de zoraki bir evlilik yapmanın mantığı nedir, gerekçesi nedir?

Bazı tutumlarını hiç tasvip etmesem de, Kıbrıs konusunda AKP iktidarının gördüğü en dirayetli ve gerçekçi Dışişleri Bakanı olan Mevlüt Çavuşoğlu’ndan sonra AKP iktidarının bir Kıbrıs politikası olduğu söylenemez…

AKP iktidarının “Kıbrıs’ta tek gerçekçi çözüm iki kesimli, bağımsız, egemen iki devletten oluşan çözümdür, Kıbrıs Türkünün devletini, bağımsızlığını tanıyın” demesine bakmayın, esasen bu doğrultuda laf üretmekten, havanda su dövmekten başka icraat adına ne yaptıklarına bakın… Yaptıkları kocaman bir hiçtir, en azından 541 ve 550 sayılı kararların değiştirilmesi, revize edilmesi için bile kıllarını kıpırdatmadılar, bir girişim yapmadılar!!!

Dün RYE lobisinin icadı PKK’ya tu kaka deyip, CHP ile PKK’yı işbirliğiyle suçlayıp, ertesi gün PKK’ya kucak açan, insanlık tarihinin en büyük katilini barış havarisi, kurucu önder filan ilan eden; dün ciasal islamın icadı Fetoşlar tayfasıyla kucak kucağa gidip, ertesi gün çıkar kavgasına tutuşan; Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm kurucu değerlerine saldırılmasına seyirci kalan, devlet kurumlarından Türkiye Cumhuriyeti ismini bile kaldırtan, koskoca Türkiye’yi ciasal islamın terör aparatlarının yuvası ve açık hava mülteci kampı haline getiren, ekonomisini tamamen çökerten, uluslar arası siyasette saygınlığını yerle bir eden bir AKP ve destekçilerinin Kıbrıs konusunda “milli” iradesi Rahip Brunson hikayesi kadardır, hatta o kadar bile değildir…

AKP seyirci kalırken, Rum tarafının güneye çeke çeke İsrail, Fransa ve ABD güçlerini getirmesine, NATO tamtamlarını çalmaya başlamasına gıkını çıkarmayan, ama hala federasyoncu geçinen CTP ve CB Tufan Erhürman’a gelince, şu lafı iyice anlamalarını ve Rum tarafının ayak oyunlarına alet olmaktan vazgeçmelerini şiddetle tavsiye ederim…

"Ama sen bunu yanlış anladın evlat. Kimse sana buradaki hedefimizin bölünme olduğunu söylemedi mi?"

Anladınız mı?

Anlamadıysanız, yukarıdaki yazıyı bir kez daha baştan sona okuyun, belki ikinci seferde anlarsınız… Bazılarının idrak kapasitesi oldukça zordur, ikinci, hatta üçüncü kez de gerekebilir, maalesef!!!

Ha, bir şey yapmak ve oyunu silbaştan değiştirmek isterseniz, 16 yıldır dile getirdiğim şeyi yapın, KKTC adını Kıbrıs Türk Devleti olarak değiştirin, anayasasını da ona göre düzenleyin, Rum tarafındaki başkanlık sistemini de aynen bizim tarafa uyarlayın, bakın bakalım bir şeyler yoluna nasıl girer, BM kararları nasıl şak diye kadük olur, Rum tarafı da hizaya nasıl girer!!!

Amma ve lakin, biraz akıl, biraz irade, biraz cesaret, biraz da dik duracak omurga lazım!!!

Var mı???

Varsa, görüşmelerin yeniden başlaması için 541 ve 550’nin ortadan kaldırılmasını ön şart olarak ileri sürün, bu gerçekleşmeyene kadar da Rum’un her yaptığına misliyle fiziki karşılık verin, bakın bakalım hizaya girerler mi, girmezler mi!