Türkiye’de tarifsiz bir sorumsuzluklar ve ahlaksızlıklar zinciri nedeniyle, sadece doyumsuz, bitmez tükenmez rant hırsı uğruna, hükümetin de popülizm ve üç kuruşluk rant uğruna birbiri ardına çıkardığı aflar nedeniyle, tam bir ölüm tuzağına dönüştürülen çürük binalarda resmi rakamlara göre 54 bine yakın insanımız katledildi.
Resmi açıklamalara göre, aralarında yepyeni binaların da bulunduğu 40 bine yakın bina deprem anında yıkıldı, yıkılan binaların hemen tümü de içinde insan yaşayan konuttu… 14 bininde hiçbir hayat belirtisi bulunamadı, sadece 26 bininde hayat belirtisi bulunabildi, ölen gerçek insan sayısı hiçbir zaman açıklanmadı, ama bu sayının yüzbinlere ulaştığını bilmek için müneccim olmaya gerek yok, yıkılan bina sayısına ve binalarda yaşayan insan sayısına bakmak yeterlidir…
Bu gibi felaketlerde ilk 24 saatte yapılan müdahale hayat kurtarma açısından çok önemlidir, ancak hükümet de devletin genel yapısı da ani müdahale konusunda feci şekilde çuvalladı ve kara kışın ortasında ilk anlarda yıkılan binaların altında sağ kalanların çoğu da soğuktan donarak, açlıktan, susuzluktan öldü.
Sadece savaşa değil, her türlü doğal afete karşı da hazırlıklı olan TSK’nın EMASYA Protokolü’nden doğan doğal afetlerdeki görev ve yetkisini TSK’ya karşı düzmece komploları (Balyoz maskaralığı) bahane göstererek 2010’da ortadan kaldıran, Türkiye Afet Müdahale Planı’ndan da TSK’yı dışlayan, TSK’nın devasa müdahale gücünü iyice budayan AKP, hangi akla hizmettir bilinmez, anında devasa bir müdahale gücüne sahip en büyük kozu kendi eliyle diskalifiye etti, bedelini de halka canıyla ödetti…
Halbuki, 1999 Gölcük depreminde saatler içinde 35 bin asker yardıma koşmuş, kat be kat artacak can kayıpları askerin insanüstü gayretiyle önlenmiş, onbinlerce insanımız yıkıntılar altından zamanında çıkarılabilmişti.
Daha sonra askerin rolü nerdeyse sıfırlandı, yerine AFAD yetkilendirildi, onun da bütün gücü ancak küçük bir noktada oluşabilecek bir afete müdahale edebilecek kadardı, 6 Şubat depreminde tamamen etkisiz kaldı, kendisi yardıma muhtaç hale geldi… 6 Şubat depreminden sonra ani müdahale gücü personeli sayısı artırılarak birkaç bin kişiye çıkarıldı ama Türkiye gibi sürekli doğal afet tehlikesi altında yaşayan bir ülkede bu sayı devede kulak bile değil… Ancak gönüllülerle birlikte etkin bir mücadele ekibi oluşturulabilir, ki o da çok büyük ve sistematik bir organizasyon gerektirir.
Kızılay desen, onca yıllık şanlı tarihinde, değil sadece Türkiye afet tarihinde, insanlığın doğal afet tarihinde görülmemiş bir rezillikle depremzadelere çadır sattı, bahanesi de “biz bunları zaten yurtdışına satmak için üretmiştik” oldu…
Yargıya gelince, (Adalet diyemeyeceğim, çünkü adaletin “a” sı bile halen gerçekleşmiş değil), onbinlerce insanın katledildiği 99 depreminde sadece birkaç kişi yargılandı, göstermelik cezalar verildi, sokağa salındılar ve yargı sisteminin gevşekliğinden faydalanarak, bildiklerini okumaya devam ettiler.
Devlet, özellikle de son 23 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti yaşananlardan akıl koyup da insanları ev görünüşündeki beton mezarlara gömen ahlaksız, vicdansız, sorumsuz katillerin canına okuyacağına, aksine, ahlaksız rantçı katilleri daha beter azdıran 8 tane af çıkardı… Yargı sisteminde de koskoca milleti toplu katliamlara sürükleyen bu katiller sürüsüne olabilecek en ağır cezalar verilmesi gerekirken, uyduruk, ödülden farksız cezalar verilmesi veya yargıdan kaçabilmeleri için düzenlemeler yapıldı… Yani, yaşanan bütün kötülüklere rağmen devlet ve yargı sistemi mağdurun yanında değil, düpedüz rant delisi ahlaksız katillerin yanında yer aldı ve rant uğruna birbiri ardına toplu katliamlar yapmalarına çanak tuttu…
Neticede, sadece birkaç günlüğüne girdikleri Grand İsias isimli ölüm tuzağı otelde saniyeler içinde kaybettiğimiz Şampiyon Meleklerimiz ve diğer ölen sayısız vatandaşımız bizleri tarifsiz bir acıya düşürdü, doğduğumuza, yaşadığımıza, o günleri gördüğümüze bin pişman etti…
Yaşanan acılar dinmemiştir, dinmesi de mümkün değildir, hatta her an yeni bir felaketle, yeni acılarla da karşılaşabiliriz.
Göz göre göre gelen felaketin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hala Anavatan Türkiye’den göstermelik değil, gerçek adaleti bekliyoruz.
Yargı sistemi resmen ayak sürüye sürüye çalışıyor, İsias denen ucubeyi elbirliğiyle yaratan katiller çetesi taksit taksit yargılanıyor, defalarca bilirkişi-bilmezkişi raporları hazırlandı, ancak her şey ortadaydı… Akıl almaz bir işgüzarlıklar, ahlaksızlıklar, sahtekarlıklar silsilesiyle, bile bile, göz göre göre yaratılan bir bina ucubesi, saniyeler içinde yerle bir oldu ve 72 canımız göz göre göre katledildi…
Bu bina ucubesini yaratanların gözü rant hırsından o kadar kararmıştı ki, ucubenin artık kendiliğinden yıkılacak duruma gelmiş olması hiç mi hiç umurlarında değildi, son ana kadar ve hatta yıkıldıktan sonra bile analar, babalar yıkıntı içinde çocuklarını ararken katiller çetesi para kasasının derdindeydi…
Ayak sürüye sürüye ilerleyen yargı sürecinde katiller çetesinin savunucuları çocuklarını, evlatlarını kaybeden insanlara akıl almaz bir vicdansızlıkla saldırdı, savunma kılığında girdikleri kılık ise Azrail’i bile utandırmıştır…
Neticede, bir türlü yolunu bulamayan, gerçek adaleti sağlayamayan yargı sistemi sayesinde katillerin bazıları tamamen göstermelik, ödülden farksız cezalar aldılar, kamudaki aleni suç ortakları ise halen sokakta geziyor, dahası, kesinleşmiş hapis cezası alan Hasan Aslan isimli katil de halen elini kolunu sallaya sallaya sokakta geziyor… Güya, 45 yıldır terörle kesintisiz savaşan, dünyanın en etkin polis güçlerinden birine sahip olan koskoca Türkiye Cumhuriyeti’nin gücü bu iki paralık katili yakalamaya yetmiyor... Hem evlatlarımızı ve insanlığı göz göre göre katlettiler, hem katillere ödülden farksız cezalar verdiler, hem de katillerin elebaşlarından birinin halen sokakta sere serpe gezmesine seyirci kalıyorlar…
Hem gecikerek, hem göstermelik, hem de ceza adı altında katillere ödül olarak gelen adalet, adalet filan değildir.
Haksızlığı, kötülüğün en büyüğünü ceza adı altında ödüllendiren, cezayı zoraki bir lütufmuş gibi uygulayan, suçlu için cezayı ödüle çeviren, mağdurları ise daha da mağdur eden böylesi bir yargı ve adalet anlayışı sadece ve sadece insanlığa çok daha büyük kötülükler yapılmasına vesile olur… Nitekim, 6 Şubat bu zihniyetin eseridir…
Devleti temsil eden siyasi iktidarlar, özellikle depremlerde insanların göz göre göre katledilmesine neden olan onca sahtekarlık, ahlaksızlık ve körleşmiş yargı sistemi örneğine rağmen, bu katliamların bir daha yaşanmaması ve katillerin gözünün korkması için gereken tedbirleri alacağına, tam aksine, sahtekarların, işgüzarların, ahlaksızların, katillerin işini kolaylaştırarak, vatandaşının can güvenliğini gerektiği gibi sağlamayarak, kendisine emanet ettiğimiz Şampiyon Meleklerimizin ve onbinlerce vatandaşımızın göz göre göre ve bile bile katledilmelerine hem seyirci kaldı, hem de yargı sistemindeki kabul edilemez tutum ve uygulama sayesinde, geride kalanların da vicdanları ve ruhları tarifsiz yaralar aldı…
Devleti yönetenlerin bu akıl almaz inadı yüzünden 6 Şubat depreminde onbinlerce, belki de yüzbinlerce insan evladı katledildi, on milyondan fazlasının hayatı sadece birkaç saniye içinde mahvoldu, felaketin getirdiği yük de tüm ülkenin ve milletin sırtına bindi…
Birkaç cesaretli yargıcın aldığı kararlar hariç, katledilen sayısız vatandaş ve Şampiyon Meleklerimiz için gerçek adaleti sağlayamayan Anavatan Türkiye Cumhuriyeti’nden Şampiyon Meleklerimiz için gerçek adaletin caydırıcı bir şekilde tecelli etmesini 3 yıl sonra hala bekliyoruz.
En büyük endişem, biz yolunu kaybeden insani adaletin yolunu bulmasını beklerken, hala gerekli tedbirlerin alınmadığı ülkede göz göre göre gelen yeni bir felaketin milletimizi bir kez daha vurmamasıdır.
Bütün bunların tek ve ana sebebi, sadece ahlaksızların, vicdansızların üç kuruşluk rant uğruna yaptıkları değil, devleti yönetenlerin ve adaleti yargı yoluyla sağlayanların yollarını şaşırmış, kaybetmiş olmasıdır…
Devleti yönetenler ve adalet sistemi yolunu kaybettiği, şaşırdığı sürece, katiller ve ahlaksızlar insanlığı, evlatlarımızı katletmeye devam edecekler.